İSTANKÖYLÜ KIZ …..16.BÖLÜM…

İSTANKÖYLÜ KIZ

 

…..16.BÖLÜM…..

 

Evet, yıl 1944 ve ben 15 yaşıma girdim. Bahçede ben, annem, ağabeyim çalışıyoruz. Ağabeyim sebzeleri köfelere koyuyor, köfeleri eşeğe sarıyoruz, çarşıya sebze haline satıp geliyor. Yorucu olsa da işimizi seviyoruz. Hiç olmazsa kendi işimiz. Başkalarının tarlalarında çalışmaya gitmiyoruz. Kardeşim gideli nerdeyse 3 ayı geçti. Gidenden haber gelirse ölenden de gelir. Kardeşim gitti de iyi mi yaptı bilmem ama annemin gözünün yaşı dinmiyor. “Birisini toprağa verdim, birisi de nereye gittiği belli değil” diye söylenip duruyor.

 

Ama ağabeyim bizi, öyle deniz kenarından gizlice, Rum kaptanların insafına bırakıp göndermek istemiyor. Karga adası neyin nesi nasıl bir yer, sizi kim gelir alır, alırlar mı, onlar alasıya kadar ana, kız, nenem ihtiyar, kış kıyamet gününde başınıza ne gelir bilinmez diye haklı konuşuyor. “Elbet bu harp bitecek anne, merak etme o zaman kardeşimi arar buluruz” diyordu.

 

Bizim meramızdaki uçak pistini, Alman uçakları bombalaya bombalaya kullanılamaz hale getirmişlerdi. Doğa durur mu yine her yer yeşillendi, yine halk ineklerini otlatmaya başladı. Kardeşim kaçmadan önce arada bir, inek otlatan çocuklarla oynamaya gidiyor zannediyorduk. Oysa uçaklardan kalma patlamamış mermiler buluyor. Mermileri taşla vura vura ezip, barutunu çıkarıp, yakıp seyrine bakarlarmış. Bilsek gönderir miydik. Bizim oğlan Anadolu’ya kaçtı ama kalan çocuklar gene o işleme devam ederlermiş. Tabii onların da anne babalarının haberleri yok. Bir gün gene üç çocuk inekleri meraya salmışlar. Birisi Aspalı Mustafa amcanın oğlu Hüseyin, birisi Küçük Zühre teyzenin oğlu İbrahim, en küçüğü de Giritli Sait kaptanın 7 yaşındaki oğlu Ali. Hüseyin ile İbrahim benim mera arkadaşlarım idi. O gün gene üçü, taşla barutları çıkarıyorken, barut patlamış, küçük Ali orada ölmüş, İbrahim 3 gün sonra, Hüseyin de 6 ay sonra ölmüştü.

 

İşte bu harpten kalanlarla daha kaç kişiler ölmüştü hep duyacaktık. İşte meranın ineklerin peşinde koşan, oynayan, cıvıl cıvıl ötüşen çocuklar artık yoktu, sustular. Ve o günden sonra meraya hiç kimse ne inekleri ne de çocukları göndermediler. 

 

1944 yılı Şubat ayı da geçti. Ağabeyim, annemi artık ne söylerse söylesin susturamıyordu. “Sen de gel hep beraber kaçalım” diyor. Ağabeyim de inat ediyordu. Mart’ın kaçıydı bilmiyorum ağabeyim sebzeleri hale verdikten sonra eve gelip müjdeyi verdi. “Anadola gidiyorsunuz kayık ne zaman hazır olursa” dedi. “Ne kayığı oğlum hani göndermiyordun” dedi annem. “Bu özel olacak. Sait Kaptan vardı ya, hani küçük oğlu mermi ile öldü, işte o kaptan ile limandan gideceksiniz doğru Bodrum’a” dedi ağabeyim. Annemin ağzı açık kaldı. “Oğlum olur mu, her yer Alman askeri kaynıyor, sen şaşırdın mı, bir de yakalanırsak ne olur, sen hapishane köşelerini unuttun galiba, hayır öyle gidemeyiz” diyor. Ağabeyim “iyice öğrendim, Bodrum’a değil Kalimnos’a kulaklarını tedaviye gidiyormuş gibi çıkacaksınız ama Bodrum’a gideceksiniz” dedi. Annem artık uyuyamaz hale geldi, gitmek de istiyor ama herkes Değirmendere taraflarından kaçarken bizim limandan elini kolunu sallaya sallaya gitmemiz onun aklına yatmıyordu.

 

Sait Kaptan kaç senedir sefere çıkmıyormuş, çünkü uzaklara giden kaptanlar oralarda esir düşüyorlardı. Sait Kaptan küçük oğlunu kaybedince, yelkenli kayığı tamirden çıkarmış, “artık bu ada bize haram oldu, temelli gidiyorum. İsteyen varsa gelsin, para pul istemem” demiş. “Ama oğlum nasıl olur, limandan öyle aşikâre çıkılıyor mu?” dedi annem. Ağabeyim “Oluyormuş anne, kaptan korkmuyor da sen niye korkuyorsun. Mazlum kaptanlar da kaç aile ile öyle gitmişler. Ömer dayıma da söyleyelim, isterlerse onlar da gelsinler” dedi. Annem dayımgili duyunca biraz rahatladı. Küçük oğlunu merak ediyor, kavuşma fikri onu sevindiriyordu ama burada da gene bir oğlunu bırakıp gidecek olması da dert olmuştu. Evli olsa o kadar üzülmezmiş, kim pişirir, kim yıkar üstünü başını diye dert etti durdu. Ağabeyim anneme hep güzellikler sergiledi “siz gidin ben de gelirim” diyordu ve sonunda rahatlayıp sakinledi. Ve kararını verdi, “tamam Anadola gidiyoruz. Burada kalan oğlum 26 yaşında, ama oradaki 13 yaşında, o daha çok anaya muhtaç. Başımıza ne gelirse Allahtan gelir gideyim çocuğumu bulayım” dedi.

 

Ağabeyim ne zaman yanımıza kaçıp geleceği kesin değil. Böylece biz ve dayımlar hazırlandık ama annem hem ağlarım hem giderim diyen gelinlerin durumdaydı. Nasıl olacak diye söylenip duruyordu. Oğlu da gelse, kendini daha emniyette hissederdi. Ben de karamsardım, 15 yaşıma kadar yalnızca bir kere Rodos’a gittim, onda da kaybolmuştum, başka da bir seyahatim olmamıştı. Şu anda Türkiye’ye gidersek, neler olabilir tam bir muammaydı. Küçücük bir adadan koca Türkiye’ye gitmek bizim için akıl almaz bir şeydi, hep hayallerimi süslemişti ama düşünmekle yapmak çok farklıydı. Biz gözü kapalı büyüyen çocuklardık. Ev işlerine yardım eder, inekleri otlatırız, tarlalarda koşarız, bahçede çalışırız. Anne ve babalarımız gibi cesaretimiz ve ileriyi görme yeteneğimiz yoktu.

 

Mart ayının kaçıydı bilmiyorum ama günlerden Perşembe idi. O gün için hazırlandık. Annem, ninem, ben, dayım ve dayımın hanımı beş kişi olduk. Sait Kaptan fazla eşya almasınlar diye tembih etmiş. Bahçemize veda ettik. Keçimizi, yanaklarından öptüm. İki yakın komşumuza veda ettik, her şeyi eşeğe yükledik. Bizim eşyamız ne olur ki. Kimisini biz aldık, kimisini ağabeyime bıraktık ve gidiyoruz. Annem Limana varana kadar arkamızdan çabuk gel diye ağabeyime dil döktü. Küçük limanımız kalenin arkasındadır.

 

Diğer gidecekler bizden evvel gelmişler, kayığa yerleşmişlerdi. Bizim eşyalarımız da kayığa verildi, yerleşti. Ağabeyim izin kâğıtları ile çıkageldi. Kim gidiyorsa isimleri yazılmış. Kâğıtlarımızı elimize verdiler. Annem Kalimnos’a kulak tedavisi için, öbürü göz doktoruna, beriki karın ağrısı için gidiyor diye bir şeyler uydurup yazmışlar işte.

 

Alman hükümeti bizim nereye gidiyor olduğumuzu bilmezler mi ki. Aptal değillerdi elbet, bile bile bizi böyle Anadola nasıl gönderirler. Denizlerde henüz tehlike bitmedi. Daha ne kadar oldu bilmem Rodos’tan gelen bir yolcu vapurunu batırdılar. Kurtulan çok azdı. Acaba bize ne olacaktı. Bizi bilinçli olarak gönderiyorlar. Eğer denizde başımıza bir felaket gelirse, onlar kaçarken boğuldular, bizim bunda bir suçumuz yok diyecekler. Ya da sonumuzun daha kötü olacağını biliyorlardı ancak onlar için önemi yoktu. Öyle ya küçücük bir ada, yenilecek bir şey kalmadıysa, en iyi yöntem insanların kaçmasına göz yummak, doyurulacak insanları azaltmaktı. Tabi ki bunları çok sonra düşünmüştük. O gün o an aklımız başımızda hiç değildi. Bunları düşünecek halde değildik ne olursa olsun kaçmaya karar vermişiz. Açlıktan, harp korkusundan, fakirlikten, ne olacağını bilemediğimiz gelecekten, ölümü göze alarak ölümden kaçıyorduk.

 

Sait kaptanın tamir ettirip İstanköy’den Bodrum’a yola çıkardığı kayık bilmem kaç yıl karaya çekilip bir kenarda beklemiş ve sonra tamir edilip denize atılmış gidenlerden hiçbiri de önceden gidip kontrol etmemişler, araştırmamışlardı. Bu işi sadece Sait Kaptan biliyor. İşimiz Allaha kaldı.

 

Ben, ninem çok heyecanlıyız ve de çok üzgünüz. Anadol’a gidiyoruz. Sahi mi yoksa hayal mi, nasıl oluyor bu iş. Herkes adanın tenha kıyılarından, gece karanlığında adadaki Yunan motorları ile gizli gizli kaçarken, biz onca Alman askerinin nöbet tuttuğu, kuş bile uçurtmadığı limandan, gidebilirler izin belgeleri ile hem de adaya el sallayarak çıkıyoruz. Bu büyük bir şans değil de nedir. Buna kimse akıl erdiremedi zaten. Hem seviniyoruz hem de bu bir oyun mu acaba. Ya bizi de Yahudiler gibi vapurlara doldurup yakmaya gönderirlerse. Ya da denizin ortasında kayığımızı batırıp bizi boğulmaya terk ederlerse diye fesfese de etmekteyiz. Annem ve ben hep ağlıyoruz. Alman askerini görünce gözlerimizi kaçırıyoruz. Bunlar cani, Yahudileri hiç acımadan yok ettiler, bize mi acıyacaklar diye korkuyoruz.

 

Artık ayrılma zamanımız geldi. Annem oğlunu koklayarak öptü. Öperken de muhakkak yanımıza gelmesini söyledi. Ben de ağabeyimin boynuna sarıldım, ben de gelmesini, beklediğimi söyledim. Ve diğer aileleri de uğurlamaya gelenler ağlaşıp vedalaştılar. Kayığa bindiğimizde akşamüstüydü ama henüz güneş yukarıdaydı. Kayığımız demir aldı, limandan çıktık ama hala ağlıyoruz. Allaha emanetiz artık 

 

Sait Kaptan yelkenleri açtı, havada Mart serinliği vardı. Limanda kalanların arasında ağabeyime uzaklaşıncaya kadar el salladım. Gözden kayboluncaya kadar onu izledim. Rüzgâr fazla esmediği için pek fazla uzaklaşamadık yavaş yavaş gidiyoruz. Yavaş yavaş da karanlık basmaya başladı. Onca insanız, kayıkta çıt yok. Herkes neler düşünüyordu kim bilir.

 

Artık Adayı göremiyoruz. Sadece Sokak lambaları solmuş çiçekler gibi gözüküyor. Daha Bodrum’un dağlarına yanaşmadık bile, ortada bir yerdeyiz sanki. Azıcık rüzgâr esiyordu oda gitti. Havada hiç mi hiç esinti yok. Kayığımız durdu. Gözlerimizde hiç uyku yok. Sait Kaptan deniz feneri lambasını yaktı, kayığın direğine astı. Ben annemin dizinin dibinde oturuyorum ama hep ağabeyimi düşünüyorum, nasihatleri kafamın içinde dönüp duruyor. Kardeşimizi de bulup yanınıza alın demişti. Uğurlamaya gelen pek fazla kişi yoktu. Belki de Almanlardan korkup gelemediler. Bunları düşünürken meçhule doğru bir yelken açtığımız aklıma geldi. Ağabeyim kafamdan kayboldu, gidip yaşayacağım romanı okumaya başladım. Asıl yaşantımız şimdi başlıyordu.

 

Kayığımız açık denizde çok yavaş yol alıyor. Biraz rüzgâr esse belki sabah olmadan Bodrum limanına demir atarız ama ne gezer, denizin bugün suskunluğu üstünde, hani derler ya deniz çarşaf gibi diye işte öyle. Arkamıza baktım artık epey uzaklaşmışız. Deniz bazen uslanır bazen de batıracak kayık arar. Bu gece biz garibanların şansızlığı mı şansımı bilemedim. Yalnız biraz rüzgâr esse de gidebilsek sevineceğiz. Denizin üzerinde kaç saat bekleyeceğiz, şimdi ne olacak derken Sait kaptan erkeklere bir konuşma yaptı. “Arkadaşlar, bu yolculuğumuz böyle devam edemez. İsterseniz sandalı denize atalım, hepimiz nöbetleşe kürek çekelim. Biran evvel Bodrum limanına varalım” dedi ve de ayni dediği gibi yapıldı. Sırayla erkekler küçük kayıkta kürek çekerek büyük kayığı çeke çeke yol aldık ve şafak sökerken Bodrum Limanına girdik.

 

Horozlar ötüyor, köpekler havlıyordu. Henüz tam sabah olmadığı için Bodrum’da sessizlik hâkimdi. Limana demir attık, bekliyoruz, iyice gündüz oldu. Etrafıma göz atarken Bodrum kalesinin en tepesindeki ay yıldızlı bayrağımızı gördüm. Atatürk’ümün tüm düşmanları kovup bizlere hediye ve emanet ettiği Anadolu’daydım. Türkiye’min havasının kokusunu ilk defa içime çekiyordum. Bayrağımızın dalgalanışını seyrederken çektiğimiz tüm açlıkları, tüm korkuları, tüm yoksullukları birden unutmuştum. Al bayrağımızın böyle görkemli dalgalanışını ilk defa görüyordum ve tüm kalbimle ona âşık olmuştum. Öyle güzeldi ki gözümü ondan ayıramıyordum, sanki bana gülümseyerek “hoş geldin küçük kız” diyordu. Bodrum kalesinin en üst tepesindeki bayrak önüme geldi, onu öpüyordum, ta ki annem koluma dokunana kadar. Ay yıldızlı bayrağımızı gösterdim. Annem “onun gibi daha çok göreceksin yavrum, Allaha şükür sağ salim geldik. Bundan sonra burası bizim vatanımız olacak” dedi.

 

Limanın ortasında bekliyoruz. Rıhtıma yanaştırmıyorlar. Eyvah dedik, doğrudan geldik diye bizi geri gönderirler mi? Ömer dayım kaptana soruyor, o da bir şey bilmediğini söylüyor. Sahilden bize doğru bir motor geldi ve kayığımıza yanaştı. İçinde de deniz kolcuları vardı ve kolculardan biri siz burada biraz daha bekleyeceksiniz, daha memurlar işbaşı yapmadı dedi. Hakikaten daha güneş doğmamıştı ve biz bekliyoruz. Beklerken de liman ve etrafını inceliyorum. Limanın önü taşla örülmüş olmalı ki denizin içine yıkılmış, limanın kimi yerlerinde denize girilebilir sahil var ve birkaç balıkçı sandalı da rıhtıma çakılan kayık bağlama demirlerine bağlanmış. Kıyıdan uzaklara bakıyorum, evler çok değil. Yani köy manzarası var. Burada da bizim depremde yıkılan evlerimiz gibi evler var. İki senede bir geren denilen toprağı, damlarımıza sereriz, hiç su geçirmez, evlerimiz hepsi böyledir. Onların damları da öyle galiba, bakalım bizi geri göndermezlerse belki gezer görürüz.

 

Biz kayımızda beklerken, karşı rıhtıma da insanlar gelmeye başladı. Her gelen durup karşıdan bize bakıyor. Saatler ilerledikçe insanlar çoğalmaya başladılar. Kıyıya doluşan insanlar arasında kayığımızdaki yolcuların akrabaları da varmış, ilk kaçanlardanmış. Onlar bizimkilere, bizimkiler de onlar el sallıyorlar. Biraz sonra Mehmet dayım, elinde oğlu Bekir’le kalabalık arasında göründü. Biz de el sallaştık. Sahil Bodrumlu ve daha önce kaçan İstanköylülerle doldu. Ancak babamla kardeşim Mehmet’i göremiyoruz. Annemin gözyaşları gene dökülmeye başladı. Herhalde babası başka memlekete gitti, çocuğu da götürmüştür. Yoksa gece vakti kaçarken denize düştü de kimse görmedi mi diye söyleniyor. Zaten bu konuda daha önce bir fırtına atlatmıştık. Adada yaşlı bir Yorgo amcamız vardı, leblebi, akide şekeri satar, bizim tarlamızın oralara kadar gelirdi. Biz de onun yolunu gözlerdik şeker alalım diye. Kardeşimin Türkiye’ye kaçtığı günlerde, Yorgo amcanın kardeşimin kaçtığından haberi vardı. Biz üzüntü içindeyiz. Yorgo amca da geldi anneme, senin oğlan Mehmet’in ölüsü deniz kenarına vurmuş demez mi. Haydi ayıkla pirincin taşını. Annem bayıldı ayıldı. Ağabeyime haber yolladım, işini bırakıp eve koştu geldi. “Anne sen delirdin mi, öyle bir şey olsa bizim haberimiz olmaz mı, bir haftadır ölüsü bulunmaz mı” diye diye annemi yatıştırmıştı. Şimdi oğlunu görmedikçe bu olay aklına gelir de doğru mu acaba diye haklı olarak fenalık geçirecek diye ödüm kopuyordu.

 

Biz sahilde kardeşimi arar dururken, memurlar işbaşı yapmışlar galiba. Kolcu motoru gelip bizim kayığa yaklaştı ve kayığımıza çıktılar. Kaç kişi olduğumuzu saydılar. Biz endişe içinde geri gideceksiniz diyecekler mi diye memurların ağzına bakıyoruz. Kayığımızı rıhtıma yanaştırdılar. Çok şükür dedik. Bizi kayıktan çıkardılar ama eşyalarınız şimdilik kalsın dediler. Biz çıktık ama bizi karşılamaya gelenleri bize yaklaştırmıyorlar. Belki bizde hastalık olabilirmiş. Önce bizi doktor görecekmiş. Karşılamaya gelenlerle uzaktan uzaktan konuşuyorduk. Nasılsınız, iyi misiniz, işte filanlar da gelecek mi, haberiniz var mı soruyorlar. Ah bir gelseler, burası rahat diyorlar. Herkes karşılıklı konuşurken, baktım kalabalığın arasında babamı gördüm, yalnızdı. Beni görünce hoş geldiniz kızım dedi. Kardeşime bakındım göremedim. Hoş bulduk baba Mehmet yok mu dedim. Babam şöyle bir yanına arkasına baktı. Oyuna daldıydı haber yolladım, şimdi gelir dedi. Bizim geldiğimizi herkesin akrabası birbirlerine haber vermiş. Haber alan limana koşmuş. Liman adadan kaçanlarla doldu. Kardeşimin geleceğini anneme söyledim çünkü aklını kaçırmak üzere. Kalabalığın arasından gözleri hep onu arıyordu. Kalabalık umurunda değildi. Nihayet bizleri bir yere götürecekleri sırada kardeşim çıkageldi. Galiba çok koşmuş, bize soluk soluğa el sallıyordu. Toparlanmış, yanakları tombullaşmış. Annem çocuğunu gördü gene ağlamaya başladı. Kolay değildi o bir anneydi ve Kasım ayından beri 4 aydır yavrusundan haber alamamıştı, hasretti.

 

Ve bizi alıp götürdüler. Limandan biraz yürüyünce, iki tarafı yol orta yerinde bir kilise bulunan binanın karşısına düşen, iki katlı bir binanın üst katına çıkardılar. Orada belediye doktoru varmış. Hepimize iğne yapıldı. Başka gün de aşıya gelecekmişiz. Hepsine değil de aşı olmayanlara yapılacakmış. Benim aşım var. Ben ilk Türk mektebine başladığım zaman aşı olmuştum ama annem o yaşa gelmiş hiç aşı olmamıştı.

 

İğnelerimiz yapıldıktan sonra şimdi de karakola gidiyormuşuz. Orada adımız soyadımız yazılacakmış. Bize Mehmet dayım refakat ediyor. Önce ninemi, annemi yazdırdı, sonra da beni elimden tuttu götürdü komiserin yanına. Babamın yüzü yoktu gelsin götürsün. Komiser soruyor dayım cevap veriyor. Önce anne, baba adını yazdı. Soyadımı sordu. Annemin soyadıyla babamın ki aynı değildi, hem de boşanmışlardı, bende de babamın soyadı vardı. Dayım hepsini anlattı. Annemin soyadı Hacıbekir benimki Helebi idi. Sonra da yaşımı sordu. Benim cevap verme hakkım yoktu, hep dayım anlatıyor. Dayım yaşıma 17 dedi. Ben hemen hayır yanlış dedim. Dayım sen karışma dedi. Şaşırdım ama susmuştum. Düşünüyorum 15’inde bile göstermeyen bir çocuğun 17’sinde olduğuna inanırlar mıydı? Komiser amca da zaten bana bakmıyordu. Dayımın dediklerini yazdı. Böylece Sait kaptanla gelen hepimiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduk.

 

Ancak benim aklıma Türkiye’ye gelenlere iğne yapıp öldürüyorlarmış haberi takıldı. Anneme bir şey söylemiyorum ama sahiden şimdi ölecek miyiz, ne zaman nasıl öleceğim, kendimi yokluyorum, vücudumda kötü bir hal yok. Bizimle gelenlere de bakıyorum, hepsi iyi görünüyor. Birkaç gün böyle tedirgindim, baktım ölmüyoruz o zaman rahatlamıştım.

 

…..16.BÖLÜMÜN SONU…..

Bir yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

İSTANKÖYLÜ KIZ …..20. BÖLÜM…..

İSTANKÖYLÜ KIZ …..20. BÖLÜM….. 1945 yılına girmiştik bakalım bu yıl bize ne ...