İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
İKİNCİ BÖLÜM
***
Başka bir hikâyede Halepli Esmer güzeli Zühre, nasıl olduysa Suriye’den Osmanlı hakimiyeti altındaki İstanköy Adasına, oldukça varlıklı Mehmet Helebi’ye gelin gelmiş. Başını örtermiş ancak alnına küçük altın dizileri takarmış. Zühre ile Mehmet HELEBİ’nin ard arda iki kızları olmuş Ziynet ve Emine. Oğlan çocuk istekleri devam ettiğinden uzun zaman sonra bir oğlan çocukları Hasan doğmuş.
Beklenen oğlan doğal olarak evin neşesi olup şımartılmış. Kızları Ziynet ve Emine evlilik yaşına gelince adada bulunan kısmetleri ile evlenmişler ve ardından Türkiye’ye göç etmişler. Büyük kız Ziynet Ayvalık’a küçük kız Emine de Antalya’ya yerleşmişler.
Mehmet Helebi evde tek kalan ve üzerine toz kondurmadığı biricik oğlunu şımartmaya devam etmiş. Her isteği yapılan Hasan HELEBİ bu şımarıklığı ile ne bir tahsil yapmaya ne de bir zanaat öğrenmeye gerek duymadan çalışmamış hazırda olanlarla ye, iç, gez hayatı ile büyümüş.
Mehmet HELEBİ kumral, Halepli Zühre esmer olduğundan, babasının övünç kaynağı olan Hasan delikanlılık yaşlarına geldiğinde ikisinin karışımı hafif esmer kıvırcık saçlı uzun boylu yağız bir delikanlı olmuş. Böyle savurgan ve vurdumduymaz bir hayat yaşanırken Mehmet HELEBİ vefat etmiş. Dul kalan Halepli Zühre şımarık oğluyla baş başa kalmış.
Çalışmayan bir oğul ile hazır para ne kadar dayanır ki? Belli bir süre sonra tarla satmaya başlamışlar. Oğlan sattığı tarlaların parasını her gün başka bir meyhanede, her gün başka bir kadınla yemiş durmuş. Halepli Zühre durumdan rahatsız mallar tükenmeden bir çare ararken oğluna “gel ablaların yanına gidelim” diye ısrar etse de adadaki rahat yaşamı bırakmak istemeyen Hasan’ı ikna edememiş. Oğlunun bu umarsız yaşamına dayanamayan Halepli Zühre, kararını verip Bodrum’a oradan da kızlarının yanına geçmiş. Biraz Ayvalık’ta kalmış biraz da Antalya’da. Ömrünün sonuna kadar bir daha adaya geri dönmemiş.
Hasan HELEBİ vur patlasın çal oynasın hayatına devam etmiş. Evde tek başına yaşamanın sorumsuzluğu, rahatı ve arkadaşlarının da yardımıyla daha beter bir savurganlıkla, elde avuçta ne varsa satıp yemiş. Arkadaşları ile bu şaşalı yaşamın son demlerini yaşadıkları bir gece, gazinoda eğlenirken, yanındaki arkadaşı orada bulunan bir doktor arkadaşıyla münakaşaya tutuşmuşlar. Aralarında oturan Hasan’a arkadaşı bir bıçak uzatıp doktoru işaret ederek “Hasan vur şu herifi” demiş. Kafası dumanlı Hasan da almış bıçağı doktorun baldırına saplamış. Adamı hastaneye götürmeleri gecikince de doktor kan kaybından orada ölmüş. Hasan ve arkadaşı tutuklanıp hapsi boylamışlar. Ancak ifade veren şahitlerin yardımıyla Hasan daha hafif bir ceza ile adadaki cezaevine gönderilmiş. O da ağır bir ceza alsaymış, arkadaşı gibi cezasını çekmeye İtalya’ya gönderilecekmiş. Adada cezasını tamamlayan Hasan hapisten çıktıktan sonra önceki hayatından pişman da olsa elde avuçta bir şey kalmayınca çok seven arkadaşları da bir bir kaybolmuşlar elbette. Hasan eli mahkûm bulabildiği işlerde her ne olursa yaparak geçimini sağlamaya çalışıyormuş. Bu aralar Ayşe diye bir kadınla mecburi bir evlilik yapmış ancak yürütememişler ve çocukları olmadan da boşanmışlar.
