FLAŞ HABERİSTANKÖYLÜ KIZ

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI

İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN

Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR

ONİKİNCİ BÖLÜM

***

1942 yılına girmiştik. Artık harbin etkisi adamızın üzerine iyice çökmüştü. Sefere giden kaptan amcalar gittikleri yerlerde esir düşmüşler evlerine dönemiyorlardı. Ev ahalisi perişan haldeydi. Bizler fakirliğe alışkın insanlardık ve karnımızı doyurmanın bir yolunu bulabiliyorduk ancak çoğu komşumuz kötü durumdaydı. Yardım etmek istesek de yapamıyorduk çünkü biz de kıt kanaat zor geçiniyorduk. Hasan Çavuş amcanın, şekerci dükkânında, beraber çalıştığım ve aynı mahallede oturduğumuz arkadaşım, Gurita Fatma’nın babası kaptan Ahmet amca da gittiği yerde esir düşmüş dönmemiş, nerede olduğunu bilmiyorlardı. Fatma’ların durumu çok kötüydü. 3 kız, 2 oğlan, anne, bir de anneanne evde 7 nüfus vardı. En büyük oğlan 16 yaşlarında, bir yerlerde çalışıyor ama daha çocuk sayılan bir insan ne kazanacak ki ailesini geçindirebilsin. 15 günde bir aldığımız iaşe, en fazla bir hafta yetiyordu. Sonrasında o ev halkı nasıl karın doyuracaktı. Evin reisi de olmayınca mecburen evlerindeki tüm kıymetli eşyaları satmaya başladılar. Bir kilo arpa, buğday ya da darı almak için.

 

Onların evine bitişik oturan Melek teyzenin kocası Süleyman amca da kaptandı. Çok uzak ülkelere gider gelirdi ve her gelişinde biricik kızı Fatma’ya, çeyizine koysun diye pahalı hediyeler getirirdi. Evin tek kızı Fatma rahmetli Aliye ablamla yaşıt idiler, ikisi samimiydiler. Süleyman amca gittiği yerde esir olmuş uzun zamandır evine dönememişti. Evde ana kız kaldılar, yardım edecek kimseleri yok, birikimleri yok, yan gelir hiç yok. Süleyman amcanın yabancı ülkelerden hediye getirdiği pahalı hediyeleri, buğday, arpa veya darı ile takas ediyorlardı. Bir kısmını da para karşılığı sattılar çünkü nakit para ile alınması gereken şeyler de vardı.

 

Rum kadınlar, o yıllar moda olan başlıklı karyolaları, 3 kilo buğdaya veriyordu. Üstelik ne olur alın diye yalvarıyorlardı. Biz yerde de yatarız, çocuklarımız aç diye ağlıyorlardı. Bunlar bazen denk gelip görüp şahit olduklarım idi. Kim bilir görmediğim daha neler yaşanıyordu.

 

Bakkallar, kasaplar halkın bu muhtaçlığından istifade edip, gizli gizli yiyecek satıyorlardı. Her gün gelen sütlerin yağını, makine ile aldıktan sonra halka sütü yağsız satıyorlardı. Bazı sürü sahipleri, ölüp giden, hastalıklı ya da çok yaşlı hayvanlarını gizlice kesip halka satıyorlardı. Biz bildiğimiz için almıyoruz ama bilmeyen insanlar çaresizce alıyorlardı. Belediye haber alsa hepsini cezalandırırdı ancak ihbar eden olmuyordu. Bu savaş fırsatçıları sonradan harp zengini oldular. Günahları boyunlarına.

 

Annem makarnayı, yağ olmadığı için biraz süt biraz da şeker katarak pişirirdi. Şimdilik tokuz, hükümet ekmeğimizi elimizden alsa da çalabildiğimiz kadar ekinimiz var. İncirimiz, üzümümüz, bademimiz, karpuzumuz, domatesimiz var. Zeytinciler, zeytininden çalıyor, yağını iyi kötü kendi çıkarıyor, takasta kullanabileceği değerli malı oluyordu. Ancak tarlası malı olmayan Rum veya Türk esnaf çok kötü durumda kalıyordu. Devletin verdiği yetmiyordu. Ekmeksiz yaşayan çok aile vardı. Bir gün bir Yunanlı kadının söylediklerine şahit olmuştum. Mahmut Dayıma gelmiş, “Bir çanak darı veya buğdayın varsa ver ne olur, evimden ne istersen vereyim, çocuklarım aç” demişti. Dayım kaç kilo verdi bilmiyorum.

 

1942 yılı Mayıs ayındayız mektepler kapandı. Kardeşim Mehmet beşinci sınıfa geçti. Mehmet benden daha başarılıydı ve iyi gidiyordu. Okulunu bitirip diploma alacak diye çok seviniyorduk. Mektepler kapanınca bizim de yazlığa, yani tarladaki evimize taşınma günümüz geldi demekti. Andızlı’daki evimize taşındık. Babamın bize bir sürpriz vardı. Bizim tarlanın dört tarla ilerisindeki, Mahmut Beylerin bağına ortakçı girmişti. Babamla cici annem çalışıp bağdaki üzümü kesip satacaklar ve kazancı bağ sahibiyle paylaşacaklardı. Bağın içinde kule ev yani bağ evi var, gelip yerleşmişlerdi.

 

Mahmut Bey, çok zengin bir ailenin tek kızıyla evlenmiş. Kızın babası vefat edince tüm mal varlığı bunlara kalmış ve çok zengin olmuşlardı. Mahmut beylerin iki kızı ve bir oğlu vardı. İlk kızları ile doğumlarımız çok yakındı. Kadının sütü yetersiz olduğundan kızlarına süt anne aramışlar. Annem de beni emzirmekte ve sütü bol olduğundan Mahmut beylerin kızlarına süt annelik yapmış. Daha önce de anlattığım. Ablamı evlendirmek için diye satılan ve babamın parasını alıp bizi terk edip gittiği o ineği anneme bu aile süt anneliği karşılığı vermiş. Ve sonra doğan oğlan çocuklarına da yine süt anne ihtiyaçları olmuş. O zaman da annem kardeşim Mehmet’i emziriyormuş ve sütü bolmuş. Yine oğlan çocuklarına süt annelik yapmış. Yani benim de kardeşimin de o ailede birer süt kardeşimiz vardı.

 

Babamlar bize uzak oturdukları için ben ve kardeşim arada sırada görüşmeye giderdik. Artık komşuyuz ve çok sık görüşür olduk. Annem, babama çok kızgın olduğundan görüşmüyorlardı. Buradaki yakınlığımızda olanlar bana olmuştu. Babamlar bağda üzüm keserken 2 yaşındaki kardeşim Ali’ye ben bakıyordum. Mehmet’e pek iş düşmüyordu. O, akşama kadar rahat rahat oyun oynayabiliyordu. Ben ise kardeşime baktığım zamanlar oyun hakkımdan mahrum kalıyordum. İki oğlan kardeşimi de çok seviyorum onlara verdiğim emeğe hiç acımam da benim de biraz ilgiye ihtiyacım vardı. 14 yaşıma girmiştim. Kara kuru bir kızdım, bu kötü ortamda zaten kilo almamız mümkün değildi. Doğru düzgün gıda alamıyorduk, aldığımı da tarlalarda koşarken harcıyordum. Kimse benim bu yaşta olduğuma inanmıyordu. Bakalım ben nasıl büyüyeceğim diye dertleniyordum.

 

Ne zaman babama gitsem Gülsiye annenin işi olur, emzirdikten sonra Ali’yi bana verir, salıncağa yatırır ninnilerle uyuturdum. Ben kimseye kızamadığım için kimseyle küs olamadım. Bir süre babama çok kinlenmiştim ancak onu da beceremedim unutup gittim. Bunda annemin de çok rolü vardı “Ne de olsa o senin baban” diye benim babama karşı kinlenmemi önlemişti. Tamamen affetmiş de değildim, içimde biraz kırgınlığım kaldı. Ancak kardeşim Ali’ye küsmeme, kızmama hiçbir neden yoktu. O bir bebek üstelik de kardeşim. Neticede aynı kanı taşıyorduk.

 

Biz tarlamıza göçtüğümüz yaz aylarında şehre çok uzak kalıyorduk. Bu harp ne zaman bitecek diye bir yerlerden haberler bekliyorduk. Ne radyo ne gazete, sanki kör bir kuyuda gibi yaşıyorduk. Karşı komşumuz, Salih ağabey ve iki kız kardeş Hüsniye ve Saadet ablalar her gün şehre iniyorlardı. Onların şehrin merkezinde büyük bir bahçeleri vardı, her mevsim sebze yetiştiriyorlardı. Onlar şehirden döndüklerinde, sirenlerin kaç kez öttüğünü, bazen iki üç gün ötmez, bazen de sık sık ötermiş gibi gördükleri ve duydukları haberleri de bizlere anlatırlardı. Kimlerden duymuşlar ne kadarı doğru artık bilemiyorduk. Başka da bir şansımız yoktu.

 

Sabahları şehre süt götüren çiftçiler de dedem gibi illa kahvede bir kahve içmeden dönmezler. Oradan da birkaç haber duyar öyle gelirlerdi. Harp bütün şiddeti ile devam ediyormuş, Hitler’in ordusu hep galip geliyormuş, birçok memleketi işgal etmişler. Bizler ise adalara gelmezler diye avunuyorduk. Ancak harp korkusu, kıtlık ve açlık duygusu devam ediyordu. Bir sabah bir haberle geldiler. Nereden duyduklarını bilmiyoruz ancak ortalıkta dolaşan bir söylentiye göre adamıza İngiliz askeri gelecekmiş. “Allah allah bu da nereden çıktı gene” diyerek insanlar kendi aralarında yorumlar yapmaya başladı. “İtalyanlarla İngilizler acaba Almanya’ya karşı birleştiler mi? Öyle değilse İngilizlerin adalarda işi ne?” Her kafadan bir fikir, her ağızdan bir laf çıkıyordu. Ben de onları dinliyor, arkadaşlarımla bir araya geldiğimiz zaman onlara duyduklarımı anlatıyordum. Ben anlattıkça hepimiz hüzünleniyoruz, yüzümüz kararıyordu ancak ardından gene oyuna dalıyor korkumuzu da endişelerimizi de unutuyorduk. Nede olsa biz çocuktuk.

 

Andızlı’daki tarlamızın olduğu yerde oynayacak arkadaşım çoktu. Komşumuz Mediha ablanın benden iki yaş büyük oğlu Mehmet’i var, kardeşimle yaşıt kızı Neriman var, annemin teyze kızının çocukları, Seher ve Rafet var. Bazen Değirmen Deresi dediğimiz semtten arkadaşım Atifet gelir, oynardık. Mediha ablanın oğlu Mehmet çeşitli oyunlar bilen ve bizi de o oyunlara katan bir çocuktu. Bazen bizleri razı eder, boynumuza birer küçük teneke kutu asar, ellerimize iki de çomak tutuşturur teneke kutuları trampet gibi çalarak ev aralarında gece, gündüz demez çalarak gezdirirdi. Evlerdeki yaşlılar çıkıp bizi kovarlardı.

 

Önceki yıl yine Andızlı’daki tarlamızda yaz aylarını geçirdiğimiz günlerden birinde. Mehmet’lerin evlerinin yakınında oynuyorduk. Mehmet hafif ve yumuşak ağaç dallarından pervane yapmış. Ağacın üzerinde rüzgâr daha kuvvetli olur, pervaneyi orada döndürmek daha güzel olur, haydi çıkalım orada döndürelim diye bizi kandırıp ağaca çıkmaya razı etti. Evlerinin yanındaki çok yaşlı bir çitlembik ağacı vardı. Hep birlikte tırmanıyoruz, beş kişiyiz, hepimizi şuraya bas, buraya bas diye yönlendirerek ağacın tepesine kadar çıkardı. O orada yaptığı pervaneyi döndürdü durdu. Biz de seyrettik. Sonra inmeye geçtik, Mehmet çarçabuk indi kaçtı. Biz ağacın tepesinde kaldık, hiçbirimizin tecrübesi yok, nasıl ineceğimizi bilemiyoruz. Korkmaya başladık, içimizden biri başlayınca diğerleri de katılıp başladık ağlamaya. Biz dört çocuk avazımız çıktığınca ağacın tepesinde ağlıyorken Güllü teyze de Mehmetlere oturmaya geliyormuş, bizi ağacın tepesinde ağlarken görüp, annelerimize haber verdi. Dört çocuğu anneler babalar uzun uğraşlar sonucu zorlukla indirebilmişlerdi. Olayın sorumlusu Mehmet babasından ben annemden diğerleri de evlerinde “koca tarlada oynayacak yer bulamadınız da ağacın tepesini mi buldunuz, ya düşseydiniz, haliniz nice olurdu” diye gerekli dayakları yediydik.

 

Bu olay benim ağaç tepelerinde gezmeme engel olmamıştı. Ağaçların üzerinde her zaman kendimi kuş gibi hissediyordum. Ben mektepte müzikten “Pekiyi” alırdım çünkü müziğe olan tutkum büyüktü. Mehmet’in gramofonundan duyduğum şarkıları ezberlemiş öğrenmiştim. Kardeşimle ağaçtan yemiş toplarken, bilhassa ağacın en tepesine çıkar, orada avazım çıktığı kadar şarkı türkü söylerdim. Benim bu ağaç sevdam da başıma dert açmaya devam ediyordu.

 

Andızlı’daki tarlamızda çok gelişmiş bir incir ağacımız vardı. Kardeşimle incir ağacının üstünde kovalamaca oynamayı çok severdik. Annem “düşüp ya ölürsünüz ya da beliniz kırılır, sakat kalırsanız sonra ben ne yaparım” diye çok söylenir kızardı ama anneyi dinleyen kim. Genellikle ninemde kalsam da ara sıra Andızlı’da annemde de kalırdım. Yine annemde kaldığım bir gün evimize misafirler gelmişti. İncirlerin de iyice olgunlaştığı bir zamandı. Misafirlerine ikram edecekti ki Annem bize ağaçtan incir toplatmıştı. İncir toplayıp Anneme verdikten sonra, nasıl olsa misafirleri var bizi gözü görmez diye, kardeşimle yine ağaçta kovalamaca oynamaya başladık. Ben kaçıyorum, kardeşim kovalıyor, daldan dala geçiyorum, bir ara kaçacak yerim kalmadı kardeşim beni tam yakalayacaktı ki dalın birisine yapıştım ve sallanarak kendimi yere attım. Ancak yüksekten yere biraz sert bir düşüş yapmıştım. Ağzım açık mıydı bilemiyorum, yere düşünce çenemin iki tarafındaki dişlerim kırılmıştı. Ağzım kan içinde kaldı. Ne yapacağımı şaşırmıştım, kardeşime “koş bir büyük maşrapa su getir ama sakın anneme duyurma” dedim. Eğer duyarsa çok temiz dayak yerdik. Kardeşim suyu getirdi, ağzımda suyu tuta tuta kanı dindirdim ama ondan sonra ağzımın içindeki yaralardan katı yemek, sıcak yemek yiyemiyordum. Annem sorduğunda ağzımın içi yara oldu diye geçiştiriyordum. Annem “aç kızım ağzını bakayım bir şey var mı? Durduk yerde insanın ağzı o kadar yara olur mu” diye ne kadar zorlasa da ağzımı açıp anneme göstermedim. Ağzımdaki yaralar iyileşene kadar günlerce yarı aç yarı tok gezmiştim. O olaydan sonra bir daha ağaçta oyuna tövbe etmiştim.

 

Bizler kâh ağaç tepelerinde kâh tarlada bayırda koşar oynarken, İngilizlerle İtalyanlar anlaşmış olacaklar ki adaya İngiliz askerleri gelmişti. Söylentiler doğru çıkmıştı. Biz Alman askerlerini beklerken İngilizlerin gelmesine pek bir anlam veremiyorduk. Neler oluyor, neler olacak diye daha çok korkmaya başladık. Acaba adamızı İngilizler mi işgal ediyordu. Öyleydi, öyle değildi diye ortalıkta bir sürü fikir dolanıyordu. Halkın akşam yatarken düşledikleriyle sabah kalktığında gördükleri birbirinden farklı olduğundan artık yorum bile yapamaz hale gelmiştik.

 

Birkaç gün sonra baktık ki ineklerimizi otlattığımız meramızı makinelerle düzeltiyorlardı. Artık neler oluyor diye hayret bile edemiyorduk. Her gün bir sürprizle karşılaşıyorduk. Bu yapılanlar da nedir diye merakla beklerken meramıza uçak meydanı yapıldığını öğrendik. Meramız da elimizden gidiyordu. Hayvanlarımızı nerede otlatacağız diye endişelenmeye başladık. Birkaç gün sonra uçaklar inmeye, kalkmaya başladılar. Eyvah, dedik bu uçak pisti bizim başımıza ne dertler açacak acaba, daha neler olacak bakalım. Daha önce iki bomba atan Almanlar şimdi ne yapacaklar? Yandık ki ne yandık demeye başladık. Hava alanı yaptıkları mera nineme yakındı hele Ali amcalara daha da yakındı. Meranın çevresinde seyrek de olsa evler, aileler vardı. Kafalar yine karıştı. Yanımızdaki askerlere soruyoruz, “İtalyan İngiliz anlaşması korkmayın bir şey olmaz”, diyorlardı.

