FLAŞ HABERHABERLERİSTANKÖYLÜ KIZ

İSTANKÖYLÜ  KIZ  ZÜHRE , DERLEYEN ALİ DİZDAR

İSTANKÖYLÜ  KIZ  ZÜHRE

 

 

 

Zühre HELEBİ  AVCI  &  Gökçe METİN  &  Ali DİZDAR

BİRİNCİ   BÖLÜM

 

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR

 

smart

 

ÖN SÖZ

 

Merhaba, Zühre HELEBİ AVCI “İSTANKÖYLÜ KIZ” adını verdiği bir kitap yazmış, daha doğrusu hayat hikâyesini kaleme almış. Herhangi bir yayın evine verilmemiş kendi imkânlarıyla 172 sayfa A-4 kağıdına fotokopi yoluyla belli bir sayıda çoğaltılıp eşe dosta dağıtılmış bir kitap. 18 yaşına kadar yaşadığı hayatını 40 lı yaşlarından sonra kaleme almaya başlamış. 82 yaşında büyük kızı Melek’ten olma torunu Gökçe METİN ile birlikte oturup kitaba dönüştürmüşler.

 

Gökçe METİN anneannesinin kaleme aldıklarını mükemmel bir aktarım ile kitap haline getirmiş. Ancak anneannenin ağzından çıkan tek bir lakırdıyı göz ardı etmeyerek zor bir görevle bu inanılmaz yaşam öyküsünü mükemmel şekilde kaleme alıp bizlere aktardığı için teşekkürler Gökçe METİN.

 

Ben bir dost sayesinde bir rastlantı sonucu kitabı okuma fırsatını bulmuştum. Çok etkilendim. İnanılmaz bir yaşam öyküsü. İçinde bizlerle de çakışan hikayeleri ile bu kitabı çok zaman aklımdan çıkaramadım. Bu öykünün sınırlı kişilerce okunmasına gönlüm razı değildi. 2021 yılında pandeminin bizi eve tıktığı günlerde bulduğum boşlukta bu öyküyü sizlere nasıl aktarabileceğimi düşünürken köşe yazarlığı yaptığım gazetemde bölümler halinde yayınlamak fikri oluştu ve yayınlamak için Zühre Helebi AVCI’dan izin almaya kalkıştığımda çok geç kalmıştım. 1 yıl önce kaybetmiştik. Kızlarından olurlarını alıp yayınladım.

 

Zühre anne öyküsünü yazarken haklı olarak serzeniş ve öğütlerle bezemişti ki ben bu hayat öyküsünü sizlere bölüm bölüm aktarırken, öykünün heyecanını kesintisiz olarak yansıtmak ve yaşatmak amacıyla Zühre annenin yazdığı serzenişlerinden öğüt ve tavsiyelerinden arındırarak yazmıştım.

 

Çok beğenildi, çokça “neden kitabını basmıyorsunuz” sitemleri ile de karşılaşmıştım. Benim harcım değil diyerek o günlerde cesaret edememiştim. Aradan zaman geçse de bu öykünün unutulmasına gönlüm razı değildi ve yine gönlüme düştü.

 

Bu sefer bir tık daha ileri giderek hikâyeyi yeniden derlemeyi kararlaştırdım. Bu forma bir isimlendirme yapamıyorum. Derleme, düzenleme, yenileme, yeniden yazma ne derseniz deyin hikâye Zühre annenin hikayesi ve O anlatıyor. Zühre anne bir yazar değildi ancak kendine has bir anlatımı vardı, torunu Gökçe ile birlikte oluşturdukları anlatıma ve tarzlarına çok fazla da müdahale etmeden tekrarlardan arındırarak ve küçük ilavelerle de zenginleştirerek kitabın ismini İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE olarak değiştirdim…

 

Zühre HELEBİ AVCI “Sizler için bir fakir kızın yalansız dolansız hayatını yazdım” dediği bu kitabı geniş kitlelere değil de sanki çocuklarına miras bırakır gibi yazmıştı. Bu bir hayat öyküsü ancak adeta bir belgesel niteliği de taşıyor. Belki duymuşluğunuz vardır adalardaki Türklerin yaşam öykülerini, Anadolu’ya geçişleri ve kaçışları ile ilgili hikâyelerini. İşte sunduğumuz bu öykü neredeyse tüm hikayeleri içinde barındırıyor gibi.

 

Zühre anneden elini öpüp iznini almaya yetişemediğim için çok üzgünüm. Huzur içinde uyusun. Anısına saygılarımı sunarım.

 

Saygılarımla Ali Dizdar

 

 

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

 

Yer Yunanistan’ın KOS Adası. Henüz Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde iken adanın ismi İSTANKÖY’dür. Zaman, tahminen 1893 yılı, İstanköy Adasında yaşayan, mesleği berberlik olan ve aynı zamanda bazı hastalıkları iyileştiren bitkilerden ilaçlar yapan Hacı Bekir, evi, tarlası, malı çok olan zengin bir adamdır. HAC görevini yaptığı için de Hacı lakabını almıştır. Hacı lakabı Hacca gitmiş olan herkese verilirdi. O yılların zorluklarında aylarca süren Hac görevi sonrası bu lakabı taşımak gurur kaynağı olduktan başka, ona göre davranmak da gerekirdi. Bir kişiye Hacı derken verilen paye söyleniş vurgusuyla belirlenirdi.

 

Hacı Bekir 50’yi geçkin yaşlarında eşi vefat edince dul kalır. Çocuklarını büyütüp evlendirip evden göndermiş olduğundan da evinde bir başına yaşamaya çok uzun süre dayanamaz ve yeniden evlenmeye karar verir. Adada kendine göre bir eş ararken arama alanını genişletip nasibini karşı kıyıda da aramaya karar vermiş Bodrum’daki dostlarına da haber salmıştı.

 

Bodrum’un Bitez Köyünde ikamet eden ve 4 kız evlatları olan bir ailede, baba denizcidir. O zamanın şartlarında teknolojiden yoksun yelkenli teknelerle denizlerde çalışmak oldukça riskliydi. Bu ailenin babası da çoğu denizcinin akıbetine uğramıştı. Fırtınalı bir havada yelkenli kayığının batması sonucu kaybolmuş ve ölüsü bulunamamıştı. Evin babası ölünce 4 kızıyla baş başa kalan anne evin geçimi için tarlada, çapada, orakta, çalışıp, didinip koşuştururken, bu fakir aileye de bir faydaları dokunsun istemişler ki ailenin en büyük kızı Fatma’yı, Hacı Bekir’e uygun görmüşlerdi. İstanköy’e haber salmışlar, Hacı Bekir gelip kızı annesinden Allahın emri Peygamberin kavli ile istemiş. Zamanın şartları ve karar verici aile reisleri olunca, kıza laf düşmez olduğundan Hacı Bekir’le Fatma’yı nişanlamışlar. Fatma 17 yaşında Hacı Bekir 50’yi geçkin, Hacı Bekir Fatma’nın ailesini epeyce mükâfatlandırmış elbette.

 

Bitezli Fatma güzel bir düğünle Bitez Yalısı’ndan kayıklarla davul zurna eşliğinde İstanköy Adasına gelin gitmiş.

 

Bitezli Fatma ilk doğurduğu kızını bebek yaşta kaybettikten sonra ismini Raife koydukları bir kızı, ardından Mehmet ve Ali isimli iki oğulları olmuş.

 

Bitezli Fatma fakirlikten kurtulup zenginleşince, kız kardeşlerini de adadaki gençlerle evlendirip Bodrum’daki sefil hayattan kurtarmaya karar vermiş. Konuyu Hacı Bekir’e kabul ettirdikten sonra kız kardeşleri Ümmühan, Ayşe ve Esma’yı Hacı Bekir marifetiyle sırayla adadaki gençlerle evlendirip adaya gelin getirtmiş.

 

Hacı Bekir yaşlandıkça gözleri de bozulunca berber dükkânını kapatmak zorunda kalmış ve hazırdaki parayı yemeye başlamışlar. Bir süre sonra da Hacı Bekir’in vadesi dolup vefat etmiş. Bitezli Fatma 3 çocukla dul kalınca, hazırdaki paralar ile geçinmeye çalışmış. O da bitince Hacı Bekir’den kalan malları satmaya başlamış. Mal dediğimiz tarla bahçe. Sata sata sonuna erince mecburen bir iş edinmek istemiş ve yorgan dikmeyi öğrenmiş ancak sıkıntılı günler de başlamış.

 

Bu arada eşinden ayrılan Hasan SOMON isimli bir adam dul Bitezli Fatma’yı beğenmiş olmalı ki ona evlenme teklif etmiş. Bitezli dul Fatma’nın Hasan SOMON’u beğenme olasılığı yüksek olmasının yanı sıra çok fazla tercih lüksü ve seçeneği olmadığından teklifi kabul etmiş, evlenmişler. Bitezli Fatma’nın Hasan SOMON’dan da iki oğlu olmuş Mahmut ve Ömer.

