İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan :
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
YİRMİALTINCI BÖLÜM
***
İstasyonda şimdi bizi nereye götürecekler diye beklerken aklıma geride bıraktığım Nazilli’deki hayatım geldi geçti. İlk günlerimizi hatırladım, yerlilerin bize davranışlarından çok korkmuştum muhacir olmak kötü bir şeymiş gibi söylüyorlardı. Cahillikten gelen bir tepkiymiş. Nazilli’ye gittikten epey sonar öğrenmiştim, kızları okula göndermezlermiş. Bizim küçük adamız da bile okumayan çocuk çok azdı. Aileler çocuklarını okutmak için can atarlar, her kim çocuğunu okula göndermez ise babaya hapis ya da para cezası vereceğiz diye korkuturlardı. İlk geldiğimizde bizleri belki de modern ve daha sosyal görünüşümüzden dolayı kıskanmış ya da kendilerine yakın göremeyip tepki göstermişlerdi ancak sonra da gidiyorum diye arkamdan ağlamışlardı.
Biz götürmeye birileri geldi, eşyalarımızı at arabalarına yerleştirdiler. Arabalar önde, bizler de yaya olarak arkada yürümeye başladık. Önümüzde rehber hepimizi sayıp kontrol ettikten sonra, “Sakın birbirinizden ayrılmayın, eğer kaybolacak olursanız yolda gördüğünüz kişilere, ben kayboldum, Salepçioğlu Hanına gidecektim” diye yardım isteyin diyerek hepimizi uyardı.
Tüm anneler babalar çocuklarının ellerinden tutmuş, rehberi takip ediyorduk. Geçtiğimiz yolları rehber bir bir sayıyordu. Burası Kemer İstasyonu, şu an bulunduğumuz yer Basmane Garı, buradan da trenler kalkar, Ankara’ya İstanbul’a gider, karşıda büyük bir kapı gösteriyor, orası da Fuar diyordu. Garın yanından sola döndük, bir süre gittikten sonra da sağa döndük. Biraz daha yürüdükten sonra rehberimiz burası Tilkilik dedi. Sonra Dönertaş geldi. Yürüdüğümüz yollardan daha dar bir sokağa girdik, burası Kemeraltı dedi.
Biz kafile olarak hepimiz birbirimizin ellerini tutarak yürüyoruz. Bir hanın önüne geldik. Rehberimiz bekleyin deyip hanın ikinci katına çıktı. Bir zaman sonra indi ve bizi eşyalarımızla birlikte yukarı çıkardı. Her aileye ayrı bir oda vererek odalarımızı gösterdi. Hepimizin isimlerini ailece ve tek tek yazdı. Rehber, buradan sakın bir yere ayrılmayın, bir hafta içinde İstanbul’dan yolcu vapuru gelecek ve o vapurla Bodrum’a gideceksiniz dedi. Vapur gelince ben size haber vereceğim. Hepiniz burada olun, toplu halde vapura sizleri yine ben götüreceğim dedi ve gitti.
Bu hanın adı da Salepçioğlu Hanı imiş. Hanın alt katında hayvanlar bağlanmıştı. Bizim eşyaları taşıyan arabaların atları da orada kalırlarmış. Bu atlarla günlük ekmeğini kazanan insanlar, evlerinde ahırları olmadığı için akşam paydostan sonra atlarını, hanın altına bağlayıp giderlermiş. Yıl 1945 Türkiye’miz zor zamanlardan geçiyordu, yıllarca savaşmış gelişmeye fırsatı mı olmuştu ki. Yavaş yavaş toparlanacaktı elbet.
Rehber bize handan ayrılmamamızı, varsa bile İzmir’de olan hiçbir akrabamıza gitmememiz için de uyarmıştı. Biz de çoluk çocuk hanın önündeki yol kıyısına diziliyor, Kemeraltı dükkânlarından alışveriş yapan insanları seyrediyorduk. Sadece yanımızdaki bakkala kadar gidip alışverişimizi yapıyorduk. Kayboluruz diye ödümüz kopuyordu. Diğerlerinin de var mıydı bilmiyorum ancak bizim İzmir’de bir akrabamız vardı. O da annemin sütkardeşi olduğu için bir bakıma dayımız sayılırdı. Adamızda süt kardeş olayı çoktu benim ve kardeşimin de var. Annemin süt kardeşi Mehmet dayı kurtuluş savaşı gazisiydi. Savaş esnasında birikmiş bir suda yüzlerini yıkamışlar. O suya düşman askerleri tuzak kurup ilaç döktükleri için Mehmet dayımın iki gözü de kör olmuş. Nazilli’de iken onların adresini bulmuştuk. Mektupla haberleşmeye birbirimize hâl hatırını sormaya başlamıştık. Ama henüz ne dayımı ne de yengemi görmüş değildik. Adaya dönmemiz netleştiği zaman onlara hemen bir mektup yazdım. Yakında İzmir’e gelip vapurla Bodrum’a gideceğimizi ama bunun ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyoruz demiştim. Son gönderdiğim mektubu alan yengem, gelince bizi görebilmek için sorup takip ediyormuş. Bizim İzmir’e geldiğimizi duyunca bir gün çıkageldi. İlk defa tanıştık. Yengemi sevmiştik. “Nerede oturuyorsunuz, sizi fuara götüreyim, gezdireyim” dedi. Dedi ama bizim hiçbir yere gitmeye hakkımız yoktu, vapuru bekliyoruz dedik. Bugün vapurun günü değil, ben geldiği günleri biliyorum, ben rehber olurum, sizi geri getiririm götürüp gezdireyim dedi. Biz gençler ah gidebilsek diye dua etmeye başladık. Derken bir ara yengem kayboldu. Gitmiş vapurun hangi gün geleceğini sormuş. İki gün sonra demişler. Yengem gelmek isteyenleri arkasına dizdi. Bizim aileden ben, annem ve kardeşim Mehmet var, arkadaşım Arap Mensure de bizimle beraber gidiyoruz. Trenden inince hangi yoldan geldikse, ayni yoldan bizi Basmane Garı’nın yanından Fuara götürdü.
Hepimiz yengemi takip ederek fuarı geziyoruz. Fuarda taş bina yoktu. Sadece satış yapmak isteyenler çadırlar kurmuşlar. İçlerine kimisi incik boncuk, kimisi başka şeyler koymuş, satıyorlardı. Ağaçlandırılmış büyük bir alan ve bir iki salıncak vardı. Birer defa biz de binmiştik.
Fuarı gezdikten sonra yine yengemi takip ederek geldiğimiz yoldan hana dönüşe geçtik. Kemeraltı’na gireceğimiz meydandan geçiyorduk ki meydan çok kalabalık idi. Bizler de kalabalığın içine dalınca olanlar oldu ben, annem ve Mensure önümüzde yürüyen yengemi ve grubu kaybettik. Biz üç kişi grubu bulalım yetişelim derken kendimize bir yol bulup yürümeye başladık. Mensure hem gülüyor hem de “aptal gibi kaybolduk” diyordu. Annem “hani yengenler nerde” diye soruyor ben de kaybettik diyordum. Biz İkiçeşmelik yolundan yukarı doğru yürüyorduk, yol dar ama ezilme tehlikemiz yok gibiydi, çünkü yollarda yalnızca tek tük bisikletle gezenler vardı. Biraz yürüdük, önümüze gelen bir ağabeye Salepçioğlu Hanını sordum. Bir sokak gösterdi. “O sokaktan yürüyün İstanköylü Hamamını göreceksiniz, Salepçioğlu Hanı da oraya yakın yine birine sorarsınız size gösterir” dedi. Biz de o sokağa daldık yolda yine bir amcaya sorduk, amca bizi hana kadar götürüp bıraktı. Bizim kafile fuardan dönmüş, bizi göremeyince telaşlanmışlar. Yengem sıkılmayın ben polise gider durumu anlatırım diye onları teselli ediyormuş ki biz çıkagelmiştik. Neyse ki hepimiz sağ salim hana geri dönmüştük. Neme lazım kaybolmayalım diye de başkaca da gezmeye çıkmadık.
Bir gün sonra rehberimiz sabah erkenden geldi. Hemen toparlanmamızı söyledi. Öğlen vakti vapur İzmir Limanı’nda olacakmış. Geldiği zaman orada olmalıymışız, çok beklemezmiş. Hemen eşyalarımızı topladık. Eşya dediğimiz neydi ki. Yatacağımız kadar yatak, giyeceğimiz kadar giysi, birkaç tencere tabak. Adadan Nazilli’ye ne ile geldiysek onlarla geri dönüyorduk. Rehber elindeki listeden hepimizin adını okudu. Babalar ve ağabeyler eşyalarımızı yine at arabalarına yüklediler, at arabaları önde onlar arkada kordon boyundan yürüyüp gittiler. Biz kadınlar ve çocuklar da rehberin arkasında yürümeye başladık. Yollarda hiç araba görmüyorduk. Sadece at arabaları, iki beygirli faytonlar ve de bisikletler vardı. Bazıları eski, bazıları yeni, küçük küçük binalar vardı. Yol kenarları kırık dökük olduğundan zor yürünüyordu. Epeyce de yol yürümüştük. Biz gençler için sorun olmuyordu. Ancak yaşlı ninem zorlanıyordu. Neyse ki annem ninemin koluna girmiş ona destek oluyordu. Nihayet Alsancak Limanı’na geldik. Eşyalarımızı ayrı ayrı limanın kenarına yığmışlardı. Dayım ve babam bizim eşyaların başındaydı. Onların yanın gittik, hep beraber vapuru beklemeye başladık.
Derken vapur karşıdan göründüğümde bir hareketlenince rehber, telaş etmeyin vapur sizi almadan kalkmaz, diye bizi sakinleştirmeye çalıştı. Vapur yanaşınca vapurdan genç işçiler indiler, babamlarla beraber eşyalarımızı vapura taşıdılar ve tekrar liste okundu. Hepimiz sıra ile vapura bindik. Rehber Bodrum’a gittiğinizde yine ayni işçiler eşyalarınızı rıhtıma çıkaracaklar dedi ve hepimize hayırlı yolculuklar dileyip gitti. Bize kamaralarımızı gösterdiler, girip yerleştik. Vapurumuz ayni tren gibi acı acı düdük çalıp İzmir limanından ayrıldı. Öğle saatleriydi ancak saat kaçtı bilmiyordum. Umurumuzda da değildi zaten. Hangimizde saat vardı ki? Saatin kaç olduğunu bilmediğim gibi, Eylül ayının kaçı olduğunu da bilmiyordum.
Uzun bir süre güverte oturup denizi seyrettik. Akşam olup karanlık basınca, seyredecek bir şey kalmayıp hava da bizi üşütünce mecbur hepimiz kamaralarımıza girdik. Akşam yemeklerimiz geldi. Hiç para almadılar. Yemekten sonra da yattık uyuduk. Sabah olmuş, güneş epey yükselmişti. Gene güvertede oturup denizi seyre dalmıştık. Dağların ve adaların yanından geçtikten sonra henüz öğle oluyordu ki Bodrum Limanına geldik. Gemimiz Kalenin karşısına açığa demirledi. Bir süre bekledikten sonra gemiye doğru sandallar gelmeye başladı. Vapura yanaştılar, önce eşyalarımızı alıp gittiler sonra gelip bizleri götürdüler. Bodrum Limanında hepimizi daha önce kaçarak geldiğimizde çıktığımız rıhtıma çıkardılar. Eşyalarımızla birlikte rıhtımda bekliyoruz. “Çok bekletmeyeceğiz büyük motorlarla adaya gideceksiniz bir yere ayrılmayın” dediler.
Bodrum’dan sadece gevrek alabildik. Hepimizi büyükçe bir motora bindirdiler. Bindiğimiz motor denizde gezen kolcu motorlarıymış. Adamız Bodrum’a çok yakındı. Berrak havalarda birbirimizin evlerini bile görebiliyorduk. Biz kaçarken yelkenliyle bütün gece yol almıştık. Motorla gidince çabuk varılıyormuş. Herhalde bir saatte varmışızdır. Saatim yoktu ancak tahmin edebiliyordum. Kolcu motoru limana girip belediye binası önündeki rıhtıma yanaştı. Bizi eşyalarımızla beraber kıyıya çıkarıp gittiler.
Ölümü bile göze alıp 1944’ün Mayıs ayında ayrıldığımız adamıza, 1945’in Eylül ayında geri dönmüştük. Akıl alacak gibi değildi. Orada ne evimiz ne de bağımız vardı, sadece işçiydik. Bakalım Allah sonumuzu nasıl yapacak. En güvendiğimiz memur Ahmet Bey’in sözü vardı. Orada kalmayıp da geri dönerseniz burada iskân edileceksiniz demişti. Biz de onun sözüne inandık, arkamızda Türkiye’miz var diye geri dönmüştük.
Rıhtımda kimseler yoktu. Adadaki hiç kimsenin bizim geleceğimizi bilmediği için karşılamaya kimse gelmemişti. Gittiğimizden beri adaya haber gönderememiştik. Hiç kimseyle mektuplaşamadık. Etrafa bakıyorum, değişen bir şey yok. Yalnız belediye binasında İngiliz bayrağını dalgalanıyordu. Demek ki adayı İngilizler teslim almışlardı. Şimdi de biz teslim almaya geldik. Türkler gelecek, devir teslim edip inşallah memleketlerine geri gideceklerdir diye düşünmüştüm.
Limanın karşısındaki kahvelerde oturanlar bizi fark etmişler kahveden çıkıp geldiler. Rumlar, Türkler hepsi etrafımızı sardı. Hoş geldiniz diye bizleri güler yüzle karşıladılar. Haberimiz yoktu dediler ve hemen eşe dosta haber gönderdiler. Yavaş yavaş akrabalar gelmeye başladı. Ağabeyim en son geldi ama yanımızda babamı görünce de yüzü asıldı. Haklıydı ancak neler olup bittiğini bilmiyordu. Birbirimize sarıldık, öpüştük. Bizi eşyalarımızla birlikte onu bıraktığımız Şeydali Mehmet amcanın bahçe içindeki eve götürdü. Evi boşatmamış arkadaşım Sevdiye ile evlenip o evde oturmuşlar ve de bahçeyi işlemişler. Bir de erkek bebekleri olmuş ismini Ahmet koymuşlar artık ben hala olmuştum.
Biz gelenler 7 kişiydik. Elbette bu eve sığmazdık. Mahmut dayım da geldiğimizi duymuş, koşup gelmişti. Ninemi ve Ömer dayımı aldı gitti. Yine de kalabalığız ancak idare edeceğiz. Ağabeyimin babamı gördüğünden beri suratı asıktı. Bir an önce durumu anlatmam gerekiyordu. Bir fırsatını bulup, neler olduğunu en ince ayrıntısına kadar anlattım. Annemin çok direndiğini istemediğini, buna onu benim zorladığımı ama mecbur kaldığımı da anlattım. Ağabeyim beni sabırla dinledi. Durumdan hoşlanmasa da mecburen kabullendi. Ancak beni haklı buldu mu bilememiştim.
Bekir ağabeyim “Niye geldiniz şimdi ne iş yapacaksınız burada, biz bile iş bulamıyoruz” dedi. “Biz de buraya keyfimizden gelmedik, bizi buraya devler gönderdi” dedim ve verilen vaatleri garantileri bir bir anlattım. Ağabeyim “Eğer benim görüşümü sorarsanız adalar Türklere verilmez çünkü Türkler harbe girmedi, adaları hak edecek bir girişimde bulunmadı” dedi. Ağabeyimin görüşleri ve tahminleri hep doğru çıkardı. O anda tüm ümitlerim kırılmıştı. Bunu ben de daha önce düşünmüştüm. Ancak 1945 de sevinçli haberlerle mutlu olmuştuk. Artık kötü kaderden kurtuluyoruz diye ümitlenmiştim. Yine de kötü kaderi çağırmamalıyım diye düşünüp Ağabeyime, “bekleyip görücez, eğer adalar Türkiye’ye verilmezse yine kaçarız. O zaman devletimiz gene elimizden tutar. Bak buraya kadar hiç yol masrafı etmeden geldik” dedim. Geri gidersek verdikleri sözü yerine getirirlerdi elbet.
Geldiğimizin ertesi günü sabah babam belediyeye gitti. Türkiye’den geldiğimizi, evimizin olmadığını bize bir ev vermelerini istemiş. Babam yüzünden ağabeyimin evinde daha fazla kalamazdık. Bir yandan da kiralık ev arıyorduk. Henüz geleli 2-3 gün olmuştu ki ev isteğimiz kabul olmuş ve belediye bize Kumburnu semtinden, bir oda bir mutfak ev verdi. Neyse şimdilik idare edeceğiz en azından kiradan kurtulmuş olduk. Nasıl olsa Ada Türklere verilince sorunumuz kalmayacaktı.
1946 yılına girdik ve kışı da bu evde geçirdik. Ufak tefek birikimlerimiz vardı idare ettik. Aç değiliz, açıkta değiliz ancak Nazilli’deki konforlu yaşantımızı da arar olmuştuk. Ağabeyimin dediği gibi pek iş yoktu. Çünkü Almanlar yıkıp, döküp gitmişlerdi. Her taraf bomba çukurları ile delik deşik, kötü manzarası ile duruyordu. Harpten çıkmış bir adada elbette ki yaşam zorlaşmıştı. Ama tek güzellik vardı, ekmek karne ile değildi. Her şey vardı. Buna sevinmiştik.
Bahar da bitmek üzereydi ağabeyim bize Andızlı’daki tarlasını tahsis etti. Giderken tarlayı ona vermiştik artık onundu. Zaten babasından kaldığı için onun hakkıydı. Eskisi gibi yine yazın oraya taşındık. Dört incir, iki de badem ağacımız duruyordu. Andızlı adeta bize hoş geldiniz çocuklar diyordu. Biz yine eskiye dönmüştük. Adadaki hayatımıza kaldığımız yerden devam etmeye başladık. Türkiye’ye kaçmadan önce bir mısır keçimiz vardı. Onu ağabeyime bırakıp gitmiştik. Keçimiz duruyordu ağabeyimin iki de ineği olmuştu. Keçimizi bize geri verdi. Güzel de süt veriyordu. O yıl gene iki yavru verdi. Tarlalarda çalışmaya başladık. Biz zaten çiftçi ailesiydik koşuşturmaya alışık idik. Ne iş olursa yapıyor yadırgamıyorduk. Her zamanki gibi yine kışlığımızı düzdük. Bademlerimizi, yemişlerimizi toparladık. Yaz bitmek üzereydi ve şehre taşınma günlerimiz geliyordu. Babam belediyeye gidip tekrar istekte bulunmuş bu ev bize küçük geliyor diye. Belediye bize yeni bir ev tahsis etmişti. Yine Kumburnu Mahallesi’nde eskisinden daha büyük bir ev. Bu ev de çıktığımız ev gibi denize çok yakındı. Yaz bitti yeni evimize taşındık. Ada hala İngiliz hükümetinin hükmünde ve şimdiye kadar da herhangi bir haber almış değildik. Biz geleli bir yıl oldu. Ne olacak diye merakla bekliyoruz. Niye bu kadar gecikti diye de söylenip duruyorduk.
Daha biz adaya gelmeden, Türk kızları, Türkler gelince kutlama yapmak için hazırlık yapmışlar, Türk bayraklı elbiseler dikmişlerdi bile. Aynı hazırlık Yunan kızları da yapmış onlar da Yunan bayraklı elbiseler dikmişler elbiseleri hazır bekliyorlardı. Her kim kazanırsa elbiselerini giyip askerlerini karşılayacak ve kutlama yapacaklardı. Talih kime gülerse onların bayramı olacaktı. Ancak merakla ve sabırsızlıkla beklenen haber bir türlü gelmiyordu.
1947 yılına da girdik. Kışı Kumburnu’daki belediyenin verdiği evde geçirdik. Bahar bitiyor yaza girmek üzereyiz yine ağabeyimin Andızlı’daki tarlasına taşınacağız. Mayıs ayının başlarındayız. Babam devamlı kahvedeki radyoyu dinlemeye gidiyordu neredeyse tüm gününü kahvede geçiriyordu. Babam o gün kahveden erken eve geldi. Sıkıntısı yüzünden okunuyordu. Ne oldu baba hasta mı oldun dedim. “Keşke hasta olsaydım, haberler kötü” dedi. “Biz Türkler gelecek diye beklerken Yunanlılar geliyor, 12 adalar Yunanlılara verilmiş. Birkaç gün sonra Yunanlı kaymakam gelecekmiş” dedi. Kahvedeki Türkler bu haberi duyar duymaz kahveleri terk etmişlerdi.
Herkes gibi biz de hayal kırıklığı içindeydik. Neredeyse iki yıldır Türkiye’den bir ses çıkmaması canımızı sıkıyordu. Ümidimizi yitirmesek de bir bit yeniği var bu işte diye şüpheleniyorduk.
İki gün sonra Yunanlı Kaymakam geldi. Adayı İngilizlerden teslim aldı. Artık yönetim Yunanlılardaydı. Birkaç gün sonra da Yunan hükümeti bir bildiri yayınladı. “Adada yaşayan Türklerle bir düşmanlık olmayacak, kimse Türklerle atışmayacak, atışan olursa ağır cezalandırılacak” diye.
Zaten bizler eskiden de dosttuk, bundan sonra da öyle oldu. Türklerle Yunanlılar yine kardeş gibi geçindiler. Kimse kimseye seninkiydi, benimkiydi diye takılmadı. Çünkü biz onlarla ayni adada doğduk, büyüdük, çocukluğumuzu beraber yaşadık. Zaman zaman kavga ettik, sonra da barışarak oyunlarımıza devam ettik. Adaya döndüğümüz zaman, hepsi ailece gelerek bizlere hoş geldiniz dediler. Ben Türkiye’de öğrendiğim şarkıları arkadaşlarıma söyleyerek onları eğlendiriyordum. Sesimin çok güzel olduğunu söylerlerdi. Babama çekmişim galiba. Annemde pek ses yoktu. Bazen de Mevlütlerde hocalara yardım ediyordum. Kuran okumamı da çok beğeniyorlardı.
Adanın Yunanlılara daha yeni verildiği günlerdi. Bizlerin de hayal kırıklığıyla kaderimize küsüp oturduğumuz günlerden biriydi. Daha Andızlı’ya taşınmamıştık. Günleri pek bilmezdim ancak o gün aklıma kazınmıştı. 27 Mayıs 1947 günü. Daha öğlen olmamıştı. Limanın karşısına Yunan bandıralı bir gemi demirledi. Karşı komşumuz Zahaliya amcanın karısı Mariya teyze ile beraber, bu ne acaba diye sahile koştuk. İkimiz de aval aval bakıyorduk. Yunan bandıralı gemi ama neyin nesi bilemiyorduk. Mariya teyze arkamızdan geçen bir Yunanlı arkadaşına sordu neyin nesi diye. O da askerimiz geldi dedi. O zaman Mariya teyze ağlamaya başladı. Benden hiç ses çıkmıyordu. Etrafımızda kimse yoktu. Mariya teyzenin sevinçten ağladığını anlamıştım. Haklıydı da. Ben Mariya teyze ile gemiyi seyrederken, kahvedeki Türkler darmadağın olmuş kahveyi boşaltmışlardı. Babam beni Rum teyze ile sahilde görünce çok kızdı. Yürü eve dedi. Herkes kan ağlıyor, sen seyre bakıyorsun diye öfkesini benden çıkardı.
Türk kızlarının ay yıldızlı elbiseleri askıda kaldı ama Yunanlı kızlar elbiseleriyle bayram yaptılar. Bizler de evlerimize kapanıp somurtup oturduk. Haklıydılar. Biz de olsak mehter takımını getirirdik. Düşünürsek hiç akla yatkın değildi, Türk nüfusu sadece İstanköy ve Rodos adalarında vardı diğer adalarda pek yoktu. Adaları bize verselerdi, diğer 10 adaya Türkiye’den insan mı taşıyacaktık
YİRMİALTINCI BÖLÜM SONU.



