İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
***
Biz annemle birlikte bahçedeydik ancak ablamı göremiyorduk. O toz bulutu içerisinde annem, ablama ne kadar seslense de ablamdan ses alamıyorduk, ne kadar bakındıysak da ablamı bulamadık. Annem durumu anlamıştı ve “kızım ölüyor cankurtaran yok mu” diye feryat etmeye başladı. Babamla ağabeyim yoklar, neredeler bilemiyorduk. Ablamın derdine düştük. Annem başka bir şey göremediğinden, sadece bizim ev yıkıldı zannediyor, feryatları dinmiyordu. Bahçe kapısı önüne sokağa çıktık, gazino tarafına bakıyorum, öyle bir toz kalkmış ki ne gazino ne de gökyüzü, hiçbir yer görünmüyordu. Sadece, kapımızın karşısındaki semerci dükkânı seçilebiliyordu. Annem feryat ettikçe bizler de ağlıyorduk.
Bizim böyle feryat figan ile ne kadar zaman geçti bilmem, birden babam çıkageldi. Bizler babamı görünce daha beter ağlamaya başladık. Biz bir yandan ağlarken, “kızım taş yığının altında kaldı ölüyor” diye annem de feryat ediyordu. Babam çarçabuk iki kişi daha bulup, o toz bulutunun altındaki yıkıntılar arasında ablamı aramaya başladılar. Bu arada ağabeyim de bulundu geldi. Babam, ağabeyim ve bir amca yığılan taşları alıp alıp boşluğa atmaya başladılar. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum ablamın elbisesinin eteğine ulaştılar. Eteğini takip ederek ablamı moloz yığınının altından çıkardılar. Ablam yığının altından toz içinde sağ salim çıkmıştı. Bu sefer de sevinç ağlamaları yükseldi bizlerden. Yıkıntılar arasından bir battaniye bulup ablamı sarıp ahır duvarının dibine oturttular. Sadece kaşı ile saçı arasından biraz kan akıyordu onu da annem halletti, zannediyorum tütün basarak kanı durdurmuştu.
Zelzele olduğu saatte babam kahvedeymiş. Kahve yıkılmamış ama, sanki İstanköy yerle bir olmuştu. Zelzelenin ardından babam evleri yıkılanlara yardıma koşuyormuş ki aklına biz gelmişiz ve eve doğru koşmaya başlamış ablamı kurtarmaya yetişmişti.
Ablamı ahır duvarının dibine oturttuktan sonra. Yıkıntılar altından çıkartılan bazı ev eşyalarımızı da tozdan topraktan temizleyip ahırın bir köşesini yığdılar. Evimizin yıkılmadık sadece temeli kalmıştı. Ancak ahırımız yıkılmamış hayvanlarımıza bir şey olmamıştı. Fatma ninemlerin şehirdeki evi de yıkılmış. Ninemler Mart’ta tarlalarına taşındıkları için canlarını kurtarmışlardı.
O gün herkes kendi canı ile uğraşıyormuş, çok bina yıkılmış, çok da ölü varmış. Nice mahalleler yerle bir olmuş. Gidip görme imkanım olmadığından zelzelenin verdiği hasarı ancak anlatılanlarla kafamda şekillendiriyordum. Kendimi beş yaşıma da girdim sayıyorsam da daha dört yaşındaydım. Ancak kendi mahallemizden başka adanın hiçbir yerini bilmiyordum. Yunanlıların mahallesi de perişan olmuş çok ölen varmış. Yunanlıların mahallesinin ayrı olduğunu duyduğumda çok garipsemiştim. Bizimkisi Türk mahallesi imiş. Bizim mahallede oturan çok sevdiğimiz komşumuz Filya teyzeler Rum’du ve Türk mahallesinde oturuyor olmalarını hiç garipsemezdik. Filya Teyzelerin evi alçaktı, ancak onların evi de yıkılmıştı, bereket versin ölü ya da yaralı yoktu.

FOTO………. İKZ….004

FOTO………. İKZ….005

FOTO………. İKZ….006

FOTO………. İKZ….007

FOTO………. İKZ….008

FOTO………. İKZ….009

FOTO………. İKZ….010
O geceyi nerede, kimin evinde geçirdik bilmiyorum. Ertesi gün dedem ve iki dayım, iki eşekle çıkageldiler. Bizimkiyle birlikte üç eşeğe yüklendik. Kardeşimle ikimizi, bir eşeğin iki yanına sarılan küfelerin içine, ablamı da semerine oturttular. Annemi öbür eşeğe, diğerine de taşların arasından çıkardıkları battaniyeleri yüklediler. İneklerimizi, buzağılarımızı toplayıp bizi, dedemlerin göçtükleri Akdam’daki tarlasına yani “saz damı” dediğimiz evine götürdüler. Ninem kime, neye ağlayacağını şaşırmış durumdaydı. Ablamı baraka olan yere oturttular, battaniyeye sarıp yatırdılar.
Ertesi gün babam, dayımlar, dedem hepsi şehre indiler. Dedemlerin yıkılan evi bizimki kadar hasarlı değilmiş, biraz tamiratla içinde oturulabilirmiş. Dayımlar şehirden haberlerle geldiler. Yaralıları, Rodos’tan gelen uçaklarla, Rodos adasındaki hastaneye taşıyorlarmış çünkü bizim adadaki hastanede hem yer kalmamış hem de doktor yetersizmiş. Ben bu sözleri duyunca, ablam da yaralandı onu da alıp götürecekler diye başladım ağlamaya. Annem, “korkma kızım ablanı biz yollamayız” derken bir uçak sesi duyuldu ve ben “İşte ablamı almaya geldiler” diye avazım çıktığı kadar bağırıp ağlamaya başladım. Annemler beni yatıştırmaya uğraşıyorlarsa da susmuyordum. Ta ki uçak uzaklaşıp gözden kaybolunca sakinleşebilmiştim. Ablam hastaneye gitmeden iyileşti ancak alnında yara izi kalmıştı.
Babamlar birkaç gün sonra yine şehre indiklerinde hem iaşe hem de çadır almış getirmişti. KIZILAY’ın adını ilk kez o zaman duymuştum. Depremde evi yıkılanlara hem yiyecek hem çadır veriyormuş, babam da almıştı.
Babam, ağabeyim, dayımlar evimizin yıkıntıları altında kalan birkaç eşyamızı daha kurtarıp eşeklere yükleyerek ninemin barakasına getirdiler. Eşyalar barakanın kenarına yığınca bize yatacak yer kalmamıştı. Bereket havalar güzel gidiyordu da idare ediyorduk. Bu arada babam Kızılay’ın verdiği çadırı izin alıp ninemlerin tarlasına komşu olan arkadaşının tarlasına kurunca bizim bir çadırımız oldu. Hem de denize yakın. Böylece yatma yerimiz genişlemiş oldu. Çadırın ortasında koca bir direk vardı. Çadır, kenarlarından iplerle yere çakılan kazıklara bağlanıp geriliyordu. Sonraki yıllarda da o çadırı her yaz kendi tarlamıza göçtüğümüz zamanlar kurardık. Gündüzleri sıcak olurdu, içine giremezdik ancak gece onun içinde, hele yağmur yağdığı zaman, yağmurun sesini dinleyerek uyumak çok güzeldi. Bu çadır biz çocuklar için özel bir oda gibi olurdu.
Babamlar her gün şehre gidip geliyorlar ve ailece oturup konuşurlarken ben de kulak misafiri oluyorum. Adada bizler gibi herkes perişan durumdaymış. Tarlalara sığınan bizim gibi çok aile varmış. Babam şehre gidip geldikçe, insanların nerelere sığındıklarını ve perişanlıklarını anlatıyordu.
Şehirde çok az sağlam ev kalmış, ölenin yaralıların sayısı henüz belli değilmiş, ölüleri gömmeye vakit bulamıyorlarmış. Herkes gibi biz de evsiz kalmıştık ancak tek tesellimiz ailece can kaybımızın olmamasıydı. Tüm aile buna şükrediyorduk. Adada İtalyan hükümeti vardı. İtalyan hükümeti bizlere birer ev yapar ümidiyle aylarca bekledik.
Biz hayırlı bir haber beklerken, bizim ev de dâhil neredeyse tüm mahallemizi, SİT alanı ilan etmişlerdi. Çok büyük üzüntü olmuştu. Evleri ve toprakları SİT alanın içinde olan ve evleri yıkılan insanlar, avukatlar tutarak İtalyan Hükümetini mahkemeye verdiler. Ama hiçbir şey elde edememişlerdi. Çok sonra bizim evin de içinde bulunduğu, SİT alanında yapılan kazılarda antik evler açığa çıkmıştı.
Sonraları SİT alanı içine girmeyip, zelzelede yıkılan ev sahiplerine, belediye yeniden planlı evler yapıp tapusu ile dağıttı biz ve bizim gibileri de hava almıştık. İtalyan hükümetinden bir fayda gelmeyince birçok aile gibi biz de evsiz kaldık. Artık yaşantımız kiralarda geçecek diye annem hiç durmadan ağlıyordu. Depremden yediğimiz tokat yetmiyormuş gibi ikinci bir tokat da SİT ilanı ile yemiştik.
O zelzeleden sonraki yaz günlerimizi, yarı ninemde yarı çadırda geçirdik. Yaz bitip Eylül’e girdiğimizde artık yağmurlarla soğukların da başlaması yakınlaşmıştı. Şehirde evlerin çoğu hasar görmüş, kiralık ev bulmak zordu. Ancak babam bir ev bulmuştu, Hamdi Payzan isimli bir semerci ustasının bağ evi (kule ev). Bizler adada bağ evlerine “Gule” derdik. Oraya taşındık. Ev sağlamdı, yıkılan evimizle aynı modeldi. Evin bulunduğu yer şehre biraz uzak kalıyordu ancak kış gelmeden başımızı sokacak bir ev bulduğumuza şükrediyorduk. Bizim taşınmamızla, ninem de rahatlamış oldu, kolay değildi saz damında yığılmış onca eşya ve altı kişi bizimle çok kalabalık olmuştuk.
Zelzeleli günlerin sıkıntıları yavaş yavaş geride kalmaya başlamış normal hayata dönmüştük, benim de mektep çağım gelmişti. O tarihlerde okul kelimesine aşina olmadığımızdan mektep kelimesini kullanıyorduk. Yıl 1934’te ben 5 yaşında gibi hesaplanıyorum ancak ocak doğumlu olduğumdan mektepler açılana kadar neredeyse bir yaş daha alıyor olmam nedeniyle altı yaşında sayılıyordum. Ve beni okula alma ihtimalleri vardı. O gün annem beni yıkadı, yatırdı, “yarın baban seni mektebe götürüp alırlarsa yazdıracak” dedi.
O alırlarsa lafı beni çok korkutmuş, acaba beni okula alacaklar mı diye düşünmekten, o gece gözüme uyku girmemişti. Sabahleyin babamla birlikte eşeğe bindik. Belime sıkı sıkı yapış dedi. Babam semerinde ben arkasında mektebe gittik. Babam eşeği bağlayacak bir yer bulduktan sonra beni elimden tutup mektebin büyük giriş kapısından bahçeden içeri girdik. On basamak merdivenden çıktıktan sonra bir kapıdan daha geçip çok geniş bir salona girdik. Salonun her tarafı mektep sıraları ile dolu idi. Sonra öğrendim ki burası daha önce cami imiş. İçeride sadece bir hoca, bir de sonradan hademe olduğunu öğrendiğim, yaşlı bir dede duruyordu. Hoca bizi gördü, yanına çağırdı, benim doğum tarihimi sordu, benim yerime babam cevap verdi ve beni mektebe kaydettiler.
Babam pencereden atarım dediği ilk evladını mektebe kaydettirmişti, benim de tüm kaygılarım sona ermişti. Eve döndüğümüz zaman, annem, ablam, ağabeyim hepsi beni öptüler, haydi bakalım çok çok oku, sen de hoca ol dediler. Ben okula gittiğim müddetçe hep hoca olma hayalini kurmuştum.
Mektebin açılış günü geldiğinde hazırdım. Annem bana güzel bir kumaştan çanta dikmişti. Mektep için neler alınacakmış diye saydıklarımızın tamamını, bir alfabe, bir defter, kalem, silgi, dört tarafı tahta çerçeveli çantama sığacak vaziyette bir kara tahta, kara tahtayı silmek için beraberinde bir sünger ve bir kalem büyüklüğünde tebeşir almıştık.
Birkaç gün sonra babam kızının mektebe başlaması şerefine bir kuzu kesip mektepte vazifeli olan herkese ve de komşulara et dağıtmıştı. Böylece ben mektepli Zühre Helebi oldum.
Mektebe gideceğim sabahlarda annem, “Zühre kalk gidiyorsun” diye seslendiğinde, hemen yataktan fırlar hızlıca hazırlanırdım. Okumayı çok seviyordum ve oldum olası da çok sevdim. Atatürk’ün Latince yazılmış Türk alfabesini o yıl çok çalışarak okumayı da yazmayı da öğrenmiştim.
Ertesi yıl yani 1935’te de sabırsızlıkla açılmasını beklediğim mektebimizde yine Remziye ve Memnune hocalar eşliğinde derslere devam ettik. Ben daha da başarılı olmaya başlamıştım. Alfabedeki şiirleri çok güzel okuyorum ve sesim de güzelmiş diye, hocam bütün şiirleri bana okuturdu. Evde ailece şiir okuma çalışması yapardık.
Artık arkadaşlar edinmeye başlamıştım. Zengin, fakir aile çocukları bir aradaydık. Oğlan kız ayrımı yoktu, hepimiz aynı mektepteydik. Teneffüse iki defa çıkıyorduk. Her gün evimizden getirdiğimiz öğle yemeklerimizi, kimimiz yerde, kimimiz sıranın üzerinde yedikten sonra hademe ortalığı temizlerdi.
Bir gün Remziye Hocam beni tahtaya kaldırdı bir şeyler söyledi ve yazmamı istedi. Söylediklerinin hepsini yazdım. Sonra da “yazdıklarını oku bakayım” dedi. Ne oldu bilmiyorum sanki dilim tutuldu, bir türlü kendi yazdığım cümleleri okuyamıyordum. Remziye Hoca “Zühre nasıl okuyamazsın, onları sen yazdın” dediyse, yazdığım yazıyı bir türlü okuyamadım. Enseme bir tokat attı, “aklın başına gelir” dedi. Arkadaşlarımın önünde çok utanmıştım. O tokat benim çok ağrıma gitmişti. O gün çok ağladım. Akşam anneme babama hem anlatıyor hem de ağlıyordum. Herkes beni “Hocanın vurduğun yerde gül biter” diye teselli etmeye uğraşmıştı.
Böyle günler geçe dursun ev sahibimiz Hamdi amca kendilerinin geleceğini söyleyerek evden çıkmamızı istemiş. Babam başka bir ev buldu ve taşındık. Bahçe içinde bir evdi. Galiba bir Rum amcanın eviymiş. Mektebime biraz daha uzakta olmuştuk ancak önemi yoktu. Babam sabah eşeğin arkasına beni bindirip mektebin önünde indiriyor, ders bitiminde eve kendim geliyordum. Kışın yağan yağmurlarla taşlı topraklı yollarımız çamur olurdu. Ben o yollarda pabuçlarım çamur olmasın diye taşların üzerinden seke seke, atlaya atlaya yürürdüm.
Ben, Yadigâr, Cavidan, İkbal, Aziz, Rüstem bir de Arap Mensure ile bir arkadaş grubu da oluşturmuştuk. Teneffüsümüz uzun değildi, ama oyun oynamak için bize yetiyordu. Mektepte kaç çocuk okuyor bilmiyordum. Arkadaşlarım beni çok severlerdi. İçimizde yalnız İkbal biraz karamsardı. Hiç yoktan küslük çıkarır, gider bahçenin bir köşesine oturur, yüzünü asardı. Gidip onun gönlünü alır ikna eder, yine hep beraber oynardık. Arap Mensure ölüyü güldüren bir çocuktu. Kapkara bir yüz içinde kırmızı bir dil. Bazen de bizleri güldürmek için durup dururken dilini çıkarırdı, hepimiz gülmekten kırılırdık.
Bir gün dersler bittikten ve bizler evlere dağılmadan evvel, Memnune Hocamız ayağa kalktı, bizleri susturup “çocuklar annelerinize söyleyin, yarın sepetlerinize yağlı yemek koymasınlar, peynir, zeytin, yumurta, varsa meyve koysunlar. Yarın sabah mektebe şu saatte geleceksiniz ve hepimiz topluca buradan ALAMAYA’ya gezmeye gideceğiz” dedi. Sevincimizden çıkan gürültüyü hocalarımız zor bastırmıştı.
Eve gidinceye kadar hayalimde geziyi canlandırmıştım. Anneme babama söylediğimde tamam ancak hava güzel olur, yağmur yağmazsa dediler. Eyvah ya yağmur yağarsa korkusu sarmıştı. Aklıma geldikçe yağmur yağdırmasın diye Allaha dua edip durmuştum.
O sabah Babam çalışmaya Pili Köyü’ne ve çok erken gideceğinden beni okula götüremeyecekti. Okula yürüyerek gideceğimden evden erken çıkmam ve annemin beni erken hazırlaması gerekiyordu. Babam çok erken saatte gitmiş, annem de nasıl olsa daha vakit var diye biraz daha yatınca uyumuş kalmıştı. Biz uyandığımızda güneş epeyce yükselmişti. Saat kaç olmuştu bilmiyorum, O zamanlarda bizde saat ne gezer ya zenginlerde ya da memurlarda olurdu. Biz ancak zamanı güneşe bakarak tahmin ederdik. Annem beni çarçabuk giydirdi, sepetim akşamdan hazırmış zaten. Sepeti kaptığım gibi yola koyulduk. Annem, yolun bir kısmında eşlik edip beni okula gönderdi. Ben o taşlı yolları nasıl yürüyüp aştığımı bilmiyorum. Mektebe geldiğimde, mektebin önünde benden başka hiç kimse yoktu. Mektebin kapısını açmak için zorladım, açamadım. Belki içeridedirler diye kapı önünde epeyce bekledim. Hiç çocuk sesi duymayınca da gittiklerine kanaat getirip eve geri döndüm. Eve kadar dayansam da eve gidince bağıra bağıra ağlamaya başladım. Annem çok üzüldü, yanaklarımı öptü, “ağlama yavrum, seni babanla ikimiz Alamaya’ya götürürüz söz”, dedi. Sonra ablam araya girdi, gelin sizi Dilber teyzelere götüreyim, onların salıncakları var, sallanırsınız dedi ve kardeşimle ikimizi alıp götürdü. O gün ablam bizi akşama kadar Dilber teyzelerde onların çocukları Mediha ve Hatice’yle birlikte, salıncağa bindirdi, salladı. Bizi saatlerce eğlendirip bana Alamaya gezisini unutturmaya çalışmıştı. O günden sonra Alamaya’ya kaç defa gitsem de o günkü arkadaşlarımla gidecek olma zevkinin ve heyecanının yerini tutmadılar.
“Alamaya” diye anılan Şehir merkezine 4 km uzaklıkta bulunan dağın yamacında bir mekân. İstanköy Adasında M.Ö. 460 yılında doğmuş olan Hipokrat, babası gibi hekim olmuş ve adada Antik Yunan ve Roma’da tıp ve sağlık tanrısı Asklepios’a adanmış bir sağlık merkezi kurmuş hem tedavi hem de tıp eğitimi verdiği bir okul haline getirmişti. Hipokrat’ın ölümünden sonra da uzun yıllar sürdürülen bu sağlık merkezi günümüzde artık bir ören yeridir. Hipokrat’ın çalışma yerleri, ilaç yaptığı yerler korunmuş duruyor. O mekânı bekleyen, sorumlu bir de Türk aile vardı. Tarih kokan bir yerdir. Adaya her kim gitse orayı ziyaret etmeden dönmez.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM SONU……