 

Kaç gece geçti bilmiyorum. Bir gece uçak sesleri ile uyandık. Dolunay adayı nur gibi aydınlatıyordu. Dedem ninem önemsemediler ama dayımla ben kalkıp çardağın bir kenarına oturup birlikte uçakları seyrediyorduk. Tehlike yok gibi görünüyordu. Alman uçakları değilmiş ama denizin kenarına, kumsala, yani keçilerin beni çiğneyerek üzerimden geçtiği yerlere gökten ha bire bir şeyler düşüyordu. Pat pat diye seslerini duyuyoruz, kumsala kara kara bir şeylerin indiğini görüyoruz ancak ne olduğunu pek seçemiyorduk. Dayım; bunların uçaklardan paraşütle atıldığını söyleyince ben gene korkmaya ve titremeye başladım. Dayım;” bunlar Alman uçakları değil, eğer Alman uçakları olsaydı sahilde nöbet tutan askerler müdahale ederler” diye beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu sefer de Alman uçakları değildi ise uçaklardan atılanlar acaba ne idi diye merak edip korkmaya başlamıştım.

 

Komşumuz Ali amca da uçaklara uyanmış, “korkarlar onları alın da gelin” diye oğulları Ahmet’le Mehmet’i bize yollamıştı. Dedem, ninem, dayım ve ben kalkıp Ali amcalara gittik. Onların yanında korkum epeyce azaldı. Ne de olsa kalabalık olmuştuk. Sabah olunca büyüklerimiz gidip olup biteni öğrenip geldiler. İngiliz askerleri deniz yolu ile gelemiyorlarmış çünkü Almanlar vapurları batırıyorlarmış. Onun için askerleri o gece havadan paraşütle indirmişler. İngilizlerin havadan paraşütle inmeleri bir süre daha devam etti. Bazen askeri malzemeleri, bazen de askerin yiyeceklerini paraşütle atıyorlardı. Hatta bir seferinde yiyecek kutusu sahilden uzağa düşmüş, askerler görememiş, arkadaşım Sıdıka’nın abisi bulmuş, doğru evlerine götürmüş. Sıdıka birkaç gün sonra bana anlattı. İçinde çikolata, patates cipsi ve daha birçok yiyecekler varmış. Bana da bir çikolata getirmişti.

 

Havadan atmalar epeyce devam etti. Artık İngiliz askerleri de aramıza yerleşti. Bazen İngiliz uçakları meramızdaki hava alanına iniyor, yüklerini indirip tekrar havalanıp gidiyorlardı. Ve korkusu da bize yetiyordu.

 

Bu yaz kız arkadaşlarımla beraber epeyce denize girdik. Biz denize kız kıza girerdik. Oğlan çocuklarının hiçbiri biz girerken yanımıza gelemezdi. Onlar da ayrı yerlerde girerlerdi. Eğer erkek çocuklardan biri ya da birkaçı inat edip yanımıza gelecek olurlarsa kıyameti koparır anne ve babalarına şikâyet giderdik. Onlar da çok kötü azar işitirlerdi.

 

Benim hayvanlarla aram çok iyiydi ne de olsa yıllardır onlarla haşır neşirdim. Ninemin bir de Gasto adında uzun tüylü bir köpeği vardı. Ben nereye gidersem o da benimle gelir korumam olurdu. Annemin kedisi yavrular, ben yavruları hep elimde gezdirirdim, anneleri bana hiç kızmazdı.

 

Hava alanı olmasına rağmen merada yine de ineklerimizi otlatacağımız yerlerimiz vardı. Hayvanlarımızı zaman zaman meraya götürüyorduk. Ninemin de götürdüğü olurdu ancak daha çok ben götürürdüm. Kardeşim Mehmet de merada çocuklarla buluşup oyunlar oynadığımızı bildiğinden bazen bize gelir inekleri meraya beraber götürürdük. İneğini otlatmaya gelenlerin yanı sıra bazı komşu çocukları da oyun oynamaya gelirler epeyce kalabalık olur inekler bir kenarda otlarken biz de çeşitli oyunlar oynardık. Böylece günler geçip gidiyordu.

 

1942 yazı bitmek üzereydi. Kardeşimin de mektebi açılacağı için kış evimize taşınma zamanımız geldi. Bizim otlayacak ineğimiz danamız da olmadığından erkenden gitmemize engel yoktu. Az da olsa el değirmeninden elde ettiğimiz unumuz olmuştu, tarhanamızı, bulgurumuzu hazırlamıştık. Ninemler acele etmez Eylül’ün sonunu beklerlerdi. Onların İnekleri, danaları var. Biraz daha sonbaharın otlarından istifade etsinler isterlerdi. Ali Amcalar zaten devamlı tarlalarında kalıyorlardı. Bolca inekleri, atları, eşekleri ile büyük birçiftçi ailesi olmuşlardı.

 

ONİKİNCİ BÖLÜM SONU.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu