Mavi Karanlık Füruzan Uysal ın yazısı

Mavi Karanlık
Geçen hafta benim için oldukça yoğun bir haftaydı; imza günü etkinliğimiz, radyo programları, söyleşi ve röportajlar… Bir haftaya bir aylık programı sığdırdık. Covid-19 şartları kısıtlayınca koşa koşa sosyalleşme hasretimizi gidermeye çalıştık. Sanki yeniden kapanıverecekmişiz korkusuyla; koruna sakına, maskeli mesafeli etkinlikten etkinliğe… Ne çok özlemişiz bir arada olmayı, yüz yüze ‘merhaba’ demeyi… Umarım bu son yazdır; sarılmadan, tokalaşmadan, birbirimize dokunmadan geçirdiğimiz… Umarım artık tasını tarağını toplayıp gidiyordur bu mendebur virüs…
Bu kadar yoğun bir haftanın ortasında Vedat Türkali’nin ‘Bir gün Tek Başına’ adlı kitabının satış sitelerindeki stoklarının tükendiğine dair haber dikkatimi çekti. Araştırırken öğrendiklerimse çok daha ilginçti. Malum haftalardır ülkenin gündemi Pazar videoları ile meşgul, her tartışma programının merkezindeki konu aynı. Bir hikâye anlatıcısından dinlenen masallar gibi… Siyaset yorumu yazmak gibi bir niyetim yok. Beni ilgilendiren bir kişinin anmasıyla satış rekorları kıran kitap kısmı. Neredeyse malum kişiye teşekkür edeceğim; hayırlı bir işe vesile olmuş diye. Her şerde bir hayır var (mı?)dır… ‘Bir Gün Tek Başına’ okunur mu bilemem, keşke okunsa ve keşke tüm kitapların başına gelse böyle bir durum…
Neyse… Ben Bir Gün Tek Başına hakkında yazmayacağım. Kadir Dede’nin (Vedat Türkali’nin gerçek ismi Albülkadir Pirhasan’ dır. Ve kendisine ya Kadir Abi ya Kadir Baba dedirtirdi. Yazlarını burada, Torba’da geçirdiğini bilirsiniz. Ruhu şad olsun…) Mavi Karanlık kitabı için bu girizgâh… En sevgilim dediğim, kitaplığımın kıymetlisi için… İlk okuduğumda sanırım liseliydim, Cumhuriyet Kitap Kulübü logosu basılı iç kapağında. Sayfaları lime lime oldu, sarardı, kapağı dağıldı yıllar içinde, saklıyorum kıymetlimi… Hayatım boyunca dönem dönem yeniden açıp okurum, değişeni ve değişmeyeni bana, benim kasabamdan gösterdiği için… 1983’ te yazılmış, 85’ te düzeltilen yeni bir baskısıyla yola devam etmiş Mavi Karanlık. Farklı kapak ve baskılarıyla kitapçılarda. Türkali için “on yıllık dönemlerle ülkenin siyasi unsurlarını ince ve detaylı tahlillerle işleyerek tüm sınıftan insanları birleştirebilen bir yazardı” derler. Bu o kadar doğru bir tespit ki… Benim Mavi Karanlık sevdam bu yüzdendir; büyüdüğüm Bodrum’u, şartlarını, çevremde her gün gördüğüm insanlarla ince ince işlemiştir o dönemin olaylarıyla. Arka fon olarak kullandığı Bodrum’ dan tüm ülkenin içinden geçtiği yangını anlatmıştır. Edebi açıdan eleştirel olarak incelemek haddime değil, siyasal çözümlemeler yapmak da… Sadece şunu söyleyebilirim; küçücük aklım ve yaşımla o kitapta geçen olayları ve kitabın karakterlerini yanı başımdan geçerken görebildiğimdir… Baştan sona Bodrum’ da geçen bir romanın kahramanlarıyla aynı sokakta yürüyor, onları görüyor, izliyor ve o yaştaki aklınızla çıkarımlar ve değerlendirmeler yapmaya çalışıyor olmak ne kadar ilginç değil mi? Muhtar, Nergis, Korhan, Özgür, Fatoş, Recai, İzzet Bey, Malik Bey, İrfan, Jale ve diğerleri… Ve bu kasabanın İbraam’ı, Kambur Kaptan’ı, Aliko’ su, esnafı, tornacısı… Anlatılan mekanlar, yüzülen koylar, Raşit’in Kahvesi’ndeki buluşmalar… O zaman gördüklerimle şimdi gördüklerim arasında çok da fark yok aslında. O dönemlerde yeni başlayan Bodrum talanı hızla devam etmiyor mu acımasızca? Yok oldu bize ait anılar; anılarımızın geçtiği mekanları, koyları, plajları kaybettik… Dur diyebiliyor muyuz? Durdurabiliyor muyuz? Geri kafalılık olarak algılamayın ama geçmişe özlem duymamızın sebebi bu değil mi aslında? Kaybettiklerimiz… Bize ait olanın yağmalanıp, değiştirilmesi… Elbette değişime karşı duramayız, durmamalıyız da. Lakin değişirken özden, bizden olanı, bizden yarına kalacakları koruyabilmeliyiz. Koruyabildik mi? Ben bu sorunun cevabını veremiyorum… Maalesef…
İşte bu talan ve yok oluşun başlangıcını anlatır Mavi Karanlık. Bir de buraya sığınan insanların kendi iç hesaplaşmalarını…
Bugünlerde yeniden okuduğumda farklı bir şey dikkatimi çekti, paylaşmak isterim sizinle. Doğru ya da yanlış bulursunuz bilemem, bu tamamen benim kişisel tespitimdir.
Balıkçı’nın sürgün yerinden sığınağa dönüşen ve bugün parsel parsel talana uğrayan bir hikâye Bodrum. Balıkçı’nın buraya ulaşması günler sürmüş; yolu yok, izi yok, Allah’ın unuttuğu bir küçük yarımada… Kendi yağıyla kavrulmaya çalışan insanlar… Süngercilik, balıkçılık ve zeytincilikle, (Balıkçı sayesinde) narenciyeyle geçinen küçücük bir kasaba… Sürgüne gönderilmek ne demek bilirim, biz de sürgündük. Sürgün edilen kişi mecburdur orada yaşamaya, seçeneği yoktur. Ya istifasını basıp onu bekleyen zor şartlarla mücadele edecektir ya da sürgünden azâd edildiğini bildiren dilekçe yazılana kadar orada yaşayacaktır. Sürgün edilenler oralı olmak için çabalarlar, kasaba onu benimsesin isterler. Onlardan biri olmak içindir bu çaba. Yaşamın zorluklarında hiç tanımadığı, bilmediği insanlar arasında destek görmek içindir. Hele ki bu küçük bir kasabaysa, ondan zarar gelmeyeceğini bilinsin ister… Sevilmek, sayılmak ister. Balıkçı hakkında kötü konuşanı duydunuz mu? Onu kötü ananı? Duyamazsınız. O bu kasabanın insanlarına önce sevgisini vermiştir o engin hümanist kalbiyle; kendisine güvenmeleri için zaman tanımış, bizim için bizimle çabalamıştır. Yedi dil biliyor olmasını, yabancı ülkelerde eğitim almış olmasını kullanmamıştır burada, sürgün ve sakıncalı olması onu sevmemize engel olmamıştır. Kasabanın kahvesinde oturan balıkçıdan, denizdeki gemiden, tarladaki üründen mesul tutmuştur kendini. Gelişmek için, değişmek için var olanı yok etmek yerine eklemiş, çoğaltmıştır. Buranın insanına saygı duymuş, onlardan da saygı görmüştür. Ve bizler unutulmaması için anlatmaya devam ettikçe yarın da sevgiyle ve saygıyla anılacaktır.
Sürgünden sığınağa, küçük kasabadan turizm cennetine…
Mavi karanlık kitabının sonunda İbraam şöyle der;
“Enayi miyim işi Allah’a bırakayım? Dosdoğru yol varken” yürür gider. Mehmet Kaptan’la Aliko biri alıp öteki vererek başlamışlardı hemen;
“Doğru depturu… Beli ça’lak(çatlak) de’neyle (tekneyle) açık deniz, Sisam’ın dar boğazını tutacaklar… Boğazda akıntısı, anaforu… Bir de bora patladı mı…”
Bu kasabadan nice Malik Bey, Recai Bey geldi geçti. Sığınanlar ya buralı oldu ya da geri döndü. İbraam’ın çocukları hatta torunları yaşıyor şimdi… Aliko’nun adı geçmeyen mazi sohbeti olmaz… Balıkçı’sız Bodrum düşünülemez…
Mühim olan da sanırım bu; ardında bıraktıkların…
Sizce Mavi Karanlık’tan beri mavi daha da karanlık değil mi?
Sevgimde kalın, dostçakalın…
*Fotoğraf: Mehmet Sönmez / Anısına saygıyla…