 

Hasan ve Fatma SOMON çiftinin Raife, Mehmet, Ali, Mahmut ve Ömer isimli beş çocukları arasında RAİFE tek kız olduğundan evin kıymetlisi olmuş. Raife öz babası Hacı Bekir’in de kıymetlisi imiş. Hacı Bekir kızını, okul çağına geldiğinde Kuran’ı öğrensin diye Kuran kursuna göndermiş. Bir gün bir sebeple hoca kafasına sopayla vurmuş. Raife ağlayarak kursu terk edip gidip durumu babasına anlatmış. Hacı Bekir kızını da yanına alıp hocaya gitmiş ve “Sen benim çocuğumu nasıl döversin bir suçu varsa beni çağır bana söyle, ben kızımı sana dövesin diye değil okuma öğrensin diye gönderdim” diye hocayı haşladıktan sonra bir daha da kızını kursa göndermemiş.

 

Raife okumayı çok sevdiği için şikâyet ettiğine pişman olmuş. Sonradan kendi gayretiyle Kuran’ı düzgün okumayı öğrenmiş. Okumaya meraklı Raife Eski Türkçe yazılı romanlar ve masal kitaplarını da okur ve okuduklarını masal olarak anlatırmış. Raife hayatı boyunca hangi eve gece oturmasına gitse gerek ev sahibi gerek çocuklar Raife’den masal anlatmasını isterlermiş. Raife de kimseyi kırmaz anlatır ve bazı masalları türkü söyleyerek süslermiş.

 

Raife beyaz tenli güzel bir genç kız olmuş ve henüz 16 yaşında iken Osman isimli bir oğlan evlenmek için kendisine talip olmuş. Aileler uygun bulup Raife ile Osman’ı nikâhlamışlar. O zaman adet öyleymiş. Söz kesildikten hemen sonra nikah kıyılır ki ele güne laf söyletmeden erkek kız evine rahat girip çıkabilsin diye. Düğüne kadar nikahlı kalınırmış. Evlilik ancak düğün yapıldıktan sonra gerçekleşirmiş. Ancak Raife’nin bu Osman’la yıldızı hiç barışmamış. Raife Osman’ı hiç sevememiş ve annesine istemiyorum diye diretmeye başlamış. Ailelerin verdiği kararlarda dönüş pek hoş karşılanmadığından Raife’nin bu isteği kabul görmeyince Raife hastalanıp yatağa düşmüş.

 

Günden güne kötüye giden kızını kaybedeceğini anlayan Bitezli Fatma oğlanın ailesine durumu münasip bir dille anlatmış. Ailesi de razı olup Osman’ı ikna etmişler ve Raife ile Osman boşanmışlar. Rahatlayan Raife günler sonra düzelip sağlığına, güzelliğine ve neşesine yeniden kavuşmuş.

 

Çok geçmeden Ahmet TAHTA isimli bir genç Raife’ye talip olmuş. Öncekinden ağzı yanık aile Raife’nin rızasına başvurmuş. Raife de Ahmet’i beğenip razı olunca Ahmet’le Raife nikâhlanmışlar. Ahmet askerlik çağı gelen bir gençmiş. O zamanlar İstanköy Adası Osmanlı hâkimiyetinde olduğundan ve yürürlükte olan bir kural göre her kim öksüz bir kızla evlenirse askerlikten muaf tutulurmuş. Raife’nin öz babası Hacı Bekir’in ölmüş olması nedeniyle Raife öksüz sayılıp Ahmet de askerlik yapmaktan muaf tutulmuş. Düğün günü kararlaştırılmış. Ahmet ile Raife’nin 20 Mayıs 1912 günü düğünü yapılırken İtalyanlar da hiç direnme görmeden adayı işgal etmişlerdi.

 

Çok cephede savaşan Osmanlı İmparatorluğu’nun adalarda önlem almasına fırsat vermeden İtalya işgale başlar. Direnme gücü olmayan 12 adaların işgali 28 Nisan 1912’de başlar, 20 Mayıs 1912 günü İstanköy (KOS) adasını işgali ile sona erer. İşte bu tarihi denk geliş nedeniyle Raife doğduğu gününü hatırlamasa da evlendiği günü hiç unutamaz.

 

Ahmet TAHTA’nın bir evi ve bu evin büyük bir bahçesi vardı. Bu bahçede düğün yapıp evlendiler. Adada gelenek idi evlenecek olan erkeklerin yüzde doksanının evi olurdu. Anne babalar oğullarını ev sahibi yapmadan evlendirmek istemezlerdi. Bu nedenle kirada oturmak pek makbul değildi ve çok azdı. Kız da getirdiği çeyizle evi döşerdi.

