İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
***
O yıl ikinci sınıfımı da pekiyi derece ile bitirdim. Okumayı çok seviyorum. Bir dahaki yıl üçüncü sınıfa gitmeyi hasretle bekliyordum.
Yıl 1936, ben yedi yaşımı bitirmiş sekize girmiştim. Yaş günü kutlaması bilmezdik, adını bile duymuş değildim. Kutlayacak iki bayram bilirdik, Şeker ve Kurban Bayramları. Yılbaşı gecesi eğlencemiz de olmazdı, o gece Rum çocukları “GAMZELLA” olurlar, ev ev gezerlerdi. Rum arkadaşlarımız bizlere de uğrarlar, çeşitli kıyafetlerinin üstüne, kimisi sarımsak kimisi soğan asar, bizleri güldürürlerdi.
Mekteplerin açılması yaklaşmıştı. Bahçe arasındaki evde kirada oturuyorduk, yaz ayları için böyle evler güzeldi, ancak kış günlerinde zorlanıyorduk hem şehre uzaktı hem de yağmur yağınca yollarımız çamurdan yürünmüyordu. Ev de oldukça eski idi. Evden pek memnun değildik. Mecbur olunca katlanmıştık. Babam Kumburnu denen semtten bir ev bulup kiralamış, mekteplerin açılmasına az bir süre kala oraya taşınıp yerleştik. Birçok Türk komşumuzun yanı sıra Rum komşularımız da vardı. Mahalleyi sevmiştik ve mektep arkadaşlarım Rüstem ve kardeşi Münübe’lerin evi ile karşı karşıya geldik. Onların kendi evleri imiş ve o mahalleye de Girit Mahallesi derlermiş. Evler sıra ile tek tip, tek modeldi.
Osmanlı, Girit adasını kaybettikten sonra adada yaşayan Girit Türklerine kötü davranılmaya başlanmış. Rum çetelerin baskınlarından canlarını kurtarmak isteyen Türkler Girit’ten göç etmek zorunda kalmışlar. Birçok adaya dağılmışlar işte o zamanda adamıza getirilen ya da gelen Türkler yapılan bu evlere yerleştirilmiş. Ev sahipleri, yıllar sonra, maddi durumları düzeldikçe yeni aldıkları evlere taşınıp, bu evlerini kiraya vermişlerdi. Biz de bu sayede depremden sonra, ilk defa şehirde oturacağımız için çok sevinçliydik.
Kumburnu Mahallemize yeni taşındığımız günlerden biriydi. Bizler sokak arasında arkadaşlarla oynuyorduk. Akşama doğruydu, daha babam işten dönmemişti, bir İtalyan polisi kapımızı çaldı. Biz onlara polis demezdik “Karabinyer” derdik. Zaten onlar da kendilerine polis demez Karabinier diye adlandırırlardı. Adalarda görevli bir nevi İtalyan Jandarmasıydı. Ablam kapıda Karabinyeri görünce beti benzi attı. Kardeşi Bekir ağabeyim bir hata mı işledi de Karabinyer kapımıza geldi diye ödü kopmuş. Karabinyer elindeki kâğıdı ablama vermiş, bir şeyler söylemiş gitmiş. Ancak ablam Karabinyer’in söylediklerinden bir şey anlamadığı gibi verdikleri kâğıdı da okuyamamıştı. Neyse ki karşı komşumuzun kızları İtalyanca biliyorlarmış verilen kâğıtta yazılanları tercüme edince durum anlaşılmıştı.
Benim sekiz yaşıma girmiş olmam nedeniyle bundan böyle İtalyan mektebine gitmem gerekiyormuş. Eğer gitmezsem babam hem para cezasına hem de hapis cezasına çarptırılacakmış. Artık Türk mektebine gidemeyecekmişim.
Şimdi ne olacak, işin içinde babam için hem hapislik hem de para cezası var. İtalyan mektebine göndermezlerse Türk mektebine de gitmem yasak, okuma hayatım bitmiş olacaktı. Ama ben de okumaktan mahrum olursam diye çok korkmuştum. Evimizin içine sanki ateş düşmüştü. Annem babam düşündüler, konuştular, sonunda hükümetin dediğini yapmaya karar verdiler. Ben de rahatladım en azından okumaya devam edecektim.
Ne güzel bu yıl üçüncü sınıfa başlayacaktım. Bir yandan okula gideceğime seviniyor bir yandan da kaybedeceğim iki yılıma üzülüyordum. Duygularım karışmıştı. İtalyan hükümeti idaresinde yaşıyorduk mecburen artık İtalyanca derslere başlıyordum. Hepimiz Türk mekteplerinde okumak isterdik, ancak bunun olması için Türkiye’de olmamız ya da Türkiye’ye göçmemiz lazımdı. Ben daha olayların farkında değil iken dedemler ve babamlar birlikte göçmeyi bir kez denemişler ancak becerememişler. Daha doğrusu fırsatı kaçırmışlar. Ben evde konuşulanları çok dikkatli dinlerdim.
1932’de Atatürk, adalarda yaşayan Türklere kucak açmış, düzenli olarak vapur göndermiş, kim isterse gelsin, buralarda onları iskân edeceğiz demiş. O zaman adadan birçok aile Türkiye’ye geçmiş. Annemin öz babası Hacı Bekir’den olma kardeşi Ali dayım da o zaman geçmiş. Ali dayım Datça’nın Beççe Köyü’nden, Nazife isimli, sarışın bir kızı adaya getirip evlenmişler. Evlilikleri henüz yeni iken Atatürk’ün bu çağrısına uyup, Türkiye’ye gitmişler. Devlet onları İzmir’in Çeşme ilçesine yerleştirmiş. Çarşıya yakın bahçeli koca bir ev ve çoğunluğunda zeytin ağaçları olan üç de tarla vermiş.
Bir gün dedemler ve babamlar ailece toplanıp, Anadola biz de gidelim diye anlaşmışlar ve hazırlık yapmışlar. İnekleri, eşekleri, tavukları, canlı hayvanlarının hepsini satmışlar. Götürecekleri eşyalarını balyalayıp Türkiye’den gelecek olan vapuru beklemeye başlamışlar. Günlerce beklemişler ancak vapur gelmemiş. Onun yerine Türkiye artık göçmen almıyormuş diye haber gelmiş. Karar vermekte geç kaldıklarından fırsatı kaçırıp adada kalmışlar. Yine inek, eşek, at alıp çiftçilik hayatlarına devam etmişler. Ardından da depremle yerle bir olmuştuk.
Benim okuduğum alfabe Türkçe idi. Acaba İtalyanların alfabesini okuyabilecek miyim? Acaba hangi sınıftan başlayacağı? Üçüncü sınıftan mı başlarım? Gibi daha birçok acabalarla kafam allak bullak olduğu günlerde, babam beni götürdü İtalyan mektebine kaydettirdi. Okul malzemesi yine Türk mektebimde olduğu gibi, siyah önlük, bir defter, bir alfabe, kara tahta, tebeşir, kalem ve silgi. Annem bana yine aynı kumaştan bir askısı olan, yeni bir çanta dikti.
İtalyan mektebimiz Kumburnu semtine uzaktı ancak şehre taşındık diye biz bunu dert etmemiştik. Mahallemiz ile karşı mahalle arasında geniş bir dere vardı, kış aylarında çok, yaz aylarında az da olsa devamlı akar durur ve dere sürekli kum taşıdığından, denize doğru ve döküldüğü yerden itibaren denizin altında uzunca kumdan bir burun oluşturmuştu. Bu nedenle buradaki mahalleye Kumburnu demişler. Mahallemizde yollarımız genellikle kum ile örtülü olurdu. Bazen yürürken ayaklarımız kumlara batardı. Derenin denize döküldüğü yere çok yakın bir yerinde bir köprü vardı. Köprüden karşıya geçince, mektebe kadar yollar asfalttı. O yollarda yürümek hem kolay hem temiz. Kışın yağmur yağdığı zaman bile asfalt yollarımızda su durmaz yanlardan mazgallara akar giderdi.
1936 ders yılımız başladığında ben sekiz, kardeşim Mehmet altı yaşına girmiştik. Benim İtalyan mektebine başladığım o yıl kardeşim Mehmet de Türk mektebine başladı. O sabah beni Aliye ablam mektebe götürmüştü. Diğer çocuklar da anneleri, babaları ya da ağabeyleri ile gelmişlerdi. Bahçede toplaştık. İsimleri okunan öğrenciler ailelerinden ayrılıp okula girdik. Bizi bir sınıfa yönlendirdiler. Bizimle birlikte genç bir kadın öğretmen de bizimle birlikte sınıfa girdi ve hepimizi ikişer ikişer ayırıp sıralara oturttu. Bizlerle beraber Rum, İtalyan, Yahudi çocukları da vardı. Türk mektebindeki arkadaşlarımdan, hele de Arap Mensure’den ayrıdım diye üzülüyordum ki, okula gelenler arasında Leman, Yadigâr, Cavidan, İkbal, Arap Mensure’yi görünce çok sevinmiştim. Türk mektebinden bütün sevdiğim arkadaşlarla aynı sınıfa düşmüştük.

Mektebimiz iki katlı modern bir bina. Dışarıdan gelince birkaç merdivenden çıkıp büyük bir kapıdan giriyorsun. Bizim sınıfımız alt katta idi. Sınıfımızın karşısında dördüncü ve beşinci sınıfların okuduğu ikinci kata çıkılan merdiven vardı. Sınıfımızda erkek çocuk yoktu, bizim binada sadece kız çocuklar okuyordu. Okulumuzun arkasında oldukça büyük bir bahçemiz vardı. Bahçemizin bitişiğinde daha büyük bir bahçesi olan iki katlı daha büyük bir mektep binası vardı. Erkek çocuklar da orada okuyorlardı. Teneffüste birbirimizi görünce öyle sevinmiştik ki, hepimiz havalara uçmuştuk, gene hep beraber oynamıştık. Yalnız İtalyan çocukları bizlerden azdı. Herkesin dili farklı olduğundan, nasıl anlaşacağız diye endişelenirken, her çocuk kendi dilinde konuşanı gördükçe epey seviniyordu. Ortaokul ve liseyi okuyanları bilmiyordum ancak onları şenlik günlerinde, büyük çocuklardan oluşmuş bir bandonun arkasından yürüdüğümüzde görüyordum.

FOTO………. İKZ…..012
İtalyan okulunda birinci sınıftan başlayınca benim Türk mektebinde okuduğum iki yıl yabana gitmişti. Biz Türk çocukları bir araya geldiğimiz zaman biz bu A’yı B’yi biliyoruz diye gülüşüyorduk. Garipsemiş olsak da İtalyan mektebine kısa zamanda alıştık, okuyup öğrenmek güzeldi.
Bir gün hocamız sınıftaki bütün çocukları tek tek yanına çağırıp, babamızın ne iş yaptığını, evimizin, tarlamızın olup olmadığını sorup hepsini yazmıştı. Sömestre tatilinin başladığı yılbaşı günü, benim de içinde olduğum birçok çocuğu ayırdılar ve bizi “Faşyo” denilen büyük bir binada topladılar ve isimle çağırarak, içinde iç giyim, dış giyim, ayakkabı gibi bir çocuğun ihtiyacı olan her şeyi paketlenmiş halde hepimize dağıttılar. Bir de müdürümüz “Çocuklar, sizlere verilen hediyeleri, özellikle ayakkabıları mektebe gelirken muhakkak giyeceksiniz, eğer giymezseniz hepsini geri alırız” diye bir konuşma yaptı. Galiba bizleri, ihtiyacı olan fakir çocuklar olarak tespit etmişlerdi. Elbette ben de fakirler grubuna dahildim, çünkü ne evimiz vardı ne de tarlamız, sadece el emeğimizle geçiniyorduk. Annem yaz kış yorgan, erkek gömleği, hanımlara elbise diker, tarlada çapa yapar, ekin biçer, hiç oturmasını bilmeyen bir kadındı. Ağabeyimin eve bir faydası yoktu. Ancak kendine bakıyordu. Ablam evlilik yaşına gelmiş çeyizi düzülecekti. Babamın gündelik kazancı ile de ancak kıt kanaat geçindiğimiz bir yaşantımız vardı.
Burada, yaşadığımız günlerden birinde Ablam Aliye’yi eski komşumuzun oğlu Hüseyin Terzi’ye istediler. Depremde yıkılan evimizin arka bahçesindeki komşumuz, mandalina almaya gittiğim, Fatma ninenin oğluymuş. Ben pek rastlaşmadığımdan tanımazdım. İki genç, komşuluk zamanımızdan beri görüşür anlaşırlarmış, birbirlerini severlermiş. Nikahları kıyıldı ve ablam evlilik hazırlığına başladı. Sevmek ve sevilmenin büyüsüyle ablam, havalarda uçuyordu. Emeline kavuşmanın sevinciyle de çeyizlerini işlemeye hız vermişti. En fazla bir yıl nikâhlı bekleyecekler, ondan sonra düğün olacaktı.
1937 Yılbaşı geçti, sömestre tatili bitti, yine hep beraber mektepteyiz. Hocamızın ilk işi, verilen giysileri ve ayakkabıları giydik mi diye bakmak olmuştu, hiç giymez miyim sevincimden havalara uçmuştum. Bütün kış aynı ayakkabılarla mektebe gittim geldim. Siyah önlük beyaz yaka da vermişlerdi. Önlüğümüzü akşam paydostan sonra ev giderken çıkarıp çiviye asıyor, sabah gene mektebe gelince oradan alıp giyiyordum. Okul malzemesi, dağıtılan her çocuğa önlüğünü asacağı askılıkta bir çivi vermişlerdi. Hafta sonu önlüğümüzü, yakamızı evimize götürüyoruz, yıkayıp ütületiyorduk.
Öğlene kadar ders arası bir teneffüsümüz vardı, teneffüs başlangıcı ve bitişinde düdük çalardı. Öğleyin saat bir buçuk gibi öğle arası verilir evlerimize yemeğe giderdik. Henüz ikinci sömestrinin ilk günleriydi, akşam paydosunda hediye dağıttıkları çocukları toplayıp konuşma yaptılar. Ertesi günden itibaren öğle yemeği vereceklerini, evlerimize yemeği yedikten sonra gideceğimiz için biraz geç kalacağımızı anne babalarınıza söyleyelim ki merak etmesinler diye tembihlemişlerdi.
Ertesi gün okula geldiğimizde, bahçede yemek sıraları hazırlanmıştı. Hocamız, sınıfta yemek verilecek çocukların isimlerini okudu, “siz evinize gitmeden evvel bahçede hazırlanmış olan sıralara gidip oturacaksınız” diye tembih etti. Öğlen paydosu oldu, çok sevdiğimiz orta yaşlı güler yüzlü müdiremiz yemek yiyecek çocuklara hem İtalyanca hem de Türkçe olarak yol gösteriyordu. Sıralara oturduk, önümüze yemekler geldi, bekleyelim diye tembih edilmiştik. Sonra müdiremiz hepimizi ayağa kaldırdı. “Çocuklar önce Allah’a dua edeceğiz sonra yemeklerimizi yiyeceğiz” dedi. İtalyanca söylenenleri biz de ağır ağır tekrar ettikten sonra yemeklerimizi yedik.
Müdiremiz; yemeğin sonunda “pazar günleri hariç okulun açık olduğu her gün öğleyin, burada önce Allah’a dua edeceğiz, sonra yemeklerimizi yiyip evlerimize gideceğiz” tamam mı, diye bizden söz almıştı. Her yıl ayak ölçümüzü alırlar ve her yılbaşı hediyelerimizi dağıtırlardı. Okul açık olduğu sürece de her gün yemeğimizi müdiremizin eşliğinde ve kontrolünde yiyerek evlerimize gittik.
1937 Mayıs ayı sene sonu okulumuz kapandı. O yaz babam depremde yıkılan evimizin karşısındaki, gazinonun sahibi Cefala amcanın, bilmem kaç dönüm bağına ortak girmiş, bağda ailece çalışmak gerekiyormuş. Biz de bağ evine taşındık. Bağ evi denilen: bağ içinde taştan bir kule ev, bahçesinde bir hayvan damı, kocaman iki de dut ağacı vardı. O yaz üzüm bağında, kardeşimle koştuk, oynadık, ara sıra da dövüştük. Akraba ve komşu çocukları da geldi, onlarla da bol bol oynadık. Bazen biz de annemden izin alıp onlara oynamaya gidiyorduk.
Artık ablamın evlenmesi yaklaştı, ancak elde para yok. Babamda bir huzursuzluk vardı. Ablamın alışverişlerine mi kızıyor bilinmez, yok yere sinirlenip bağırıyordu. Annem, ablam hep üzgünlerdi. Evlenecek bir kız için elbette arada bir alışveriş oluyordu. Annem, ablam için kilimi dokunsun diye, Germe Köyü’nde bir kadına, yün vermişti. O zamanlar, kilimler evde bükülen yünlerle dokunurdu. Evlenecek kızların en önemli çeyizi kilimidir.
Bağa göçmeden evvel bir gün annem, sabah alıp getirdiği ekmekleri, her zamanki gibi beze sarıp kaldırmamış diye, benim önünde babamdan bir tokat yemişti. İlk defa babamın anneme kötü muamele yaptığını görmüştüm. Benim görmediğim zamanlarda da oluyor muydu bilmiyorum. Annem, bana sıkı sıkı tembihte bulundu, “sakın ağabeyin ablan duymasın” dedi. Ben de hiç kimseye söylemedim. Annem, ablama belli etmeden gizli gizli ağlamıştı.
Yazın sonuna yaklaştığımız bir gündü. Babam, beni eşeğin arkasına bindirip gezmeye götürdü. Arkadaşı Hüseyin amcalara uğradık. Bahçeye, düz tahtaların altlarına, birkaç destek koyarak, oturacak sıra yapmışlar, babamla yan yana o sıraya oturduk. Babamla Hüseyin amca kahve içtiler, evin hanımı fincanları alıp gideceği sırada babama, “Bre Hasan sen daha O sağır kadını boşamadın mı, ben sana kızı hazırladım bile” demez mi? Babam hiç sesini çıkarmadı, ama O söz benim çok ağrıma gitmişti. O kadının dediğini babama yakıştıramamıştım. Bir yandan, babam, başka kızla evlenir mi diye, korkarken bir yandan da babamız bizi başkasına değişmez, annemin yaptığı bunca fedakârlığa karşı, bizi terk etmez diye düşündüğümden o olayı ve O kadının söylediklerini evdeki kimseye söyleyemedim.
Fatma ninem ve Hasan dedem, yaşını almış iki ihtiyar. Ninemin Hacı Bekir’den doğma oğlu Mehmet dayım evli, adada kendi evinde, diğeri Ali dayım Anadol’a geçmiş, Türkiye’de. Diğer oğulları Mahmut ve Ömer dayılarım ile beraber yaşıyorlar. İkisi de bekâr ancak kendi sevdalarında, eve pek uğramazlardı. Annem de bir ihtiyacı olur diye beni hep ninemin yanına yardıma gönderirdi. Nineme yardıma gittiğim günlerden biriydi gece de yatıya kalmıştım. Ertesi gün Ninem, eşeğine bindi beni de eşeğin arkasına bindirdi, bizim eve, Anneme gidiyoruz. Ninemle Annem sözleşmişler Germe’ye ablam Aliye’nin kilimini almaya gidecekler. Yolda giderken Nineme o gece gördüğüm kötü rüyayı anlatmıştım. Ninem, “hayır olsun yavrum, Allah korusun hepimizi” diye dua etmişti. Bizim eve vardığımızda gördüğümüz manzara benim rüyamın aynısıydı. Evimizin önü harp meydanına dönmüştü, eşyalarımız dağılmış, annem perişan, bir kenarda bayılmış, ablam başında ağlıyor, babamın öfkeden burun delikleri açılıp kapanıyordu. Ninem, eşekten atladığı gibi baygın yatan kızına koştu, öldü zannedip feryat figan etmeye başladı. O bağırtıya, Rum komşular, ellerinde sularla annemin yanına koşup geldiler.
Annemi ayıltmaya çalışıyorlardı ki babamın derdi her neydi ise yapacağını yapmıştı, eşeğine bindi gitti. Annem ayıldığında biz bahçede, ablam, ninem, kardeşim ağlıyorduk, ağabeyim de yeni gelmiş şaşkın şaşkın olayları anlamaya çalışıyordu. Ben o gece ninemde olduğum için olan olaylardan uzak kalmıştım. Sonradan öğrendim tabi.
Annem beni emzirirken, sütü de bol olduğu için çok zengin bir ailenin bebeğine süt annelik yapmış, onlar da bu hizmeti karşılığı anneme bir inek hediye etmişler. Annemle babam o inekten, çok yavru almışlar ama son yavrusunu satmamışlardı. Ablamın evliliği söz konusu olduğunda Annem, “Hasan, ineği satalım, zaten yaşlandı, buzağısını onun yerine koyalım, satılan ineğin parasıyla Aliye’yi evlendirelim” demişti. Evdeki herkes, bunun güzel bir fikir olduğuna karar vermiştik.
Babam bu ineği satmış ama annem para istediğinde, “hayır beş kuruş veremem, benim oraya buraya borcum var, onları ödeyeceğim” demiş. Annem, “Hasan yapma şu kızı baş göz edelim biz yine o borçları öderiz” derken tartışma büyümüş, sonra da babam annemi dövmeye başlamış. Ablam anneme siper olmuş, o da böylece dayaktan nasibini almıştı. İyi ki ağabeyim evde yoktu, cinayet çıkabilirdi.
Böylece aile birliğimiz altüst olmuştu. Babam sattığı ineğin parasıyla birlikte çekip gitti ve bir daha da geri gelmedi. Hüseyin amcanın karısından duyduğum o sözler, gerçek olmuştu. Babamı kandırdılar. Sen bir bahane uydur evi terk et, gerisi kolay dediler ve babam da kanmıştı. Biri 9 biri 7 yaşında iki öz evladını arkasına bakmadan bırakıp gitti. Ablam ve ağabeyimin öz babaları olmasa da kaç yıldır sayıp sevip ona “baba” diyorlardı. Annemse saçını süpürge etmişti, O ise bir yalanın peşine kandı gitti.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM SONU……….



