İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
YEDİNCİ BÖLÜM
***
Dersler bitti okullar kapandı. Bu yıl bir aksilik olmadan ben dördüncü kardeşim de ikinci sınıfa geçtik. Seneye görüşmek üzere arkadaşlarımızla vedalaştık. Biz de dedemler gibi, Andızlı’daki tarlamıza taşınıyoruz. İlk kez ablamın vefat ettiği geçtiğimiz yıl taşınmaya başlamıştık. Ablam görmeye yetişemedi diye hüzünlüydük. Annem tarlada çalışıyor ağabeyim artık bizi hiç yalnız bırakmıyor neredeyse baba gibi olmuştu. Sazdan yapılma damımız duruyor Kızılay’ın verdiği çadırı da kurduk keyfini çıkaracağım ancak ben yine dedemlerleydim. Dedemler daha okullar kapanmadan tarlalarına göçtükleri ve annem de beni son üç yıldır ihtiyarlara yardım edeyim diye onlarla birlikte gönderdiği için zavallı ben, dedemlerde kalıyordum.
Dedemler Akdam’daki tarlalarına daha mektepler kapanmadan taşındıklarından, mektebim dedemin tarlasına uzakta kalıyordu. Bilmem kaç kilometrelik yolu mecburen yürüyerek gider gelir olmuştum. Yürüdüğüm yolun çoğunluğu hep eşeğin, ineğin geçtiği patika yollardı. Ana yoldan sonraki yol hep tarlalar arasından devam eden sağı solu otluk ve ormanlık yoldu.
Mektebe ancak koşa koşa yetişiyordum. Dersler sabah sekizde başlardı. Saat tam sekiz dedi mi Ramazan topu gibi bir top atılır herkes derse girer kapılar kapanırdı. Yetişememiş isen ve kapılar kapanmışsa, kesinlikle içeri almazlardı. Bu nedenle yetişebileyim diye yola erken çıkardım. Sabah bu okul yolumda bir tek Arap Mensure ile rastlaşırdık. Mensure, bazen beni bekler beraber giderdik.
Bir de Ali amca vardı, ninemin tarla komşusu. Ali amca haftanın bazı günleri sabah şehre, mandıraya süt götürürdü. Süt götüreceği günler beni de alır, siyah atının arkasına bindirir, mektebin kapısına kadar götürürdü. “Haydi, bakalım kara kız derslerini iyi dinle, güzel öğren” diye de nasihatini yapar bırakırdı. Öğlen paydosunda mektepte yemeğimizi yedikten sonra dedemlere giderken yine yol arkadaşım Mensure olurdu.
Mektepler kapanınca, bu uzun yolu gelip gitmekten kurtuluyordum ama ninemlerde kalmayı hiç sevmiyordum. Burada neredeyse hiç arkadaşım yoktu. Bütün arkadaşlarım bizim tarlanın olduğu yerde ve aklım hep oradaki çocuklarla oyundaydı. Bazı günler kendi evimize karşı dönüp, “Allahım beni anneme gönder” diye yalvarırdım. Bir gün gözü karartıp nineme söylemeden kaçıp anneme gittim. Anneme de ninem gönderdi diye yalan söyleyip çocuklarla oyuna daldım.
Ninemle dedem, beni göremeyince, aramaya başlamışlar. Bu çocuk gittiği her yeri söylerdi, söylemeden bir yere gitmezdi diye endişelenip ne kadar komşu varsa bakmışlar, sonra alçak kuyulara bakmışlar, denize mi gitti çocuklarla diye deniz kenarlarına da bakmışlar, hiçbir yerde bulamayınca ninem eşeğe binmiş telaşla anneme geliyordu. Ben de oyuna dalmış tam oyunun tadını çıkarıyordum ki eşeğe binmiş ağlaya ağlaya bize doğru gelen ninemi gördüm. Durum belliydi hemen oyunu bırakıp, yaşlı incir ağacın kalın gövdesinin arkasına saklandım, olacakları gözlüyordum. Ninem, sanki evde ölü var gibi ağlayarak geldi. Annemi görünce, “Raife, Zurham yok, ne deniz, ne kuyu, ne komşu aramadık yer bırakmadık, çocuk yok” diye bağırıyordu. Ninem bana hep ZURHAM diye seslenirdi. Annem “anne dur çocuk burada” dedi, ninen daha beter ağlamaya başladı. Bu sefer de bulundum diye sevincinden ağlıyordu. Neyse, annem ninemi sakinleştirip susturduktan sonra biraz beni kollar gibi bana hak verip “Anneciğim sen de çocuğu çok sıkıyorsun, bazı bazı yolla gezsin oynasın” diye de annesine sitem etti. Ninem biraz daha oturdu, giderken her halde beni de alıp gitmek istedi ki, Annem: “anne sen git yarın yollarım şimdi oynuyorlar” dedi ve Ninemi yolladı.