 

Raife ile Ahmet’in uzun bir süre çocukları olmamış ve 1915 yılında ilk çocuğu kızı Aliye doğmuş 3 yıl aradan sonra bir de oğlan çocukları Bekir doğmuş. Adada gündelik işlerde çalışan Ahmet İtalyan işgali altındaki adada isteği ölçüde iş bulamaz olmuş. Günden güne kötüleyen mali durumları nedeniyle bir gün karısına “Raife gel biz Anadol’a gidelim nasibimizi orada arayalım” demiş. Raife de razı olunca hayvanlarını satıp biraz para ile toparlanmışlar, yanlarında götüremeyecekleri eşyalarla evi kilitleyip Anadolu’ya onların deyimiyle Anadol’a geçmişler yani Bodrum’a gelmişler.

 

Ahmet’in çok önce Bodrum’a göçmüş bir ağabeyi varmış Bodrum’da berberlik yapıyormuş. Güvenip yanına gitmişler. Ancak Ahmet’e yakınlık göstermeyip yardımcı olmadığı gibi evine bile davet etmemiş. Ahmet ağabeyinden yardım göremeyince iş aramaya başlamış ve Bodrum’un Güllük Köyü’nde madende iş bulunca da Güllük’e geçmişler. Orada bir ev bulup yerleşmişler.

 

Halen faal olan GÜLLÜK limanı o zaman da maden yükleme limanı olarak kullanılmaktaymış. Milas ve civarında çıkartılan zımpara taşı, mermer ve bakır ham maddeleri Güllük Limanından gemilere yüklenerek ihraç ediliyormuş. Madencilik sektörü, özellikle son dönem Osmanlı ekonomisinde önemli bir paya sahip olmakla birlikte, madencilik tekniğinin Avrupa düzeyinde gelişmemiş olması, nedeniyle yabancı sermaye ve teknolojisinden yararlanılmak amacıyla işletme imtiyazları uzun dönemli olmak üzere yabancılara verilmiş olduğundan maden çıkarma ve nakliyesi yabancıların elindeymiş.

 

Güllük’e yakın çevrelerdeki dağlardan kazılarak çıkarılan madenler atlara eşeklere yüklenip Güllük Limanına getirilip yığılıyor, daha sonra MAVNA denilen yük taşıyıcı tekneleri ile Güllük Limanına gelen ve yanaşma iskelesi olmadığından açıkta demirli gemilere aktarılıyormuş.

 

Ahmet de bu işte çalışmakta ve işinden memnun. Ahmet Tahta çok çalışkan bir genç olduğundan bu işle yetinmeyip akşamları paydostan sonra da evlere teneke ile su taşıyarak da ek iş yapmakta imiş. O zamanlarda evlerde su hattı olmadığından köyün belirli yerlerindeki kaynaklardan taşıma su ile her iş görülüyordu. Evi suya uzak olanların ve taşıma gücü olmayanların da bu su taşıyıcılarına ihtiyacı vardı. Yani Ahmet’in işleri iyi gidiyormuş.

 

Raife ile Ahmet’in yaşamları artık düzene girmiş “Bir ev parası yapıp ev alalım kira ödemeyelim” diyerek para biriktirip altın almaya bile başlamışlar. Epeyce bir altın da biriktirmişler. Ahmet “Raife bunu boynuna takman için aldım, eğer ev almaya paramız yetmezse bozarız” diyerek karısına bir beşi birlik zincir bile alıp takmış.

 

Ahmet’in işleri tıkırında rahat bir hayata ermiş yaşarlarken bir iş günü madenleri mavnaya yükleme esnasında Ahmet’in ayağı kaymış ve mavnadaki kayaların üzerine düşmüş. Arkadaşları yardım edip Ahmet’i evine kadar taşıyıp götürmüşler. Ancak Ahmet’in durumu kötüymüş. Ahmet’in kötü olduğunu görüp “sen bugün gelme dinlen” diyerek eve bırakıp gitmişler.

 

Sömürü düzeni kurmuş imtiyaz sahibi yabancı şirketlerin vurdum duymazlığı nedeniyle o kadar ağır işçinin çalıştığı bir yerde bir doktorları bile yokmuş. Doktor olmaması yanı sıra günün koşullarında Bodrum’a gidecek bir at arabası bile bulmak mucizeymiş.

 

Raife, kocasını babasından gördüğü bilinen bitkisel ilaçlarla tedavi etmeye çalışsa da Ahmet yataktan kalkamamış ve bu yatışın üçüncü gününde ağırlaşıp hayata veda etmiş.

 

Raife, iki çocuğu ve üç aylık hamile haliyle gurbet ilde bir başına kalınca çaresiz Adaya annesine mektupla haber göndermiş. Hasan ve Fatma SOMON koşup gelmişler. Kızları Raife’yi ve torunlarını derleyip toparlayıp Adaya geri götürmüşler. Geride kilitleyip bıraktıkları eve yeniden yerleşmişler.

 

Bu sıkıntıları yaşayan Raife çok geçmeden düşük yapıp komaya girmiş. Bitezli Fatma kızını kendi evine alıp adanın en iyi Yunanlı Doktoru Vasili’yi getirtmiş. Doktor ne kadar uğraşsa da Raife tedavilerine bir türlü cevap vermiyormuş. Bebek çok önce öldüğü ve karnında zehirlemeye yol açtığı için mi, yoksa bu acılara dayanamadığı için mi düzelemediğini bir türlü anlayamamışlar.

 

Kızım ölüyor diye gözünün yaşı dinmeyen Bitezli Fatma sürekli doktora “ne olur kızımı kurtar” diye yalvarır ağlarmış. Tüm uğraşıları sonunda son kontrollerini yapan doktor yeni ilaçları yazıp verdikten sonra “Fatma Hanım işimiz Allaha kaldı” diyerek gitmiş.

 

Bitezli Fatma kızının etrafında fır dönüyor doktorun verdiği ilaçları saati saatine içirip Allaha yalvarıp beklemeye başlamış. İlaçlarını içirmesinden birkaç saat sonra Raife gözlerini açıp “Anne ben acıktım” deyince.  Ne olduğuna anlayamayan Bitezli Fatma “Açım dediğine göre, ölüm iyisi oldu, kızım ölüyor” diye daha beter ağlamaya başlamış. Gidip bir pirinç çorbası pişirmiş ve soğutup kızına içirmiş. Karnı doyan Raife biraz daha iyi olup kendine gelmeye başlamış ancak Bitezli Fatma hala tereddütte. Acaba kızım ansızın mı ölecek diye, korka korka, ağlamaklı ama belli etmeden gözünün içine bakıyormuş.

 

O gün Hasan SOMON tarladan çift sürmekten gelmiş her gün yaptığı gibi hemen kızının yanına çıkmış nasıl diye. Raife yatağında oturmuş “Hoş geldin Baba” deyince Hasan afallamış, koşup karısına “Fatma gördün mü Raife yatağında oturmuş bana Hoş geldin dedi” demiş. Fatma “farkındayım Hasan ben hala korkuyorum kızım ölüm iyisi mi oldu acaba”. Hasan “Yahu kadın sen delirdin mi kaç gündür dil ağız vermeyen bir hasta böyle yatağın üstünde oturabilir mi? Hadi gel yanına oturalım bizden kuvvet alsın” diye karısını teselli etmiş. Gidip Raife’nin yanına oturmuşlar.

 

Gün geçtikçe Raife iyileşmeye başlamış. Birkaç gün sonra da doktor uğramış bu kıza ne oldu, yaşıyor mu diye. Hastayı ayakta sapasağlam görünce parmağı ağzında kalmış. “Fatma gözün aydın emin ol ki kızın iyileşmiş. Ben ölür diye bırakıp gitmiştim. Demek doğanı da öleni de Allah biliyor” diyerek Raife’nin yanağını okşayıp yeni ilaçlar ve yapılması gerekenleri anlatarak sevinçle evden ayrılmış.

 

Raife bu hastalığından kurtulmuş kurtulmasına da yalnız işitme konusunda bir arızası kalmış. Bir kulağı biraz ağır işitiyor, bazen biraz yüksek sesle konuşmak gerekiyormuş.

 

SOMON ailesi kızları Raife’yi uzun süre evden bırakmamışlar. İyice iyileşen Raife’nin gerçek hayata dönme günü gelmiş ve iki çocuğu Aliye ve Bekir ile evine geri dönmüş. Güllük’te bırakıp geldikleri Ahmet’i ne kadar özlese de çare yok. İki çocuklu dul bir kadın olarak bundan böyle evin geçimini artık tek başına sağlaması gerektiği gerçeği ile baş başa kalınca mecburen toparlamış kendini. Önce Rum komşusu Filyat teyzeden terzilik öğrenirken, annesinden de yorgan dikmesini öğrenmiş, sonra kendine elle çevrilen uzun mekik bir dikiş makinesi de alarak evin geçimini sağlamaya başlamış.

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM SONU…………

 

Bölümler arkası yarın kıvamında her gün yayınlanacaktır. Saygılar sunarım.

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu