İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
ONUNCU BÖLÜM
***
Artık evdeydim, suçlu suçlu dolanıp duruyordum. İnsanlardan temelli utandığımdan yine birkaç gün sokağa çıkamadım. Komşu teyzelerimin yüzüne nasıl bakardım. Geçen yıl sınıfta kaldığımda “olsun gelecek yıl geçersin” demişlerdi. Okulu yarıda bıraktığımı nasıl söylerdim. Annem hiç evden çıkmıyorum diye üzülüyor, “kızım niye çıkmıyorsun, senin mektebi bırakmandan âleme ne, sizi onlar beslemiyor, herkes kendi çocuğuna baksın. Sen gene de çok okudun, hiç mektebe gitmeyenler var, çocuklarını mektebe göndermeyen anneler babalar utansın, sizler benim gözbebeğimsiniz, üzülmeni, ağlamanı istemiyorum, sonra hasta olursun, seni doktora baktıracak paramız yok, zaten daha ne kadar okuyabilirsin ki? Bu kadar da yeter, okuyup da adalara kâtip olacak değilsin ya” diyerek beni teselli ediyordu. Bunu fırsat bilen kardeşim de “ben de mektebi bırakacağım” demeye başlayınca, ağabeyim “dur bakalım sen de dördüncü sınıfa geç bir yıl oku, eğer sınıfı geçemezsen o zaman düşünürüz” diye terslediydi.
Artık ninemdeyim, gitmem diye mazeretim de yoktu. Arada kendi evimize de gelip, anneme de yardımcı oluyordum. Bir süre bekledim, okumaya mecbur edip beni okula geri çağırırlar mı diye, ama ses seda çıkmadı. Benden sonar Leman ve Mensure de bıraktılar, demek ki mecburiyet yokmuş.
1941 yılındayız kış ayları sona erdi bahara girerken dedem birden çok hasta oldu. Doktora götürdüler zatürre imiş doktor çok iyi bakılması gerekiyor demiş. Dedem 80 yaşlarındaydı, hasta da olunca iyice çökmüştü. Ninemler her yıl Mart dedi mi tarlalarına göçerlerdi ancak bu yıl dedem ovada üşütüp daha kötü olmasın diye taşınmalarını geciktirmişlerdi. Hayvanlarla artık Ömer dayım meşgul oluyordu. Annem de her gün gelir dedemin durumunu kontrol ederdi. Ben ara sıra evimizde yatsam da genellikle ninemlerde kalırdım. Ninemle sarılır birlikte yatardık.
Nisan ayındayız Ninemle sarılmış uyuyoruz, gecenin geç bir saati acı bir siren sesiyle uyandık. Ne oluyor bilemediğimiz gibi gecenin bir yarısı şaşkınlık içinde yarı karanlıkta yatakta öylece etrafı dinliyoruz. Yatarken gaz lambamızı iyice kısarak yatarız. Yarı karanlıkta endişe içindeydik. Ben uçak sesi duymayı bekliyordum. Bir uçak sesi duydum ancak ardından bir bomba sesi geldi ki evimizin içinde patladı sandım. Ben öyle korkmuştum ki, yatağın içinde, tir tir titremeye ve “anne ölüyoruz” diye de bağıra bağıra ağlamaya başlamıştım. Ninem bana sıkıca sarılmış “korkma yavrum bak geçti” diyordu, ama benim ağlamam durmuyordu. Annemi istiyorum diye de bağırarak ağlıyordum. Dedem rahatsız, yatağından bana sesleniyordu. “Korkma yavrum o bomba uzağa atılmıştır, bak geçti” derken bir bomba daha patladı. Ancak öbürü kadar ses vermediyse de benim ağlamam durmuyordu. Dayım mutfakta yatardı, o da yanımıza koşup geldi. Bana sarılıp “korkma o bombalar uzağa atılmıştır” diye beni teskin etmeye çalışırken başka bomba sesi gelmeyip uçak sesi de kesilince “Bak gördün mü? İşte korkulacak bir şey yok” dedi. Sessizlik sürünce de ağlamamı kesmiştim. Bir süre sonra dışarıdan insan sesleri gelmeye başladı. Dayım hemen koştu dışarı çıktı ve dışardan “Zühre gel bak ne var” diye bağırıyordu. Ben korka korka dışarı, dayımın yanına gittim. Bir de ne göreyim, sanki gökyüzünde bir sıra yan yana dizili elektrik lambaları yanıyordu. Ortalık gündüz gibi olmuştu, herkes dışarı çıkmış onu seyrediyordu. Bu arada bir haber geldi. İkinci bomba ninemin evinden birkaç ev uzaktaki tarlaya düşmüş ve kuma gömüldüğü için de patlamamış. Onun için sesi ilk bombadan daha az duyulmuşmuş. İlk bomba kaleye atılmış, tabii kalede insan yaşamadığı için can kaybı yoktu. Ancak biz bomba neymiş öğrenmiş olduk. Gökyüzünü neden o kadar aydınlatmışlardı hiç anlamadım.
Ramazan topundan başka bomba sesi duymuş değiliz, kimsenin tüfek sıkmış lığı bile yokken, ilk kez adamıza atılan bu bombalarla tüm ada halkı şok olmuştu. Küçücük adaya neden bomba attılar hiç anlamadığım gibi kimsenin de anladığını sanmıyordum. Benim bildiğim ne babam ne ağabeyim tüfek kullanmasını bilmezlerdi. İtalyan hükümeti adalarda hâkimiyetini sürdürdüğü yıllar zarfında ne Türk ne Rum ne Yahudi hiçbir erkek çocuğunu askere almamışlardı.
O gece kimse evlerine girmek istemedi. Uzun bir süre bir şey olmayınca ve elektrikler de sönünce sakinleşip evlerimize girmiştik. Hepimiz tekrar yataklarımıza girip yattık ancak benin korkum bir türlü geçmiyordu. Gözlerim fal taşı gibi açık, kulağım hep uçak sesindeydi.
Artık her uçak sesinden korkmaya başlamıştım. Rodos’tan normal uçak da gelse “eyvah, geliyorlar” yine bomba atacaklar diye yüreğim küt küt atıyordu. Aradan iki gün geçti ve bir haber duyuldu. Şehirden uzak, bahçesinde oturan Yanni’nin karısı, evinin yanındaki tarlada, ipek kumaşın üzerine birçok ampul yapıştırılmış bir şey bulmuş. İşte iki gün evvel gökyüzünde gördüğümüz, adayı gündüz gibi yapan şey oymuş. Bulduğu şeyi getirdiği için, İtalyan hükümeti kadına ödül vermişti. Bu aralar bir süredir hiç uçak geçmediği için sirenlerin ötmesine de biraz ara verildi.
Nisan da bitmek üzere, Dedemler hala kış evlerindeler, ineklerin yiyeceği samanı iyice azaldı. Artık Akdam’a göçmenin gerekliliği iyice artmıştı. Bu arada pinti Mahmut dayım da evlendi, Ömer dayım hala bekâr. Dedem daha tam iyileşmediği için onun işlerini Ömer dayım yapıyordu. Ninem hadi artık gidelim dedi ve toparlandık. Annem ben ve kardeşim hep beraber ninemleri Akdam’daki evlerine taşıyıp yerleştirdik. Ben yine ninemlerle kalıyordum. Annemler şehirdeki kış evine geri döndüler, kardeşimin mektebi henüz kapanmış değildi.
Akdam’da Ninemin yazlığındayız ve şehirden de çok uzaktayız. Şehirde öten siren sesleri bizim buradan duyulmuyordu. Çoktandır uçak sesi duymuyorduk ancak duysak da ne yapacağımızı bilemediğimizden “Allah sonumuzu hayretsin” deyip kaderimizi bekliyorduk. Korkmak, yaşamak için direnmemize engel olmuyordu, bilhassa yaşama daha sıkı sarılmamıza sebep oluyordu. Bazı günler coşardım “nine ot topliyem gelem mi?” derim, ninem “haydi topla gel bari, Zürham senden başka bizi düşünen yok” der beni tarlalara gönderirdi. Huyum kurusun ne başıma şapka takardım ne de ayağıma takunya giyerdim. Öylece bütün gün yalınayak başı kabak koşturur dururdum.
Annemin ilk erkek kardeşi Mehmet dayım da Adada yaşıyordu ve iki kızı vardı, Hafize ve Fatma. Bazen nineme gelirler güya ninelerini ziyaret ederlerdi, ancak sütleri yoğurtları yerler içerler, ninem de çantalarına yoğurt, tereyağı koyar gönderirdi. Bir işe yardım ettiklerini görmedim. Beni de görünce Arap kızına benziyorum diye gülüp alay ederlerdi. Ben de onlara “Akşama kadar kaç işe koştuğumu biliyor musunuz? Siz de gelin, azcık inekleri otlatın, patlıcanları biberleri sulayın, tarladan domates, karpuz, toplayıp taşıyın bakalım da görürsünüz Arap nasıl oluyormuş” diye çıkışırdım.