Hasan Helebi böyle dengesiz bir yaşam sürerken kendisinden yaşça büyük olan adaşı Hasan SOMON ile beraber çalıştıkları bir iş esnasında tanışmışlar. Hasan SOMON Hasan HELEBİ’yi sevmiş, aralarındaki yaş farkına rağmen arkadaş olmuşlar ve dostlukları ilerlemiş. Hasan SOMON adaşı Hasan’ı oğlu gibi kollar ve ona nasihatler verir olmuş. Bu nasihatler karşısında Hasan’ın pişmanlıklarını da gördükçe kanı iyice ısınmış ve dul kızı Raife’ye layık görüp evlenmelerini gönlünden geçirmeye başlamış. Önce Hasan Helebi’yi razı ettikten sonra konuyu kızı Raife’ye anlatmış. 13 yaşında bir kızı ve 10 yaşında bir oğlu olan Raife, ölen eşi Ahmet’ten kalma bir evi, Andıçlı’da iki-üç dönüm tarlası ve üstelik yorgan dikerek, terzilik yaparak evin ve çocuklarının nafakasını sağlayan bir durumda olduğundan kimseye muhtaç değilmiş. Bu nedenle evlenmeye sıcak bakmayıp önceleri istememiş. Üvey de olsa çok sevdiği ve saydığı babasının ısrarlarına karşı koyamayıp razı olmuş, evlenmişler. Hasan Helebi Raife’nin ölen kocası Ahmet’in evine iç güveysi olarak damat gelmiş.
Bir süre sonra Raife hamile kalmış. Erkekler genellikle kendine veliaht olsun diye erkek çocuk isterler. Burada çevre baskısı da büyük etkendir. Gerek meyhane arkadaşlarının gerekse çevredeki kadınların “Hasan hanımın hamileymiş sakın ha kız olmasın sen çok kapı kaktın senin kapını da kakan çok olur” demelerine içerleyen bilhassa eve içkili geldiği günlerde hamile karısına “Raife sakın kız doğurma pencereden atarım ha” tehditleri savurunca. Raife “bu adam bunu yapar mı yapar” korkusuyla sıkıntılı bir hamilelik geçirmiş.
Hasan HELEBİ’nin sabah işe gittiği günün öğleninde Raife’nin doğum sancıları başlamış. Annesi Fatma’yı, büyük ağabeyi Mehmet’in eşi Hatice yengesini ve bir de mahalle ebesini çağırmış. Kocasına haber salınamamış çünkü nerede çalıştığını bilmiyorlarmış. O zamanlar doğumda kadın ölümleri oldukça fazla olduğundan Raife’yi ölüm korkusu yerine kız bebek doğurma korkusu kaplamış ki doğum sancılarını unutmuş. Akşama doğru da bir kız bebeği doğurmuş. Raife kızı görünce “Yattığım yer bana diken oldu eyvah şimdi ne olacak” yakınmaları ve sızlanmalarıyla dövünür olmuş. Raife’nin bu halini gören annesi ile yengesi ne kadar sakinleştirip teskin etmeye çalışmışlarsa da Raife’nin üzüntüsünü geçirememişler.
Güneş batmak üzere Hasan Helebi işinden dönmüş, eşeği ahıra bağladıktan sonra eve girerken yengesi Hatice karşılamış Hasan’ı “Enişte Hoş geldin” diyerek. Hasan karşısında Hatice’yi görünce biraz şaşırmış. “Hoş Bulduk Hatice hayrola bu saatte buradasın bir şey mi oldu” diyerek karşılık vermiş. Hatice sevinçli bir edayla, “ah enişte cim tabii var ya bir kızın oldu, bir güzel, bir güzel, kara gözlü, kara kaşlı tıpkı sana benziyor” diye Hasan’ı yumuşatmaya çalışmış. Hasan elini yüzünü yıkayıp karısının yanına çıkmış. Raife korkusundan yorganın altında saklanmış. Hasan “Geçmiş olsun Raife, sabah giderken bana bir şey demedin, deseydin gitmezdim” diyerek yanına oturmuş. Ancak hala Raife’den bir tepki yok. Hatice hemen bebeği Raife’nin yanından alıp, yüzümdeki tülbendi çıkarıp, babasının kucağına vermiş. Herkesin dikkati Hasan’da ne yapacak endişesindeler. Hasan kızına bakıp, kızının cin gibi bakışlarıyla karşılaştıktan sonra “Raife kızımız tıpkı anneme benziyor adı Zühre olsun” demiş. Bunu duyan Raife öyle bir rahatlamış ki bütün sancılarını unutmuş.
28 Ocak 1929… İstanköylü Kız Zühre’nin hayatı burada başlıyor.
Bundan sonrasını İstanköylü Kız Zühre’den dinleyeceğiz…
Babam beni görünce annesi aklına gelmiş olmalı ya da önceden kız olursa annemin adını koyarım diye düşünmüştü. Evladını pencereden atacak değildi elbette. Sert mizaçlı biriydi ancak bunu yapacak kadar katı olamazdı. Ancak içkili olduğu zamanlarda yaptığı bu şaka, anneme hamileliğini zindan etmişti. Buna da hakkı yoktu elbet.
Ben anneme böyle bir eziyet vererek doğduktan iki yıl sonra, 30 Nisan 1931 de kirpiklerine kadar sarı olan bir kardeşim oldu “Mehmet”. Bu hikayeleri annemden dinlerken sormuştum “kardeşim Mehmet’in hamileliğinde de bendeki gibi sorunların oldu mu?” diye. Olmadığını söylemişti. Sadece bende yaşadığı bu işkenceden ötürü üzüntü duymuştum. Dokuz aylıkken yürümüşüm, çok hareketli bir çocuk olduğumu, kardeşim Mehmet’i sürekli kolladığımı anlatırdı annem.
Yaşamımızı ve çevremde olup bitenleri beş yaşıma adım attığım 1933 yılından itibaren hatırlıyorum. Biz 6 kişilik mutlu bir aileydik. Annem Raife’nin ilk evliliğinden ablam Aliye 18 ağabeyim Bekir 15 yaşında, ikinci evliliğinden ben Zühre 4 kardeşim Mehmet de 2 yaşındaydı.
Ahmet babadan kalan evimizin önünde, dar zeminli kısa, toprak bir yol vardı. Bahçemizden yola açılan kapımızın karşısında, komşumuz Hasan Amca’nın eşeklere semer diktiği dükkânı ve dükkânının önünde bir belediye çeşmesi vardı. İçmeye ve yemeğe kullandığımız suyumuzu bu çeşmeden taşırdı annem. Çamaşır bulaşık gibi kullanma suyumuz da bahçemizdeki kuyudan sağlanırdı.
Kapımız önünden geçen bu toprak yolun bitiminde bir meydanlık, bu meydanlığın karşımıza düşen köşesinde Rum Efela amcaların, akşamları içkili gazino olarak kullandıkları kahvehanesi vardı. Rum komşumuz Filya teyzeleri, benimle yaşıt kızları Eleni’yi, annemin teyzesi Ümmühan teyzeyi, Nesibe nineyi, onun kızı Melek teyzeyi, Mehmet dayımların karşısındaki gazino sahibi Efela amca gilleri, oğulları Toma ve Hristo’yu, yavaş yavaş tüm mahalleyi tanımaya başlamıştım. Annemle ablamla kimlere oturmaya gitsek nereye gitsek gelsek yürüdüğümüz yolları unutmuyordum. Bazen Fatma nineme kendi başıma gidip gelebiliyordum.
Evimizin bahçesinden yola çıkan iki kanatlı kapı çok büyük idi. Bir kanadında giriş çıkışlar için küçük bir kapısı vardı. Hayvanlar giriş çıkış yapacağı zaman büyük kanatlar açılır, bizler giriş çıkışlarda küçük kapıyı kullanırdık. Bahçemizde büyükçe bir ahırımız vardı. O zamanların olmazsa olmazı her işe koştuğumuz bir eşeğimiz, üç-dört ineğimiz olurdu. İnekler sağılır bu sayede evimizden süt yoğurt peynir hiç eksik olmazdı. Ahırın bir kenarında hayvanların kışlık yiyeceği, yazdan hazırlanan kurumuş tirfil ve yemiş yaprakları ile saman yığılı olur. Soğuk ve yağışlı kötü havalarda, hayvanlar ahırdan çıkarılmazdı.
Bahçenin tam ortasında, kenarları bir metre kadar yükseltilmiş duvarla çevrili bir kuyumuz, kuyunun hemen yanında kocaman bir dut ağacı ve komşu duvarlarına yakın da iki badem, bir de incir ağacımız vardı. Sokaktan bahçeye girilen büyük kapımızın sol tarafında iki katlı taş evimiz vardı. Binanın ortasındaki kapıdan girer girmez mutfak olarak kullandığımız büyükçe bir oda, kapının karşı duvarında günümüzün şöminelerine benzeyen büyükçe bir ocak vardı. Mutfak olarak kullanılan bu büyük odanın sol yanında bitişikte, bulaşıkların yıkandığı küçük bir oda, sağ yanında bitişikte de büyükçe bir kilerimiz vardı. Kilerimizde yazın kurutularak hazırladığımız incir küpleri, badem çuvalları, tarhanamız, bulgurumuz, zeytinimiz, yağımız depolanmış olurdu. Mutfaktan üst kata 10 basamaklı tahta merdivenden çıkılırdı. Üst katta büyükçe bir oda vardı. Bu oda biz çocukların yatak odası ve yüklüğümüzdü. Odanın alt kattaki kilerin üzerine denk gelen kısmından kiler görünürdü. Kilere bakan bu kısım, çocuklar aşağı düşmesin diye tahta parmaklıklar yani bir nevi tırabzanla koruma altına alınmıştı. Annem babam mutfak olarak kullandığımız alt kattaki büyük odada yatarlardı. Yataklar yer yatağı olarak serilir, sabah kalkıldığında katlanan yataklar yüklük dediğimiz sandıklar üzerine üst üste yığılırdı.
Mutfakta ocakta odun yanar, ateş üzerinde üçayak sacayağı olur bu sacayağı üzerinde bütün yemekler pişirilir ve sütler kaynatılırdı. Ocağımızın derinliğine de uzunluğuna da çok büyüktü ve yemekler yendikten sonra annem ocağa büyükçe bir kütük atar, kenarına da kurban derilerinden yapılmış bir pösteki serer kardeşimle ben sıcak sıcak otururduk. Babam da gelir ocağın kenarına ilişirdi. Babam beni oynatmayı ister sık sık el çırparak türkü söyler haydi bakalım diye beni oynatmaya kaldırırdı. Bazen ben naz ederdim, o da bana bazen 20 para, bazen 40 para verir haydi al bunu yarın simit alırsın ya da mandalina alırsın diye beni razı ederdi. Ben de parayı alınca kırıta kırıta oynardım. Ertesi gün babamdan aldığım parayla, sepeti koluma takar, arka komşumuza, anneannemle aynı ismi olan yaşlı Fatma nineye gider mandalina alırdım. Mandalinalar ağaç diplerine dökülüyor, kimseler toplamıyor diye benden parasını almazdı.
Komşumuz Fatma ninenin üç oğlu ve üç kızı vardı. Erkenden kalkıp işe gittikleri için, oğullarını pek göremezdim ancak, kızları ablamın arkadaşları olduğundan sık sık görürdün. Bazen onlar bize gelir, bazen biz onlara giderdik. Onlara gittiğimiz bir gün, sarnıç temizliği varmış, Ablam da onlara yardım etmişti. Evlerinin altında çok büyük su sarnıcı vardı. Bu temizlik her sonbahar yapılırmış. Herkes takunyalarını giyip sarnıcın içine girdi, yeni alınmış süpürgelerle köşe bucak iyice temizlendi. Kışın yağan yağmurlarla damda biriken su boru vasıtasıyla sarnıca aktarılıyormuş. İlk yağan birkaç yağmurdan sonra artık damdan temiz su geliyor diye damdan gelen borunun ağzı açılıp sarnıç yağmur suyu ile dolduruluyormuş. Kullanma ve içme su ihtiyaçlarını buradan sağlıyorlarmış.
Ben artık nineme kadar kendi başıma gidip gelebildiğim için mahallemizi hemen hemen öğrendim sayılır. Mahallemiz Yeni Kapı Mahallesi imiş. Evimizin yakınında bir camimiz var. Bir gün ablam beni giydirdi, kendi de giyindi süslendi, beraber gündüz camiye gittik. Ablamın bir arkadaşının camide nikâhı kıyılacakmış, epeyce bir kalabalık kadınlar toplanmışlar, biz de bir kenara oturduk seyrediyoruz. Nikâhı kıyılacak kıza beyaz yerine renkli bir elbise giydirmişlerdi, gelin kızı ortada bir yerde sandalyeye oturttular. Bir erkek hoca geldi birkaç kişi ile beraber, Damat bunların arasında mıydı bilemiyorum. Hoca nikâhı kıydı ve gittiler. Onlar gittikten sonra büyükçe bir sini içerisinde güzel kırmızı renkli büyükçe bir topan şeker (kristal şeker) getirdiler ve şekeri gelin kızın başının üzerinde kırdılar. Kırılan şeker parçalarını oradaki herkese dağıttılar. Ablam da ben de o şekerden almıştık. Şekeri yalaya yalaya eve gelişimi hatırlıyorum.
Aliye ablam hiç okula gitmemişti ancak arkadaşları ile kumaş üstüne çizdiği duvar süsü resimlerini, ipek iple gergefe işlerdi. Ablam çok güzel resim çizer, işlediği gergefleri bitirince çeyiz diye sandığına kaldırırdı. Bekir ağabeyim ise okulu eke eke okumuş, bu yüzden annemden çok dayaklar yemişti. 1900 lü yılların çocuklarıydık, doğru dürüst mektep yoktu. Çocuklar Kuran kurslarında eski Türkçe öğrenmeye uğraşır bilemediklerinde hocadan dayak yiyince de o da yarıda kalırdı. Babam, babasından bulduğu yüzle şımarıp okumamış, annem ise yarıda kalan kuran kursundan sonra kendi gayretiyle Kuran’ı da Eski Türkçe okumayı da öğrenmişti. Şimdilik aramızda en tahsillimiz annemizdi.
Bizim adamıza ilkbahar erken gelirdi. Kapılarımız pencerelerimiz hep açık olur baharı doya doya içimize çekerdik. Ben baba dedemi ve baba annemi görememiştim. Anne dedem Hasan SOMON ile anne annem Fatma ninem mart ayı geldi mi oğulları ile birlikte ailece toplanır hayvanlarını da alıp AKDAM semtindeki tarlalarına göçerlerdi. Kış boyunca hayvanların ahırda yedikleri otlar, samanlar bitmiş olur, hem ilkbaharın yeşeren otlarından, hayvanların beslenmesini sağlarlar, hem de ilkbaharın tadını çıkarmaya giderlerdi. Dedemlerin tarlada “saz damı” denilen sazlardan yapılmış evleri vardı. Bu bir nevi yazlık ev; kovalık otu ile baskılanmış yağmura ve rüzgâra karşı dayanıklı saz damı, önüne de tahta bir baraka yapılmış, üstü örülmüş, yarısına kerevet döşenmiş, önündeki toprak zemine de taş döşenmişti. Çok güzel bir yaz ev idi. Denize de yakındı. Ev ile deniz arasında komşu bir tarla, tarlayı geçtikten sonra da denize kadar kum bir sahili vardı. Ninemler her yılkı gibi yine erkenden yazlıklarına göçmüşlerdi.
1933 yılının Nisan ayındaydık. Baban o gün işe gitmemiş kahveye gitmişti. Hangi kahvedeydi kim bilir. Ağabeyim evde değildi. Nisan ayının kaçıydı bilemiyorum, evimizde saat de takvim de olmadığından ne günümüzü ne de saatimizi tam olarak bilemezdik ancak öğleye doğruydu. Annemle ablam, ev işlerini bitirmişler, ablam kendi çizdiği resimlere gergef işliyor, ben ve kardeşim Mehmet’le annemin ayaklarına dolanıp oynuyorduk.
Bir gürültü oldu ve bir anda annem, beni ve kardeşimi elbiselerimizden yakalayıp kaldırdığı gibi dışarı fırladı kapıdan çıkarken biryandan da ablama “Aliye kızım kaç zelzele oluyor” diye bağırıyordu. Annem bizimle birlikte kendini bahçeye atmıştı ve ardından büyük bir gürültüyle evimiz kuyuya doğru olduğu yere yığıldı kaldı. Bir toz bulutu içinde kaldık.
İKİNCİ BÖLÜM SONU…………



