SABIRLIK. FÜRUZAN UYSAL’IN YAZISI

SABIRLIK
Kireç badanalı bahçe duvarının üzerinde çivit mavi tenekelerden sarkan kırmızı sakız sardunyalar, fuşya pembe küpe çiçekleri, sarı beyaz margaritalar… Bahçeden eve girişteki sofada asma çardağın altında küçük alçak bir sedir… Üzerinde rengarenk kanaviçe işli yastıklar… Önde küçük bir masa, muşamba örtüsü yılların etkisiyle yer yer erimiş. Cam sürahide morun tonlarıyla oynaşan günışığının renkleri… Mavi tahta kapının hemen üzerine iple asılmış üç küçük kuru dal ahtatopu andıran kollarıyla aşağıya doğru sarkıyor…
Nene’nin evi burası, adını herkes bilir ama Nene derler, mahallenin Nene’sidir. Bu eve defalarca geldim, o masanın üzerindeki reyhan şerbetinden defalarca içtim lâkin biraz korkuyorum neneden ve evinin kapısındaki ahtapotumsu şeylerden. Aslında alışığım bu mahallede böyle şeylere; balık kuyruklarının, yengeç gövdelerinin, sünger ve deniz yıldızlarının evin bahçesine, kapısına asılmasına… Nedense ne olduğunu anlamadığım o otlar ürkütüyor beni, bir de bugün buraya gelme sebebim… Mahallede hangi kız çocuğunun kulağı delinecekse gelinecek adres burasıdır. Kim kulağını deldirmeye “neneye gidiyorum” dediyse peşine takılır gelirdim, annesinin zoruyla ağlayarak gelenler hariç. Zorla yapılan şeyler korkuturdu beni, o yüzden de mahallede on üç on dört yaşına kadar kulağı delik olmayan tek kız bendim sanırım. Kendi istekleriyle neneye gidenleri yalnız bırakmazdım, sanki biraz da kendi korkumu yenmek için… Nenenin yaptığı her hareketi ezbere bilirdim. Kulağı delinecek kızı bağdaş kurduğu sedirin önüne oturtur, mırıldanarak okuduğu dualarla delinecek kulak memesini iri kaya tuzu ile ovar ve kalın ibrişim ip geçirilmiş yorgan iğnesini birden batırıverir. “Aayy” sesi duyulur önce, sıçrar kulağı delinen. Nene yarı kızgın yarı güleç “Fazle kıpreşme, yamuk delinir, bi gulan aya bi gulan yere bakar. Accık uslu duruve bakem” der. Aynı işlem öbür kulağa da yapılır. İğneden kulak deliğine geçirilen ibrişim düğümlenir. Herkesin ilk küpesi budur, yağlı beyaz ibrişim ip. Zeytinyağıyla ovulan kulak eğer mikrop kapmazsa bir hafta on gün sonra o ipin yerini takılacak altın ya da gümüş küpe alır.
Kaça kaça on üç yaşıma kadar kaçtım. Sonunda kendim istedim küpem olmasını. Korkmadığımı göstermek de vardı sonuçta… Nene bacaklarının arasına oturttuğunda “dur nene” dedim. “Korkuyom ben. İğneden değil ama, şu duvardaki ahtapottan. Sırtımı döneyim, görmeyeyim onu.” Nene üçü düşmüş dişlerini göstere göstere bir güldü ki utandım söylediğime… “Korkulacak ne varmış, berkettir o, rahmetli anam ben bu eve gelin geldiğim gün asmıştı onu oraya” dedi. “Zabırlık gızım, zabırlık.” Kulağım delindi delinmesine de nene güldüğü için herhalde biri aya baktı küpelerimin biri yere…
Nene toprak oldu; ruhu şad olsun… Biz o mahalleden göçtük. Kızlar artık kulağını tabancalı bir aletle şıp diye deldiriyorlar. İp küpeleri bilenler kocadı artık… Bir benim sol kulağımın yere bakan küpesi aynı kaldı …
Yemek yediğimiz kalabalık grupta konuşmalar, gülüşler devam ederken elim sol kulağımdaki küpeye gitmiş ve birden çocuklukta bulmuştum kendimi. Yağlı ip küpesini kulağını acıtmadan çevirmeye çalışan küçük kıza gülümsüyordum diğerlerini dinlerken… Kopmuştum konuşulanlardan, içimdeydim… Masanın ortasına doğru oturanlardan birinin sesiyle döndüm şimdiye.
“Ay bu dev şamdan gibi kuru dallar da baydı artık, nereye gitsem dekor diye bunlardan koyuyorlar. Tuttu ya bir kere… Bayılırız cılkını çıkarmaya…”
Sesimi yükselterek, “Berekettir onlar, bereket! Boş yere konmamıştır. Sabırlık nedir bilir misiniz?” diye parlayıvermişim. Yanımdaki arkadaşım bacağıma çimdiği basınca farkettim sesimin ne kadar yüksek çıktığını. Nedense savunmaya geçiyorum bize ait bir şeylere laf geldiğinde. Geleneğe, adetlere, bu coğrafyanın yaşayışına saygı duymayanlara kızgınım da biraz.
“Ne kadar ilginçmiş adı, sabırlık!”
“Agave” dedi masanın ucundan bir adam “Agave derler buna.”
“Elli yıldır burada yaşıyorum, kimseden duymadım agave dediklerini, sabırlık hatta zabırlık denir. Hikayesi de farklı farklıdır. Azteklerde Maguey’dir, Yunan mitlerinde Agave. Amerikalılar century plant der. Sabırlık adı çiçeğinden dolayıdır, eskiden yüz yılda bir açtığına inanılırmış. Dikildikten sonra çiçeğini görene kadar asır yaşadı denilirmiş. Asırlık bitki yani… Hatta bu civarda Asarlık diye bir koy bile vardır. Çocukluğumda o koy sırf bu bitkilerle doluydu. Kıraç ve kayalık bölgede yetişir, kendiliğinden. Bitkini boyu 1,5 -2 metreyi bulur. Yıllarca kendi kendine sulamadan yaşar. Sonra birden on metre on beş metre bir dal uzar ortasından ve ucunda çiçekleri olan kandil şeklinde küçük dallar… Çiçeğini büyütebilmek için tüm öz suyunu, tüm enerjisini harcar ana gövde. Ve çiçekler açıp o enfes şamdan, kandil görüntüsü oluştuğunda artık kendini besleyemez, ölür. Kökündeki birkaç küçük sürgüne bırakır yerini. Bu yüzden kadınlara benzetilir buralarda. Bereketi o yüzdendir. Hatta o küçük dalları evlerin, yeni ev yapanların, yeni evlenenlerin kapısına asılırdı son yirmi yıl öncesine kadar. O evler, o evlilikler asırlık olsun, bereketi bol olsun, uğurlu olsun diyerek…
Azteklerde de Yunan mitlerinde de kadını simgeler sabırlık. Çektiği acılar yüzünden sabırlık otuna dönüştürülen kadınları, acı ve kederlerini…
Herkesin yüzündeki şaşkınlık karşısında nenenin gülüşü çınladı kulağımda; “korkulmaz gızım ondan, zabırlıktır…”
Dinlemeye sabrınız varsa bildiğim hikayelerini de anlatırım dedim o sessizliğe. Meğer herkes hevesliymiş…
Aztek Mitolojisinde bizim sabırlık tanrıça Mayahuel’in çölde vücut bulmuş hali olarak görülür. Tanrıça Mayahuel’ in dört yüz memesi varmış, gökyüzündeki yıldızları bile o emzirirmiş. Kıskanç ve kötü kalpli büyükannesi onu evrenin en uzak ve kuytu köşesine kaçırmış. Bu arada insanlar mutsuzlaşmış, yıldızların ışıkları sönmüş, dünya karanlığa gömülmüş. Tanrı Quetzalcoatl onu bulup getireceğini ve dünyanın neşesinin geri geleceğini söyleyerek Mayahuel’i aramaya başlamış. Onu bulduğunda büyükanne torununu öldürtmüş, parçalara böldürmüş. Tanrı Qetzalcoatl yeniden dirilebilmiş ve sevdiği kadın için günlerce gözyaşı dökmüş. O gözyaşları Mayahuel’ in bir parçasını yeşertmiş. İnsan şeklini alamasa da büyülü bir bitki olarak yaşamış. İnsanlara neşe veren nektarı (tekila dediğimiz) onların kutsal saydığı içki olarak karşımıza çıkmış yıllar boyunca. Onu o kadar çok seviyorlar ve değer veriyorlar ki bugün Meksika’da sabundan, şampuana, ilaçtan içkiye kadar hep bu otun özünü kullanıyorlar.
Yunan mitolojisinde de karşımıza çıkar sabırlık. Tanrıça Agave olarak… Tanrıların gazabına uğrayan ve çektiği acı nedeniyle tanrılar tarafından sabır otuna dönüştürülerek acılarına son verilen bir kadın. Thebai kentinin kralının kızı Agave. Evlenip oğlu Pentheus’ u doğurur. Büyücü Dionysos, Agave ve kız kardeşlerini büyüleyerek Pentheus’ u yırtıcı bir aslan olarak görmelerini sağlar. Ve üç kadın aslan olarak gördükleri Pentheus öldürürler, büyünün etkisinden çıktıklarında Agave elleriyle öldürdüğü kişinin oğlu olduğunu görünce çıldırır. Tanrılar Agave’ in çektiği acıya dayanamazlar ve onun bedeninden sabır otunu yaratırlar. Bütün olumsuz koşullarda bile çocuğunu yaşatmak için kendini öldüren sabır otudur artık. Kimse ona zarar vermesin diye on beş yirmi metre yukarıda büyütür çiçeğini ve çiçek olgunlaşınca artık görevinin bittiğinden emin yaşamını bitirir.
Bir de Balıkçı’ dan dinleyin sabırlığı;
“Saburluk vardır, güneşin ateş yağdırdığı iklimlerde biter. Anasının memesini tutup emen yavru gibi, toprakları kavrayan köklerinden, uçları süngülü dik yapraklarını salar. Cehennemde yanan ifrit gibi on yıl alevlerde yavaş yavaş büyür ve güneşte parlayan nebati bir abide olur. On yıllarca aldığı ışıkla sıcaklığın – bir kıymığını bile alıkoymadan- bir kıyafetinde yine yaratılışa verir. Böylelikle en sade tarifiyle iyi insana benzer. Hayattan istihlak ettiğini fazlasıyla gene hayata verir.
Saburluğun çiçeği bir otomobil egzosunun püf demesiyle beli kırılan çıtkırıldım bir menekşe çiçeği değildir. Sapı on, on beş metre boyunda dimdik bir direktir. Bu saplar devi ucuna doğru her yöne, sapla tam çeyrek açıda dümdüz dallar salar. Müzik notalarının do, re, mi’sini andıran bu dalların en aşağısındaki en uzunu, bir yukardakisi az kısası, onun üstündekisi daha da kısa olarak yükselir. Her dalın üst tarafında bir dizi sarı alev yanar. İşte saburluğun mavilere yükselttiği koca şamdan. Saburluk, bu çiçekle on yıllarca hayattan topladığını yine hayata verir ve bütün canını bir çiçeğe verdiği için ölür. Ama öldüğü halde adı üç bin yıldır ölümsüzdür. Buralarda kuruyunca bu çiçekleri kesip çardaklara direk yaparlar…”
Sessizlik çok uzundu…
“Bir daha tövbe billah laf etmem bu çiçeğe” diyen kadına gülümsedim. Benimle birlikte Nene de gülümsüyordu, acı çeken tüm kadınlar da…
Sevgimde kalın, dostça kalın…
- Fotoğraf için sevgili Deniz Tunçalp Talayer’e teşekkürlerimle…
- Gümbet / Asarlık koyu