Akdam içine göçeli çok oldu da komşumuz Ali amcalardan henüz kimseyi görmemiştim. Bir gün Mehmet çıka geldi. Beni de ninemlerde görünce “Sen mektebe gitmiyor musun? Yürüyerek gitme, ben seni yarın sabah atla götürürüm” dedi. Ben utancımdan Mehmet’e ne diyeceğimi düşünürken ninem atıldı. “O mektebi bıraktı, sıkılıyor da şimdilik kimse duysun istemiyor” dedi. Mehmet, biraz şaşırdı ancak “sıkılacak ne var, boş ver bol bol salıncağa bineriz, gene harman döveriz, iyi olmuş, buradan mektebe mi gidilir, yılbaşından beri mi gitmiyorsun yoksa yeni mi bıraktın?” dedi. “Yılbaşından beri”, dedim. “Ne olmuş hırsızlık mı yaptın da utanıyorsun? Sen gene bu kadar okudun, ben mektep yüzü görmedim, esas benim utanmam lazım” dedi. “İstersen ben sana alfabeyi öğreteyim” dedim, “olur isterim ama bakalım şu harp yüzünden ne olacak bilmiyoruz. Galiba sıra adalara geldi. Görmüyor musun bombaları? Korktunuz değil mi?” dedi. Ninem “Korkmaz mıyız Zürhayı zor zapt ettik, yatakta galgıya galgıya bir hal oldu” dedi de gülüşmüştük.
Dedem Geçen yıl yedi tane dağ keçisi alıp gelmişti. Ninem de “biz ineklere zor bakıyoruz, birde keçileri sardın başımıza kim bakacak yedi keçiye” diye, dedeme epeyce bağırıp söylendiydi. Dedem “Bağırma Fatma kara kızım bakar onlara, zaten yedi keçiden biri Zühre’nin, hangisini beğenirse onu alsın” diye beni yanına oturttu. “Sen keçilerden birini seç, onları sattığımda seninkinin parasıyla sana pabuç, küpe, ne istersen alırım, hem güzel bir kumaş alırım. Annen elbise diker” demişti. Ben de kalkıp, yanaklarından öpmüştüm.
Keçiler duruyordu. Yine ben otlatıyordum zaten ihtiyarların keçilere bakacak hali mi var? Keçiler ormandaki otları yiyerek karınlarını doyuruyorlardı. Bazen, domates tarlalarında “baharçık” dediğimiz otlar vardır, onları yolar, keçilerimin önüne atardım. Deniz kenarında çıkan tuzlu otlar vardır, çok severlerdi, bazen de keçileri oraya götürüp otlatırdım. Ormanda yayılırlarken girip ormanı harap etmesinler diye boyunlarına bağladığım belli uzunluktaki ipi, yere çaktığım kazıklara bağlar ormanın kenarında yayılmalarına izin verirdim. Deniz kenarında yayıldıkları zaman da serbest bırakırdım. Orada harap edecekleri bir şey yoktu. Keçiler bana çok alıştıklarından peşimden ayrılmazlardı.
Bir gün gene biraz tuzlu otlardan yesinler diye keçileri deniz kenarına götürüp saldım. Ben de aralarında geziniyordum. Bir süre sonra Kalimnos Adası tarafından bize doğru bir uçak gelmeye başladı. Zaten o bombalardan sonra uçaklardan korkar olmuştum. Uçak iyice yaklaştı sanki bana doğru geliyor gibiydi, “ya beni görüp de bombalarsa” diye kokumdan eve doğru kaçmaya başladım. Keçiler de benim telaşıma ürküp benim arkamdan koşmaya başladılar. Ninemin evi ile deniz arasında Ali amcaların tarlası var Tarladan sonra denize kadar kumsal. Ben kumsalda koşuyorum ancak kumda koşmaktan da yoruldum, uçağın sesi çoğalınca sanki tepeme gelmiş zannettiğim için, tarlanın kenarındaki yarısına kadar kum dolmuş hendeğe kendimi atıp yüzüstü yattım. Keçiler de tam arkamdan geliyorlarmış, beni köprü yapıp yedisi de üstümden beni çiğneyerek geçip gittiler. Keçiler evinin önüne gitmişler. Ninem keçileri evin önünde görüp beni göremeyince korkmuş, beni aramaya geliyordu. Ben de ağlaya ağlaya eve varmıştım. Olanları anlattım. Ninem arkamı açtı, bütün keçilerin tırnak izleri sırtıma çıkmış, sırtım kıpkırmızı olmuş. Ninem hemen ispirto ile arkamı sildi. Bir yandan da dedeme “çocuğun hiç işi yok mu ki keçi çobanı oldu, gel bak keçiler çocuğun sırtını ne yapmışlar, Raife bunu görse çocuğu da alır gider, götür bu keçileri sat” diye söylenip kızıyordu. Bana da “bunları annene sakın söyleme” diye sıkı sıkı tembihledi.