Annem nineme karşı beni korumuştu ancak benim payıma düşen dayak hala duruyordu. Bunu nasıl atlatacağımı bilemediğimden korkmaya başlamıştım. Ninem beni de alıp götürseydi keşke. Akşama kadar ağacın gölgesinde anneme görünmeden bekledim, akşam olunca eve oyundan dönüyormuş da hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi girdim. Elbette hiçbir şey olmadan atlatacak değildim. Annem beni karşısına alıp önce yalan söylediğim için dövmeden epeyce bir azarladıktan sonra söylemini “Sana hak veriyorum ninenlerde oynayacak çocuk yok, ben ninene tembih ettim, arada bir seni buraya yollayacak, ama bir daha her ne için yalan söylersen, o zaman yiyeceğin dayağı düşün” diyerek bitirmişti. Ben bu kadarına razıydım.
Şehre süt götürürken beni de siyah atına bindirip mektebe bırakan dedemin tarla komşusu Ali amca beni “kara kızım” diye çok severdi. Ali amcanın atının arkasına binip mektebe gittiğimiz bazı günler, yolda, Ali amca bir türkü tuttururdu, “Zeynebim Zeynebim Allı Zeynebim, Güzeller İçinde Belli Zeynebim” diye. Öğrendiğim ilk türküydü ve ondan duymuştum. Ali Amca ve karısı Sıdıka teyze ninemin en yakın komşularıydı. Taştan iki katlı bir evleri, önündeki bahçede bir saz damları, tarlanın eve uzak olan kenarında, ineklerin kışlık yiyeceklerini muhafaza ettikleri bir saz damları daha vardı. Sık sık evlerine oturmaya giderdik. Elbette bu ziyaretler hep geceleri olurdu. Çünkü gündüzleri herkes işine gücüne bakardı. Hele onlar çok kalabalık bir aile olduklarından gündüz çok işleri olurdu, boş durmazlardı. Onlar büyük çiftçi ailesi. Yedi çocukları vardı. En büyük kızı Ziynet abla evliydi. Anadol’a geçip İzmir Çeşme’ye yerleşmişler. İkinci çocukları Hasan ağabey ve üçüncü çocukları Rasim ağabey evliler ve Adada oturuyorlardı. Dördüncü Emine abla ile beşinci Zehra abla bekâr kızlarıydı. Altıncı çocukları benden 4 yaş büyük olan Ahmet ve Sıdıka teyzenin hep “körpem körpem” diye sevdiği benden 2 yaş büyük olan yedinci çocukları Mehmet. Yaşlarımız yakın olduğundan ben daha çok Mehmet’le oynardım. Zelzele olduğunda onların da evleri yıkılmıştı. Bu sebeple tarlalarına temelli göçmüşler şehre bir daha dönmemişler ve Mehmet’i de okuldan almışlardı.
Ali amcanın eşi Sıdıka teyze hasta olmuş, ne hastasıydı bilmiyorum. İlkbahardaydık, havaların güzel olduğu bir gündü, birisi gelip nineme Sıdıka teyzenin öldüğünü söyledi. Ninem beni de alıp apar topar gittik. Ali amcaların evi denize çok yakındı. Ev ile deniz arasında bir yol vardı yoldan denize kadar da kumsal. Sıdıka teyzeyi evde yıkadılar, sonra tabuta koyup yolun deniz tarafında kumun üzerinde namazını kıldılar ve ardından ağabeyler, amcalar, tabutu omuzdan omuza değiştirerek bizim göl dediğimiz meramızın orta yerinden giden patika yoldan şehir mezarlığına götürüp gömdüler. Baba dedem Mehmet Helebi’nin de mezarı buradaydı. Babam bizi terk etmeden evvelki bazı günlerde beni de alır beraber dedemin mezarına ziyarete giderdik. Ben mezarlıkta mezarların üzerine basarım diye korka korka yürürdüm.
