KOKUNUN HAFIZASI, FÜRUZAN UYSAL’IN YAZISI

KOKUNUN HAFIZASI

Gökyüzünde bilmem kaç fit yükseklikteyiz. Salgın dönemi boyunca ikinci kez uçaktayım. Havaalanındaki kalabalıklığın verdiği tedirginliğe çift maskenin baskısı ekleniyor, başım dönüyor uçakta yerime oturduğumdan beri…  Sağ tarafımdaki koltukta oturan yetmişli yaşlarındaki kadının maskenin üzerinden bakan gözleriyle gülümsediğini görüyorum. Nefesimi normalleştirme çabasıyla derin nefesler alıyorum. ‘Bitecek’ diyorum bir taraftan da ‘bir saat sık dişini…’ 

“Uçmaktan korkuyorsunuz sanırım. Alır mısınız?”  derken çantasından çıkardığı küçük şişeden bir şey döküyor. Kolonya zannederek uzatıyorum avucumu. “Çok teşekkür ederim…” Çift maske kullanıyor olmama rağmen avucumdan yayılan kokuyu ciğerlerime kadar hissedebiliyorum. Nefis bir şey! Limon kolonyası değil bu! Koku hafızam çalışmaya başlıyor vızır vızır, biliyorum, hatırlıyorum ben bu kokuyu…

Biliyor musunuz?  Koku alma duyusu en eski duyumuzdur; havadaki ve sudaki kimyasal maddeleri algılamak için gelişen, bakterilerin bile sahip olduğu ilkel duyulara kadar uzanır.  Görme, işitme ve hatta dokunma duyusundan önce, canlıların etraftaki kimyasallara tepki verebilmesi için koku alma duyusu çok gelişmiştir. İnsanda binden fazla alıcı vardır, bunlar yaşadığımız sürece yenilenir. Bu karmaşık yapı çok sayıda farklı kokuyu birbirinden ayırmamızı sağlar. Ayırabildiğimiz kokuların hepsine birden isim bulamayız. Bir şeyin nasıl göründüğünü ya da duyulduğunu çok iyi tarif edebiliriz ama kokuyu bağlantı kurduklarımızla tanımlarız; çiçek gibi, yemek kokusu gibi, ekmek kokusu, kahve kokusu ıslak köpek gibi… Yani kokuyu onu yaratan nesneyle ifade ederiz. Beyinde kokuları işleme koyan “koku alma soğanı” olarak adlandırılan bölge, beyin çıkıntısı(hipokampüs) ile yan yanadır. Denizatı şeklindeki bu soğan, beyin zarından(korteks) gelen tüm bilgileri toplar. Beynin bu bölgesi hasara uğrayan kişiler hatırlamakta zorluk çeker, yeni bilgi öğrenseler de hafıza oluşturamazlar. Koku alma soğanı yani kokunun beyindeki yeri, bu tür hafızanın kaynağı olan hipokampüsün yanında olduğu için bazı kokular bazı anıları çağrıştırır bize. Koku doğrudan beynin derinliklerine gider çünkü. Görme, işitme duyuları ilgili organlarla başlar ve talamusa geçer. Koku ise doğrudan koku alma soğanına gider. Talamusta duraklamanın nasıl bir işlevi var bilemesek de oluşturulan sinyallerin beyindeki işlem merkezinden uzakta olduğunu söyleyebiliriz. Belki kokuları bu yüzden kelimelere dökemiyoruz. Bazen bir kokunun unuttuğumuz sandığımız birçok anıyı bize hatırlattığını açıklayabilmemizin tek yolu kokuların hafızası olduğunu kabul etmektir.

Yaz sonu… Sarı yaz vakitleri, belki Eylül… Çocukluğum… Koca yaz tatili boyunca sabahtan akşama deniz kenarında oynadığımız için hepimiz marsık gibiyiz.  Tüm sahiller, tüm koylar bizim… Askeri Kamp da Baraz Otel’in önü de Bardakçı da Paşa Tarlası da bizim…  Hafta içi çocuklar kendileri kaçarlar denize; havlusuz, terliksiz, mayomuz hep içimizdedir. Nerede istersek orada denize gireriz. Hafta sonları anne babalarla, komşu ve dostlarla koylara gidilir piyadelere balık istifi sıralanıp… Bağla ve Karaincir biz çocukların en sevdiği koylardır. Denizi de sahili de incecik, altın gibi kumluktur.  Bağla’ da şimdi yerinde koca bir tatil köyü olan yerden akan buz gibi kaynak suyunun tadını, soğukluğunu hissediyorum. Karpuzları soğutmak için denize döşediğimiz taşlarla yapılan küçük koruma çukurlarını… Islak kumu iki avucumuzla alıp yukarıdan akıtarak yaptığımız kum kulelerini… 

Günler kısalmıştır artık, güneş çabuk kaçar uykuya yattığı dağların ardına… Bizi geri götürecek tekne beklenirken sahilin ucundaki kumluk tepelere kaçarız hep. Küçük dikenli bitkiler var kumluk tepelerde, pembe minik çiçekli, basmayız üzerlerine… Bir de beyaz narin çiçekler, incecik yeşil dallar arasından bakar bize… Rüzgâr denizden esiyorsa o sırada ne güzel olur… Tekne gelmiştir, biz çocuklar geri dönüşlerde hiç Adaboğazı’nı geçtiğimizi göremeyiz, uyuya kalırız her seferinde. Tuz tadı dudaklarımızdadır, dalgaların şıpırtısı kulaklarımızda, terse dönen rüzgârın getirdiği o nefis koku burnumuzda… O uyku dünyanın en güzel uykusudur.