Ondan sonra dedem önce benim keçimi sattı, sonra da diğerlerini. Dediğini de yaptı, kulağıma altın halka küpe, pabuç, iki üç çeşit kumaş, anneme de bir şeyler aldı. Bizim keçi çobanlığımız da son bulmuş oldu.
Ninemin tarlası ile komşu tarlanın birleştiği sınırın denize yakın tarafındaki köşesinde Karaağaç dediğimiz epeyce yaşlı, koca bir ağaç vardı. Ağaç büyürken denizden esen kuvvetli rüzgarlarla eğilmiş, kamburlaşmış biraz da yatık duruyordu. Mayıs ayının başlarındayız, o ağacın altına birkaç İtalyan askeri geldi ve çadır kurmaya başladılar. Hepimiz karşıdan seyrediyoruz ne olduğunu bildiğimiz yok. Tarlanın içine girmeden çadırı kurduktan bir süre sonra iki asker, ninemin evine geldiler, bir şeyler söyleyip gittiler. Bereket ben İtalyancayı az çok biliyor olduğumdan ne söylediklerini anlamıştım ve dedemlere tercüme ettim. Artık o çadırda askerler kalacakmış, deniz kenarını bekleyeceklermiş.
Bu Alman harbi artık bu kadar yakınımıza mı geldi diye dedemleri bir telaş bir üzüntü kapladı. O iki bombadan sonra zaten içimizde bir korku ile yaşarken bir de bunlar korkumuzu arttırmıştı. Öğrendiğimize göre İtalyanlar bizim yanımızdaki gibi bütün sahil boyunca böyle kamplar kurmuşlar askerler nöbet tutacaklarmış.
Artık askerler sahilimize yerleştiler, her gün bir jiple yemekleri geliyordu. Artık komşu olmuştuk. Ara sıra bizi ziyarete gelmeye başladılar, komşuluk ilişkilerimiz ilerlemeye başladı. Bazı geceler, çavuşla beraber er Ciarcio ve er Denettis bize oturmaya gelirler ve daha çok benimle konuşurlardı. Bir gece gene geldiler, çavuş, dayıma adını sordu. “Ömer ” dedi. Sonra bana dönüp adımı sordu. Ben de bütün adlarımı düşündüm, hangisini söyleyeyim diye. Annem Zühre, babam Züre, ninem Zürha der, İtalyan mektebinde hocam Zürre Elebi diye çağırırdı. Karar verip İtalyan okulundaki adımı söyledim, “Zürre” dedim. Çavuş “Zurre” diye tekrarladı. Bir ismim daha olmuştu. Ben tercüman gibi askerlerin konuştuklarını ninemlere tercüme ediyorum. Çavuş, İtalyancayı mektepten mi yoksa çocuklardan mı öğrendiğimi sordu, ben “mektepten” dedim. Başımı okşadı, “bravo, bak ben çavuşum burada, erlerden sana kötü söz söyleyen olursa, ninene değil doğru gelip bana söyleyeceksin” dedi.
Komşuluk öyle ilerledi ki hepsi ninemin oğlu gibi oldular, nineme artık “anne” diye hitap ediyorlardı. Her gün gelen çorbalarından ve kutu içinde gelen etlerden fazla ise bana da ayırıyorlar, bizzat çavuş kendi getiriyordu. Çavuş beni artık “Azurra” diye çağırıyordu. Böylelikle bana bir isim daha eklenmiş oldu. Ömer dayıma, çavuş beni “Azurra” diye çağırıyor dedim. Dayım güldü “tabii güneşin altında koşmaktan kapkara yanmışsın” ondandır dedi. Çavuş ağabey beni kapkara görünce, kara demektense adıma uyuyor diye lacivert diyeyim diye düşünmüş olmalıydı. İtalyancada Azurra lacivert demekti. Ve ondan sonra bütün askerler beni “Azurra” diye çağırmaya başladılar. Öbür askerler evimize gelmezdi ama ben tarlada domates, karpuz toplarken, “Azurra ne yapıyorsun, yardım edelim mi” diye seslenirlerdi.