Ninemin yazlığının olduğu Akdam’da oturan başkaca komşuları da vardı. Aspalı Süleyman Amcalar, Aspalı Hatice teyzeler, Latife teyzeler, Ali Paşa ve daha birçokları. Zaten yaz evlerinde oturanların çoğu birbirine akrabaydı, ama bizim oralarda hiç akrabamız yoktu. Dedemler Akdam’a taşındıktan ve mektepler de kapandıktan sonra inekleri meraya otlatmaya daha çok ben götürürdüm. Oraya hayvanlarını otlatmaya ben yaşta ve benden büyük çocuklar da gelirdi, arkadaş olmuştuk. Hüseyin, İbrahim, Hasan ve sadece oyun oynamaya gelen daha birçok erkek çocuk vardı ancak benden başka kız yoktu. Genellikle dama oynarlardı. Otsuz toprağa oyun tablasını çizerler, dönüşümlü olarak dama oynarlardı. Merada otlayan inekler dağılıp uzaklara gittiklerinde “Sen nasılsa dama oynamasını bilmiyorsun orada öylece duracağına git inekleri toparlayıp getir” diye beni gönderirlerdi. Oyun dışı kalmak canıma tak etmişti. Bir gün İbrahim’e “damayı bana da öğretsene” dedim. İkimiz de aynı yaştayız, “Olmaz, sen kızsın öğrenemezsin” dedi. Ben de “bir kere göster, oynayalım, eğer öğrenmezsem bırakırım” dedim. İbrahim beni çok severdi. “Öğrenemezsin ya, hadi bir kere deneyelim” diye bana gösterdi. İbrahimlerin evinin avlusuna oynamaya gittiğim günlerde İbrahim ile ikimiz çok sık dama oynar olmuş ve ben iyice öğrenmiştim. Merada onlar oynarken artık bana da sıra geliyordu. Zaman zaman onları yenmeyi de başardığımda hepsi şaşırmışlardı. İbrahim bir gün annesine, “keşke Zühre’ye dama öğretmeseydim, o bizi geçti, hepimizi yeniyor, inekleri toplamaya da artık biz gidiyoruz” diye yakınmış. Bazen de koşma yarışı yapardık. Hepsini geçerdim. O anda kendimi havada uçuyor zannederdim, ayağım yere değmezdi sanki. Hiçbiri sobelemede beni tutamazdı. Kara kuru, ufak tefek bir Arap kızıydım ancak beni alt edemezlerdi. Onun için de beni oyuna almak istemedikleri çok olurdu.
Dedem, tarlanın yarısına, bazı yıl buğday, bazı yıl arpa eker, olgunlaşınca biçerler ve harman yaparlardı. Başakları yere sererler, ortasına da kuvvetli bir direk dikerlerdi. Öküzleri, eşekleri boyunlarından iple direğe yan yana bağlarlardı. Evin eşeği hayvanların rehberi konumunda olduğundan onu en dış kenara bağlarlardı. Eşeğin üzerine biri biner, hayvanları direğin etrafında, başakların üzerinde yürütürlerdi. Hayvanların üzerinde yürüyüp çiğnediği başaklardan da taneleri ayrılırdı. Buna da “Harman Dövmek” derdik. Dedem de hayvanları yürüteyim diye eşeğin üzerine hep beni bindirirdi. Akşama kadar eşeğin üzerinde döner dururdum. Dedem de harmanın etrafına yayılan başak saplarını dirgenle hayvanların ayaklarının altına atardı. Harman en az beş altı gün devam ederdi. Beni oynamaktan alıkoyuyorlar, beni düşünen kimse yok ki diye içim içim sızlanıp sıkılırdım. Bazen kardeşim gelir, eşeğe o biner, ben de iner kaçardım. Bazen de Ali amcanın küçük oğlu Mehmet gelir, gruptaki diğer eşeğe de o biner birlikte eğlene eğlene dönerdik. Dönerken Mehmet hep şarkı söylerdi. Babası ona köpek marka bir gramofon ve çokça da taş plak almış, şarkıları oradan öğreniyormuş. “İpek kuşak beldedir, saçakları yerdedir, dünya güzelle dolsa yine gönlüm sendedir” diye bir şarkı öğrenmiş genellikle de onu söylerdi. Bazen de çocuklarla oynarken Mehmet gramofonunu getirir taş plaklarını bize de dinletirdi. Babası Ali amcanın yolda söylediği “Zeynebim Zeynebim” türküsünün plağı da vardı. Mehmet’in sayesinde birçok şarkı ve türkü öğrenmiştim. Bazen “sıra sende Zühre haydi bir türkü söyle” derlerdi ancak söylemezdim. Sesimin güzel olduğunu söylerlerdi ben de inanıyordum ancak utancımdan söyleyemezdim.
1939’un Eylül ayındayız mektepler açıldı. Dördüncü sınıftayım, sınıfımız okulun ikinci katında. Bu sene yeni hocamız var, bir rahibe. Baştan aşağıya siyah giymiş. Başında da içi beyaz dışı siyah kumaştan, başından beline kadar uzanan, baş tarafı önüne doğru şapka şeklinde bir örtü takmıştı. Kısa boylu, temiz yüzlü hiç makyaj yapmamış, beline siyah bir kuşakla bir haç takılmıştı. Ama eski hocam gibi güleç değildi. İsim yoklaması yaparak, bizi sınıfımıza yerleştirdi. Her milletten karma yaparak, sıralara üçer üçer oturttu. Ben, sıramda bir İtalyan, bir de Rum çocukla oturuyordum. Bir konuşma yapıp mektebin temel kurallarını anlattı. Sıralarda nasıl oturacağımızı, sessizliği nasıl koruyacağımızı, daha önceki gibi bir teneffüs olacağını, direktörümüzün hiçbir konuşmasını, unutmamamız gerektiğini, (İtalyan mektebinde müdüre direktör diyoruz) alınacak kitapların isimlerini ve daha önce de yardım alan çocukların kitap ve defterlerinin, mektepten temin edilebileceğini anlattı. “Bugün sıralarınıza kimi oturttuysam bütün yıl hep aynı arkadaşlarınızla oturacaksınız,” diye tembih etti. Birkaç çocuk, ses yükseltip geçen yıl beraber oturdukları arkadaşlarıyla oturmak istediklerini söyledilerse de “Her yıl aynı arkadaşlarla oturulmaz, bu yıl bir yaş daha büyüdünüz başka arkadaşlarla da tanışırsınız” dedi ve sesi kesti.
İtalyan mektebinde sınıfa girdiğimiz zaman, yüksek sesli konuşmalar biterdi, sessizce herkes yerine oturur, ellerimizi arkamızda kavuştururduk. Hocamız “ders yapacağız” veya “kitap okuyacağız” derse o zaman ellerimizi arkadan öne alır, çantalarımıza davranırdık. Hocamızın dediklerini her zaman can kulağıyla dinlerdik.
Dördüncü sınıf, kitaplarımız geldi, eyvah çantamız kitap doldu. Ben bu kadar dersle nasıl baş ederim, bilemediklerimi evde soracak kimse yok, bu konularda yardım isteyeceğim bir komşumuz da yoktu. İtalyancam iyi değildi. İtalyancayı üç yıldır sadece mektepte görüyordum ve bu da bana yetmiyordu. Bizim Türk mahallesinde sokakta oynadığımız Türk çocuklar dışında sadece Rum arkadaşlarımız vardı. Bu sayede Rumcayı iyi öğreniyorduk fakat, İtalyan çocuklarla sokak arkadaşlığımız yoktu. Sadece mektepte teneffüste görüşüyorduk. Bu yüzden İtalyanca pratik yapma olanağım olmuyordu. Bütün dersleri İtalyanca okuyup yazmamız gerekiyordu. Coğrafya, tarih, matematik, bunlar ağır dersler, dördüncü sınıfta oldukça zorlanacağımdan içime bir sıkıntı çökmüştü.
Biz okulda derslerle cebelleşe duralım duyulan bir haber herkesi endişelendirmişti. Bizim adada haberler radyodan alınırdı, genellikle de kahvelerdeki radyolardan. Bir harp başlamış. Harbi başlatan da Almanya Başbakanı Hitler olduğundan Alman Harbi diyorlarmış. Büyüklerimiz “bu Hitler denen adam ne istiyormuş ki, bütün dünyayı mı yönetmek istiyormuş” diye söylenip geziyorlardı. Harp başlayalı da epey olmuş, birinci dünya harbinde yaşananları bildiklerinden herkeste bir tedirginlik başlamıştı. Haberleri kahvede en çok babalar dinleyip durumu evlerine aktarıyorlardı. Bize de ağabeyim haber getiriyordu. Biz bunları duyasıya kadar harp çoktan başlamış, Almanlar bilmem kaç memleketi almışlardı bile. Harbin bize kadar gelip gelmeyeceğini zaman gösterir diyorlardı.
Annem duyduklarına çok sıkılıyordu. Gerçi söylentileri duyamıyordu ancak ona ben anlatıyordum. “Yavrularım o harpler buralara kadar gelirse halimiz nice olur, biz karnımızı doyurmak için mücadele verirken şu başımıza gelene bakın hele” diye ah vah çeker oldu. Ağabeyim “anneciğim sen korkma onlar bizim küçük adamızı ne yapsınlar, kim bilir hangi büyük memleketlere saldırdılar” diye annemi ve bizleri rahatlatmaya çalışıyordu.
Aradan az bir zaman geçmişti ki, adamızda ekmek dâhil tüm gıda maddeleri karneye bağlandı. Annem bu sefer de ya harp bize kadar gelirse kıtlık başlarsa ne yaparız, çocuklar aç kalacaklar diye korkmaya ve üzülmeye başladı. Ağabeyim ise daha sakin annemi teselli etmeğe uğraşıyordu “sıkılma anne, iş olacağına varır, yemeği az yeriz olur biter” diyordu. Annemin, hele ablam öldükten sonra üçümüzden biri ölüverir diye ödü kopardı. Biraz rahatsızlansak telaşlanır hemen bizi doktora götürürdü.
Harp korkusu ortalığı kavura dursun biz mektebe gitmeye devam ediyorduk. Mektebimi çok seviyorum da şu matematiğe bir türlü alışamadım, bir öğrenebilsem diye ne kadar uğraşsam da olmuyordu. Bir gün hocam bana “Zurre git saat kaç bak da gel” dedi. Yabancılar bana Zühre diyemezlerdi, Zurre derlerdi. Merdivenin başında duvardaki saate baktım geldim. Hocam “saat kaç dedi”, “bilmiyorum” dedim. Hocam neden diye düşündü kaldı. Benden sonra da bir Rum kızı gönderdi o da bilmiyorum dedi. Daha saati okumayı öğrenememiştim. Üstelik bir tek ben değilmişim. İtalyan çocukları herhalde biliyorlardı ki hoca onlara sormamıştı, belki de onlar da bilemezse kendini suçlamaktan korkmuştu.
Haftanın iki günü jimnastik saatimiz, bir gün de müzik dersimiz vardı. Mektebimizin bitişiğinde iki katlı hastane binası ve hastanenin yola bakan tarafında da bir eczane vardı. Hemşireler ve eczanede çalışanlar da rahibe idi ancak onlar baştan aşağı beyaz kıyafetler giyiyorlardı.
Teneffüste daha çok oyun arkadaşım İtalyan kızı, Elda olurdu. Aynı sırayı paylaştığım Rum kızı Eleni, asık suratlı bir kızdı, bizimle oynamazdı. Bizden bir üst sınıf olan bir İtalyan kızı vardı, ismi Cakomina. O da bizimle oynamayı severdi, teneffüse çıktık mı hemen yanımıza koşar gelirdi. Dördüncü sınıfa başladığımızdan itibaren sınıf temizliğini biz talebeler yapıyorduk. Okul cumartesi günleri öğleye kadardı. Öğle okul paydosundan sonra, sırası gelen çocuklar temizlik yapmak için kalıyordu. Hocamız, Cuma gününden, temizliğe kalacakları tespit ederdi ki anne babalarımıza temizliğe kalacağımızı söylememizi isterdi. İşte o Cumartesi sıra bana gelmişti. Dört arkadaşımla beraber kaldık, sınıfımızı temizleyeceğiz. Bana yazı yazdığımız mürekkep hokkalarını verdiler, onları kovaya topladım. Bir de adını çok yıllar sonra öğrendiğim klorak şişesini verip, suya ne kadar dökeceğimi söylediler, ben kovayı aldım, tuvalete gittim. Çeşmeden su doldurup hokkaları klorakladım, beklemeye bıraktım. Bu arada hastane tarafından sesler geliyordu, bir çocuk ağlıyordu, bir de kadın söyleniyordu. Mekteple hastane bitişik binalardı, arasında siyah boyalı bir kapı vardı. Kapıya koştum, kapı aralık, içeriye eğildim, baktım siyah kıyafetli bir rahibe Cakomina’yı dövüyor, Cakomina da “seni babama şikâyet edeceğim” diye bağırıyordu.
Beni görmesinler diye geri çekildim ama aralıktan onları görebiliyorum. Rahibe Cakomina’yı iyice dövdükten sonra “şimdi git söyle babana” deyip ittirdi. Cakomina önce yere düştü, sonra da ağlaya ağlaya yerden kalktı. Mektep tuvaletine doğru geliyordu. Ben hemen tuvalete kaçtım, şahit olduğumu görüp utanıp üzülmesin diye hokkalarla oyalanmaya başladım. Doğruca yanıma geldi, yüzü ve gözü kızarmış ağlıyordu beni de etkiledi. Dayanamadık sarıldık, beraberce ağladık. Ben onu teselli etmeye çalıştıkça o bildiği bedduaları Rahibe’ye okuyordu. Rahibenin adı Anjelika imiş. “Ben buradan kaçacağım, beni hep dövüyorlar” diyordu. Azıcık sakinleşti, elini yüzünü yıkadı, “Cakomina ne kabahat yaptın da Rahibe Anjelika seni dövüyor” dedim. “Benim her hareketim onlara batıyor. Sürekli beni takip ediyorlar. Ben yüzümü yıkamayı, yatağımı toplamayı bilmez miyim, yok, toplamıyormuşum, yok yayıntı bırakıyormuşum diye sürekli azar işitiyorum. Ben de bugün inat için yatağımı toplamadım, onun için beni dövdü” dedi. Cakomina yatılı kalıyordu galiba. Çok acımıştım kim bilir, benim görmediğim neler vardı.
Cakomina’yı üçüncü sınıftan beri tanıyorum ama yalnız teneffüste bir araya geliyorduk. Beyaz tenli bir çocuk olduğu için yüzündeki damarları mor mor görünüyordu. Ben işimi bitirdim. “Cakomina, ben gidiyorum çünkü geç kaldım, istersen benimle bizim sınıfa gel” dedim. “Ben gelemem sen git, o cadı beni takip ediyordur, sonra seni de hocana şikâyet eder” dedi ve tekrar sarıldık, ağlıyorduk. Cakomina “anneanne gel, beni al” diye ağlıyordu. Bir zaman sonra sustu. “Zurre haydi sen git, ben de gidiyorum” dedi ve ayrıldık. Arkadaşlar geç kaldığıma söyledilerse de olayı anlatmadım, başka bahaneler uydurdum. Hokkaları yerlerine yerleştirdim. İşimiz bitti gittik.
Pazartesi mektepte teneffüste gözüm Cakomina’yı arıyordu, bekledim gelmedi. Burada olsa illaki gelirdi, mektebe gelmemiş olmalıydı. Kaçacağım diyordu eyvah eyvah kaçtı mı acaba diye canım sıkıldı. Elda’ya bile bir şey söylemedim. Ertesi gün teneffüste Cakomina koşa koşa yanımıza geldiğinde çok sevinmiştim, sarıldık, birbirimizi öptük. “Dün neden gelmedin mektebe?” dedim. “Dün inadımdan gelmedim, hasta rolü yaptım, aslında biraz da ateşim vardı” dedi. O günden sonra Rahibe Anjelika’ya hiç selam vermedim. Allah’ın emirlerine uyacağına yemin etmiş bir insan parmak kadar çocuğu nasıl böyle hırpalayabi
liyor diye çok kızmıştım.
YEDİNCİ BÖLÜM SONU.