Deniz kenarındayım yine… Başımda defne tacı, üzerimde uçuş uçuş ipek bir elbise… Kumla suyun öpüştüğü ıslak kumlarda yürüyorum. İri yarı cüssesiyle bana doğru gelen birini görüyorum. Kollarının arasında bir şey taşıyor. Yaklaştıkça yüzündeki ümitsizliğe takılı kalıyor gözlerim. Kollarının arasında taşıdığı şey bezlere sarılı. Onun bir bebek olduğunu çıkardığı çığlık çığlığa sesten anlıyorum. Ağlıyor bebek, hiç durmadan çığlık çığlık ağlıyor. 

“Aç, karnı çok aç! Nasıl kıyabiliyor şu kadarcık bebeğe?”

“Annesi nerde? Götürün annesine emzirsin.  Hangi anne bebesinin aç kalmasına razı olur?”

“Annesi Kraliçe Amphitryon. Ben Tanrı Zeus. Olimpos’ tan indiğimde sahilde Kraliçe Amphitryon’u gördüm, çok güzeldi, aşık oldum ona. Onun da benim de başkalarıyla evli olmamız birbirimize aşık olmamızı engelleyemedi. Ve işte bu bebek, aşkımızın simgesi. Annesinden kaçırdım onu. Çünkü onun bir kahraman olması, siz insanlara yardım etmesi gerekiyor. Bunu ancak Ana Tanrıça Hera’nın yani karımın sütü sağlayabilir. Tanrıça Hera bana kızgın, çok öfkeli, haklı da… Gururunu kırdım onun. Bana istediği cezayı versin, razıyım. Lakin bu çocuğa kıymasın.”

Heyhat! Tanrılar ve tanrıçalar aşk oyununda!

Rüyadayım. Rüya olmalı bu, evet ya rüya olmalı…

Ne yapmalı peki?

Aklıma ilk geleni söyleyiveriyorum Tanrı Zeus’a;

“Gece çökünce, Tanrıça Hera uykuya dalınca, kucağına bırakın. Ana tanrıça o, merhameti sonsuzdur. Size kızgın olabilir hatta bana göre yerden göğe haklı da… Bana kalsa sizi kovalardım Olimpos’ tan… Da ben kimim ki? Bir aciz ölümlü… Ana olan kıymaz bebeklere, uykusunda emziriverir onu.  Adını ne koydunuz?”

“Herakles (Herkül). Evet dediğinizi yapacağım, başka çarem de yok zaten. Herkül, insanlığın kurtuluşu olmalı, olacak! Kahraman olacak! Siz ölümlülerin Herkül’ e ihtiyacı var.”

‘Kaç Herkül ‘e ihtiyacımız var, bir bilsen?’ diyorum içimden…

Birden kararıyor gökyüzü. Gece tüm ihtişamıyla kaplıyor üzerimizi… Hemen ilerde kuş tüyü minderlere uzanmış dünya güzeli bir kadın var, uyuyor melekler misali… 

Rüya yahu, bildiğin rüya işte. Lakin istemiyorum uyanmak, Hera’ nın Herkül’ ü emzirdiğini görmek istiyorum. 

Tanrı Zeus, Herkül’ ü yavaşça Hera’ nın yanına, göğüslerine yakın bırakıyor. Deli gibi ağlayan bebek birden susuyor, etrafa bakıyor boncuk boncuk… Kokluyor burnuna değen süt dolu göğüsleri… Birden büyük bir açlıkla, iştahla emmeye başlıyor. O kadar aç ve o kadar iştahlı ki sütler taşıyor ağzından. Hera uyanıyor şaşkınlıkla, memesini emen bebeğe bakıyor. Bir şey oluyor o an… Gökyüzünde samanyolu beliriyor… Merhamet, aşk, sevgi yağıyor gökteki yıldızlardan… Ana Tanrıça kendine doğru çekiyor memesini iştahla emen küçücük bedeni ve gülümsüyor güneş gibi… 

Tam Zeus bana dönüp konuşacakken olağanüstü bir şey yaşıyoruz. Kumsalda, her yerden bembeyaz zambaklar beliriyor… Beyaz çiçeklerden gözükmüyor sahilin kumu… Bunlar Herkül’ ün ağzından taşıp yere dökülen süt damlaları… 

“Zambak” diyorum sıçrayarak, “kum zambaklarının kokusu bu!” Sıçrama sırası sağımda oturan kadında şimdi…. 

“Ay korkuttunuz beni! Uyuyordunuz… Ne kadar çabuk uykuya dalıverdiniz öyle? Nereden bildiniz kum zambağını? Çoğu insan değil kokusunu, adını bile bilmez?”

“Kokuların hafızası olduğunu biliyor muydunuz?  

Çocukluğumu getirdiniz bana, size teşekkür ederim…”

Sevgimde kalın, dostça kalın…

 

* Yeni edindiğim bilgiyle kum zambaklarının koruma altına alındığını öğrendim. İlaç ve parfüm sanayisinde kullanılan bu bitkinin korunması şart da ya o habitatın yok edilmesine ne demeli? Parsel parsel özelleştirilmelerine?

Bir de ilginç bir şey; kum zambaklarının döllenip çiçek vermesini sağlayan pervane böcekleriymiş. Hani şu bizim yusufçuklar… 

Onları da koruma altına almalı…

 

 

*Fotoğraf için sayın Mehmet  Can Meral’e çok teşekkürler…

 

*Koku hafızası hakkındaki bilgi;

Tom Stafford/ BBC Future 2014

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

DİĞERKÂMLIK           FÜRUZAN UYSAL’IN YAZISI

DİĞERKÂMLIK Bu coğrafya insana yazdırır… Hem kendini yazdırır hem yazılana ilham olur… ...