Mayıs ayındayız dutlarımız olmuştu. Komşumuz Ayşe teyzelerin tarlasında dut ağaçları vardı ve üzeri doluydu. Dutlar dibine dökülüyor yiyen yoktu. Annemler orak biçmeye başladılar, tarlada güneşin altında çalışıyorlar ben de onlara bir şeyler götürmek istiyordum. Evden iki sepet kaparım önce Ayşe teyzeden dut toplamak için izin alırdım. Dut ağacına tırmanır sepetleri doldururdum. Bir sepeti Ayşe teyzeme verirdim. Yaşlı kadın çok sevinirdi. Diğer sepeti de annem ile ağabeyimin orak biçtikleri tarlaya götürürdüm. Onlar da mola verirler, dinlenirken götürdüğüm dutları yerlerdi. Dut ağaçları çok gelişmiş yüksek ağaçlardı illa da üstüne çıkmak gerekiyordu. Öyle çok dut vardı ki toplaya toplaya bitiremezdim. Bazen de ninemler için dut toplamaya giderim, yine iki sepet doldururdum. Birini nineme götürürdüm. Birini de çavuş ağabeye verirdim. Askerler belki on kere teşekkür ederlerdi. Askerlerin kimsenin tarlasından, ağacından bir şey koparma izinleri yoktu. Canları çeker diye onlara da götürdüğüm için çok sevinirlerdi.
Bir gün gene dut toplamaya gidiyordum, Mavi gözlü temiz yüzlü bir asker elindeki sepeti bana vermeye çalışıyor, dut toplamamı rica ediyordu. Bazen oluyordu işte. O gün de kara damarım tuttu, “hayır toplamam” deyip sepeti almadım. Ama o illa da sepeti elime tutuşturmaya çalışıyorken, ben de korkup kaçmaya başladım. Asker de illa sepeti vereceğim diye arkamdan koşuyordu. Beni tutması mümkün değildi elbet, rüzgâr gibi koşup kaçtım, arkama baktığımda asker geri dönmüş gidiyordu. Akşam nineme anlattım, ninem “yavrum toplayıp verseydin ya, belki canları istemiştir” diye bana sitem etti. Ben de pişman oldum. Ertesi gün bir sepet toplayıp götürmüş ve hatamı düzeltmiştim.
Günler geçtikçe askerlerin hepsi beni kendi kardeşleri gibi görmeye başladılar. İtalyanca bildiğimi anladıkları günden beri de benimle İtalyanca konuşuyorlardı. Tarlada çalışırken gördüklerinde illaki “Azurra nasılsın” diye hatırımı sorarlardı. Ben de “çok iyiyim” diye cevap verirdim. Böylece birbirimizle sıkı fıkı olmuştuk. Askerler akşamları nineme oturmaya çavuşla beraber gelirlerdi. Gün geçtikçe artık yanlarında çavuş olmadan da ikişer üçer gelmeye başlamışlardı.
Bazen kardeşim nineme bizi ziyarete gelir, onu askerlerin yanına götürürdüm, orta yaşa yakın bir asker vardı, kardeşimi görünce çok sevinirdi. “Benim de bu yaşta bir oğlum var, aynı sana benziyor” diye kardeşime sarılır kendi oğlunu sever gibi severdi “Evime döneceğime artık inanmıyorum, acaba çocuklarım ne alemde” diye dertlenir, gözyaşlarını tutamazdı.
Askerlerle iyi geçiniyorduk, düğmeleri koptuğunda diktirmeye geliyorlar ya da bir tavaya, tencereye ihtiyaçları olunca gelip ninemden istiyorlardı. Sabah erken tarlaya çıktığımda bazen çavuş beni görür, “kahvaltını yaptın mı? Azurra” diye sorardı. “Evet” dersem susar, “hayır” dersem hemen gider, ekmek arası peynir veya başka şeyler yapar getirirdi. “Azurra otur önce bunu ye, sonra çalış, sen daha küçüksün yiyip büyümen lazım” derdi. Bizim açlıkla mücadele ettiğimizi biliyorlardı elbet.
Bu arada benim de inek çobanlığım devam ediyordu. İnekleri gene meraya götürüyordum. Çocuklarla orada buluşuyorduk. Çoğunlukla oğlan çocukları gelirdi. En çok “Yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım” oynardık. Yakalamaca da oynardık ama beni yakalayamadıkları için pek oynamak istemezlerdi. Bazen de komşumuz Ali amcanın benden 2 yaş büyük en küçük oğlu Mehmet’in, dut ağacındaki salıncağında sıra ile hepimiz sallanırdık. Mehmet’in ağabeyi Ahmet benden 4 yaş büyüktü ve bazen beni Hüseyin’le güreştirirdi. Hüseyin benimle aynı yaştaydı ve ben Hüseyin’i yenerdim. Ahmet ağabeyden de koca bir aferin alırdım. “Ulen kuru m
uru sun ama kuvvetlisin” derdi.
ONUNCU BÖLÜM SONU.



