İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
DOKUZUNCU BÖLÜM
***
Tüm yiyecek ürünleri kareye bağlanınca harp artık kendini hissettirmeye başlamıştı. Ancak bizim gibi çiftçi aileler şimdilik sıkıntıya girmiş değillerdi. Çünkü ekip biçtikleri ekinleri vardı, sağdıkları sütü, yoğurdu, tereyağı, peyniri boldu. Kışlıklarımızı yazdan kendimiz hazırlardık. Tarhana yapılır, bulgur hazırlanır, küplere basılı kuru yemişler, incir badem çitlembik, kileri doldururduk. Kış boyu sıkıntımız olmazdı. Tarlası hayvanı olmayan memur ve esnaf sıkıntıya girmişti. Biz çiftçiler gibi yiyecek depolama imkanları yoktu karneyle ne verirlerse onları yiyorlardı.
Uçaklar sık sık geçmeye başlamıştı. Artık onlarla haşır neşir olmuş gibiyiz. Onlar yüksekten uçarken bizim sirenler de acı acı öter bizler de mektep çıkışlarında, anneleri ile gezen civcivler misali nereye kaçacağımızı bilmeden ortalıkta koşuştururduk. Müdürümüzün dediği gibi dükkân olsun, ev olsun neresi olursa içeriye dalıyor, korkudan tir tir titriyorduk. Başkalarını bilemem ama eğer annemin yanında değilsem çok korkuyordum.
Ninemler Akdam’daki evlerine yine erkenden taşındılar ancak ben derslerim ağır diye bahane edip bu sefer onlarla beraber gitmedim. Ardından Mayıs geldi okul kapanıyor ve tatile giriyorduk. Umutsuzluk içimi kemiriyordu. Karnem nasıl gelecek, sınıfta kalacak mıyım diye o gece hiç uyuyamadım. Ertesi gün karnelerimizi aldık. Kardeşim geçmişti ancak benim korkum gerçek olmuştu, dördüncü sınıfta kalmıştım. Kimisi sevincinden havalara sıçraya sıçraya, kimisi de benim gibi boynu bükük evlerimize döndük.
Eve kadar tuttum kendimi ancak eve girer girmez ağlamaya başladım, çok ağrıma gitmişti. Utancımdan günlerce sokağa çıkmadım, arkadaşların alaycı ve acıyası bakışlarıyla karşılaşmaktansa oynamazdım daha iyi. Bu durumda en iyisi ninemlere gitmekti. Anneme “ben nineme gidiyorum” dedim ve gittim. Ninem zaten benim yolumu gözlüyormuş. Beni üzgün görünce sordu. Söyledim. Ninem de dedem de “Olsun seneye geçersin” dediler. Üzülmemi istemiyorlardı elbet ancak benim kırgınlığım geçecek gibi değildi. En çok da Ali amcadan utanıyordum. O beni atına bindirip mektebin önüne kadar getirip bıraktığında “haydi kara kızım, derslerine iyi çalış” diye uğurlayışı hiç aklımdan gitmiyordu. Onun nasihatlerini boşa çıkarmıştım. Ali amcayla karşılaşmaktan kaçınır olmuştum.
Okullar kapanınca biz de Andızlı’daki tarlamıza taşındık. Tarlamıza ektiğimiz arpalar yavaş yavaş sararmaya başlamıştı. Ekin biçme zamanı yaklaşıyor ama bizim biçilip, harmanlanıp, değirmende un yapılmasını beklemeye tahammülümüz yoktu. Her şeyimiz var ancak ekmeği fırından karne ile alıyorduk. Verdikleri ekmekler de sadece sabah kahvaltısına yetiyordu. Diğer öğünlerde yiyecek ekmeğimiz olmadığından ekmek pişirmek zorundaydık yani una ihtiyacımız vardı. Onun için arpa ekininin başaklarını daha kurumadan kırıp, kargıdan yapılmış sepetin üstüne sürtüyorduk, taneleri sepetin içine dökülüyordu. Sonra annem o taneleri hafif ateşte kavuruyor, el değirmeniyle un haline getiriyor ve bazlama yapıyordu. Böylece üç dört gün soframızda yiyecek ekmeğimiz oluyor ve karnımız doyuyordu.
Sadece karne ekmeğine mahkûm olanların işi bir hayli zordu. Bizim ekinimiz var da bir şeyler yapıp doyuyoruz. Tarlası olmayan insanlar acaba ne yapıyorlardı, keşke bizde çok olsa da onlara da verebilsek diye düşünüyorduk. Artık açlıkla mücadele de başlamıştı. Dışarıdan yardım gelmeyince küçücük adada ne kadar dayanabiliriz bilemiyorduk.
Bir süre sonra benim sınıfta kaldığım unutulunca benim utancım da bitti. Yine sabah ineklerle merada, çocuklarla oynuyordum. Ben genellikle Ali amcanın küçük oğlu Mehmet ile oynardım. Mehmet kovalık otundan sağlam bir ip yapmış, evlerinin bahçesine salıncak kurmuştu, bazen beni çağırır sallanırdık. Ancak önce kendini sallatırdı. Ben onu sallamadan önce şart koşardım “Sen de beni benim seni salladığım gibi sallayacaksın yoksa sallamam” diye. Çünkü o beni çok yükseklere çıkıncaya kadar hızla salladığı için çok korkuyordum. Benim şartıma “Tamam” der ama yine de beni dut ağacının dallarına çıkana kadar hızla sallardı. Zelzeleden sonra okuldan alındığı için Mehmet okuma yazma bilmiyordu. Bazen ben ders yaparken gelir bana imrenerek dert yanardı. “Babam beni mektepten almasaydı ben de senin gibi okuyacaktım,” diye.
Babası Ali Amca tarlayı sürdükten sonra, tarlanın yüzünü düzeltmek için, sürgü dediğimiz ağaçtan yapılma düz bir tahtayı, öküzlere bağlayıp, bütün tarlada gezdirerek, topaklanmış toprakları ezdirerek tarlayı düzlerdi. Ancak o tahtanın üstüne ağırlık gerekirdi. O zaman, Mehmet de beni çağırır, sürgünün bir kenarına ben, diğer kenarına o oturur. Tarlanın her tarafını gezerdik.
Yazın güneşinde yalınayak başım açık koşarken güneş beni yakıyordu. 12 yaşıma girmiştim ancak bende kız yüzü yoktu, kapkara, kupkuru bir kız kurusu. Kışın bile biraz güneş görsem kararıyor ve kara kız oluyordum. Ağabeyim beni bazen “kömür” bazen de “üveci” diye çağırır ama hiç kızmam, güler geçerdim. Bir arkadaş bulursam ya da kardeşimle denizin sahile yığdığı kumlarda oynardık ve fırsat bulup denize de girersem dudaklarım morarıncaya kadar denizden çıkmazdım. Sürekli güneş altında oynadığımdan kararmayayım ve güneşten korunayım diye annem bana kaput bezinden şapka diker başıma takardı. Çocukların başında şapka durur mu? Annemin önünde takar giderdim ancak oyuna dalınca illaki düşer ya da ben çıkarırdım. Böyle olunca da ben kararmaktan, kara kız olmaktan bir türlü kurtulamadım.
Dedem sabah inekleri sağar, süt tenekelerine doldurur, sabah kahvaltısından önce çok acele etmeden onları şehre sütçüye götürür oradan da gidip kahveye otururdu. İki üç kahve içmeden de kalkmaz, havadisleri dinler, eve dönmeye geç kalırdı. Ninem de kızardı. Kahvaltısını yapmaz dedemi beklerdi. Ama ben beklemem, kahvaltımı yapardım. Dedem gelince onlarla gene oturur yerdim. Bazen sütü şehre ben götürürdüm. Yorgo amcanın fırınından da karne ile hakkımız olan ekmeğimizi alır, erkenden eve dönerdim. Bu yüzden ninem, sütleri benim götürmeme çok sevinirdi.
Eylül ayı geldi mi yaz bitiyor demektir. Tarladaki yaz evimizi toplamaya başladık. Şehirdeki evimize gideceğiz diye sevinçliyim. Çünkü bütün yaz ninemlere yardım etmekten oyun oynamaya zaman kalmazdı. Şehirde oturduğumuz mahallede Rum, Türk, Giritli birçok komşumuzun vardı ve çocuk çoktu. Gece gündüz birçok oyunumuz vardı hangisini istersek onu oynardık. Geceleri hava güzel olursa, yolda elektrik direklerinde yana lambaların aydınlattığı alanlarda saklambaç oynardık. Gündüzleri de genellikle “AMATA” oynardık. Yere çizilmiş kareler içince ayakla taş sektirme oyunu, sizler seksek diyorsunuz. Arada bir de gündüzleri mektepten gelince, öğretmencilik de oynardık. Ben her seferinde öğretmen olurum, çocukları yere oturtup, onlara Türkçe öğretirdim. Benim öğretmen olma hevesim evde de anneme yaramıştı. Annem okumayı kuran kursunda ve sonra kendi gayretiyle öğrenmişti ancak Kuran’ın yazıldığı Arapça’yı öğrenmişti. Israrla Latince öğrenmek istiyordu. Ben anneme önce alfabeyi, sonra da ikişer üçer harf ekleyerek Latince okumayı öğrettim. Annem okumayı çok seven biriydi, 42 yaşındaydı, Latince okuyup yazmayı öğrendim diye havalara uçmuştu.
1940 yılı Eylül ayı başlarıydı ve mekteplerin açılmasına az bir süre kala kış evimize taşındık. Mektepler kapandıktan sonra yazlık tarlamıza taşınırken, hayvanların kış günlerinde yedikleri samanlardan artanları ağabeyim kış gelince kullanırız diye yattığı odanın bir köşesine yığmıştı. Ablamın yıllarca göz nuru dökerek işlediği bir sandık çeyizi vardı ve artık bana kalmıştı. Çeyiz sandığını yazlığa götüremezdik hem yerimiz yoktu hem de gerek yoktu. Ağabeyim o büyük çeyiz sandığını odasının köşesine yığdığı samanların altına saklamıştı. Hırsızlık pek duyduğumuz bir şey değildi ancak ağabeyim yine de sakınmak istemişti. Şehirdeki evimize geri döndüğümüzde. Ağabeyim samanları yine ahıra taşıdıktan sonra annem de çeyizler ne alemde diye açıp sandığa bakmış. Bir de ne görsün ablamın işlediklerinin ve de çeyizinin yarısı çalınmış. Annem yine ağlamaya başladı. Polis çağırdılar geldi araştırma yaptılar ancak hiçbir iz bulamadılar.
Ufak tefek hırsızlıklar oluyordu duyuyorduk ancak şimdiye kadar Adada böyle çeyiz hırsızlığı hiç duyulmamıştı. Bizim evlilik adetlerimizde evlenen kızın çeyizi bir odada sergilenir herkesler de gelir bakardı. Bu olaydan çok sonra ablamı terk eden Hüseyin nankörünün bir akrabasının düğününde, annem kızın çeyizine bakmaya gitmiş. Orada ablamın çalınan çeyizlerini görmüş. Hırsızın, ablamın ölümüne neden olan Hüseyin namussuzunun olduğunu anlamıştık. Annem Bekir ağabeyim duyarda gider başını belaya sokar diye korkusundan üstünde fazla durmadı. Sadece o haine her namazının ardından beddua ederdi. Annem bazen namaz kılarken bizi de yanına alır nasıl abdest alınır, nasıl namaz kılınır öğretirdi. Bizi de yanına oturtur, annem dua eder, biz de âmin derdik. Annem her zaman Kuran okur, nerede olursa olsun orucunu da namazını da ihmal etmezdi.
Mektebimiz açıldı ve iki kardeş mektebe gidiyoruz ben yeniden dördüncü sınıfa kardeşim de üçüncü sınıfa başladık. Ben zaten Türk okulundan geldiğim için sınıf arkadaşlarımın birçoğundan iki yaş büyüktüm bir de sınıfta kalınca yaş farkım iyice arttı. Zaten sınıfta kalmaktan üzülüyordum bir de yaş farkı üzüntümü katlıyordu. Bu yıl gene aynı derslerde aynı sıkıntıları çekeceğimi adım gibi biliyordum. Geçen seneden bu yana değişen bir şey olmadı. Benim mutlaka yardım almam gerekiyordu. Ancak böyle bir şansım da yoktu. Artık mektebi eskisi kadar sevemez oldum. Bu yıl yine sınıfta kalırım diye mektebe isteksiz isteksiz gidiyordum. Bir daha sınıfta kalmayayım diye yine de çabalıyordum. Coğrafyayı biraz düzelttim ama tarih ile matematik hala sıkıntılıydı. Nasıl olacak bilemiyordum ancak sömestre tatiline kadar düzeltmem lazımdı. Bazı geceler, Allah’ım yardım et diye yalvarıyordum da yardımın oradan gelmeyeceği belliydi.
Şehirde ninemin evi bize yakındı, aynı mahallede sayılırdık. Kışın da ninemin birçok işini yine ben yaptığımdan ninemlerle bizin evin arasında mekik dokuyordum. Harp devam ediyor, sirenler artık geceleri de çalmaya başlamıştı. Sirenler gece gündüz daha sık ötmeye başlayınca, moralimiz daha da bozulmaya başladı. Gece sirenler çalınca tüm şehrin elektrikleri kesiliyor ortalık karanlığa bürünüyordu. Bizim zaten elektriğimiz yoktu ama gaz lambasının ışığını bile kısıyorduk. Artık iyice korkmaya başladık. Başımıza ne gelecek bilmiyoruz, harp olan yerlerden kötü haberler geliyordu. Almanlar birçok ülkeyi işgal etmişler sıra bizim adalara da gelir mi diye büyüklerimiz hep üzüntülü üzüntülü konuşuyorlardı. Biz böyle üzüntülü günler yaşarken gaz lambalarımızda ve bazı ailelerin yemek pişirmek için kullandıkları gaz ocaklarında kullandığımız gaz yağı da karneye bağlandı. Karneyle verilen kimilerinin gaz dediği, kimileri gaz yağı dediği yakıt. Bizim gaz lambamıza bile yetersizken yemeğini gaz ocağında pişirenler çok sıkıntıya girmişlerdi. Yemeğini odun ateşinde pişiren bizler kendimizi şanslı sayıyorduk. Artık giyim eşyası hariç her şey karneye bağlanmıştı. Benzin de karneye bağlanmış ancak biz benzin nedir bilmiyorduk. Arabalarda kullanılırmış. Bizim bildiğimiz tek vasıtamız at ve eşek her şeyimizi onlarla taşırdık. Araba bilmeyiz gördüğümüz bile sayılıdır, zaten tek tük İtalyan subaylarında vardı. Onların da benzini zaten askeriyedendi.
Bizim adamızda iklimimiz ılıman olur, kar bilmeyiz, çok soğuk kış günlerinde bazen don olur, birikmiş suların üzeri buz olur, o da pek uzun sürmez çabucak erirdi. Kışları ısınmak için sadece mangal kullanırız. Mutfakta, bugün artık şömine dedikleri ocakta odun yanar ve bu ateşte yemek pişer su ısıtılırdı. Ocaktaki odun ateşi aynı zamanda odayı da ısıtırdı. Bazen ocakta yanan odunun közünü mangala alır diğer odaları da ısıtırdık ya da ocakta yanan közü su ile söndürür birkaç gün sonra mangalda tekrar yakarak ısınırdık. Hiç kullanmadığımız için biz soba nedir bilmezdik.
Yaz komşularımız ayrı, kış komşularımız ayrı da olsa Rum, Yahudi, Türk hepimiz birbirimize saygılıyız. Yolda ne zaman karşılaşsak selamlaşmadan geçmeyiz. İtalyanları çok fazla görmezdik, daha çok memur olduklarından, yaşam alanlarımız, yaşam alışkanlıklarımız ve olanaklarımız farklıydı. Ancak çiftçilik yapan İtalyanlar da vardı. Hangi yılda adaya gelmişlerdi bilmiyorum, hükümet onlara meranın bir bölümünü, tarla olarak vermiş. Ekip biçsinler diye tarım makineleri, öküz, inek, at, eşekler de verilmiş. Onlar da bizim gibi çiftçilik yapıyorlardı. Çok çalışkan insanlardı. Bütün o çorak arazileri işlediler. Deniz kıyısına yakın olduğundan kimi tarlalar yarı kumluydu, oralara asma fidanları dikip üzüm bağları yaptılar. Koca koca salkımlarla üzüm yetiştirip sattılar, bazen bizler bile gidip onlardan alışveriş yapıyorduk. Her ektikleri güzel oluyordu.
Senede iki bayramımız vardı, onu da bu harp ve kıtlık zehir ediyordu. Bayramlar bilhassa biz çocukları çok sevindirirdi. Bayram yaklaştığında annem bana ve kardeşime bayramlık kumaş alır. Benimkini kendi diker, kardeşiminkini erkek terziye verirdi. Bekir ağabeyim kendi bayramlığını kendi alırdı. Elbiselerimiz gelince odanın bir köşesine asardık. Odaya girip çıktıkça elbiselere bakar ah bir bayram gelse de giysek diye iç geçirirdik. O bayramlık elbiselerimizi biz en az iki bayram giyerdik. Yalnız ayakkabılarımız çabuk eskir, onun için de annem bizi babama yollar, “ayakkabınızı da babanız alsın” derdi. Babam da parayı nerden bulursa bulur, bazen ikimize birden alır, bazen ben istemem, mektebimin verdiği ayakkabılarla idare ederdim. Babamın maddi durumunun bozuk olduğunu biliyordum, evini zor geçindiriyordu. Herkes Annem gibi mi? Onun hanımının elinden para kazandıracak bir iş gelmiyordu.
Bu yıl annem, siyah bir ipek kumaşın üstünü, renk renk ipliklerle kanaviçe işledi ve bana bayramda topladığım paraları koyayım diye bir el çantası dikti. Her iki bayramda da Arife gününün gecesi annem, iki elime kına yakar, kardeşim Mehmet’in de serçe parmağının ucuna koyardı ki kıskanıp “Her şeyi ablama yapıyorsun” diye söylenmesin. Arife gecesi, kimin elini öpmeye gideceğiz diye düşünmekten uyku tutmazdı. Bayram sabahı, ilk olarak annemin, sonra camiden gelen ağabeyimin, sonra dedemin, ninemin, iki küçük dayılarımızın ellerini öperiz. Yalnız Mahmut dayım her bayram mızıkçılık yapardı. Elini cebine atar, “eyvah bozuk param kalmamış, çocuklar bozdurup sonra vereyim” derdi. Bir daha dayımı kim görüyor. Ama Mahmut dayımın vermediği o bayram paralarını hiç unutmadık. Dedemlerden sonra komşuları ve akrabaları gezerdik, hepsi para verirlerdi. Evi bahçe arasında uzak da olsa, kardeşimle birlikte babama da gider, onların da elini öperdik. Babam da bizi senede iki defa bayramdan bayrama öpmüş olurdu.
Bayram parası çok kıymetlidir, o parayı istediğimiz gibi harcardık, kimse ne yaptın diye sormazdı. İlk olarak salıncaklara binerdik, balon almazdık çünkü Rum çocukları balonlarımızı patlatırdı. Biz daha çok bize göre olan çocuk bisikletlerini saatle kiralayıp binerdik. Yollarımız hep asfalttı ve ortalıkta hiç araba olmadığından, korkmadan gezerdik. Bu bayram annemin bana diktiği kanaviçe işlemeli çantamla çok çalım atmıştım. Bayramda karşılaştığım arkadaşlarım çantamı, evirip çevirip inceliyorlar, “Nereden aldın?” diyorlardı. Ben de gerine gerine annem işledi diyerek övünüyordum.
Mektebe gidip geliyordum ama artık eskisi gibi okumaya hevesli değildim. Yılbaşı yaklaştı, yarı yıl tatiline gireceğiz, coğrafyayı biraz düzelttim ancak en önemlileri duruyordu. Tarih ve matematikten sınıfta kalacağım kesindi. Çok üzüntülüydüm. Kafama koymuştum annemi ağabeyimi razı edebilirsem yılbaşından sonra mektebi bırakacaktım. Artık bu kadar okuduğum yeter diye düşünmeye başlamıştım.
Evet, 1941 yılbaşı geldi çattı, okullar tatile girecek yeni elbiselerimizi almaya gideceğiz, kardeşim gitti, ben gitmeyeceğim dedim. Neden diye sordu annem, “benim kıyafetlerini almam doğru olmaz çünkü ben mektebi bırakıyorum” dedim. Annem şaşırdı, “hiç olur mu kızım?” dedi. “Olur, çünkü ben bu derslerle baş edemiyorum, bu yıl da ben sınıfı geçemeyeceğim o zaman zaten beni mektepten çıkaracaklar en iyisi onlar çıkarmadan ben çıkayım” dedim. Annem çok üzüldü ancak söyleyecek bir söz de bulamadı “ağabeyine de sor” dedi. Sonra ağabeyim geldi, ona da durumu anlattım. Ağabeyim, “Ben İtalyanca okumadım, sana da yardımcı olamam, okuyamayacağına inanıyorsan bırak sen bilirsin” dedi. Kararımı verdin ve mektebi bıraktım. Ve böylece öğretmen olma umuduyla başladığım 7 yıl emek verdiğim tahsil hayatım bir diploma alamadan bitmiş oldu. Ancak yıllarca yüreğimde diploma acısını hissedeceğimi biliyordum. Bizim çocukluğumuzda ilk mektep diploması bile çok gurur vericiydi.
DOKUZUNCU BÖLÜM SONU.



