İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan :
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
ONSEKİZİNCİ BÖLÜM
***
Bir gün Mehmet dayım da çıka geldi biz de gidiyoruz diye. Hani benim sinirimi bozan kuzenlerim Hafize ve Fatma’nın babası Mehmet dayım. Bir de küçük oğlu ağabeyimle adaş kuzenim Bekir. Mehmet dayım eşi ve üç çocuğunu ile herkes gibi Değirmen Deresi tarafından bir kayığa binerek Bodrum’a kaçtılar. Dayım ninemi de götürmek istemişti ancak annem bırakmadı. Annem dayımları öpüp gönderirken, “ne olur oğlumu bul, yanına al, nerededir nasıldır öğren bir yolunu bul bana da haber gönder” diye yalvarıp tembihlemişti. Dayımlar da Bodrum’a gittiler ancak beklediğimiz haberler hiç gelmedi. Aynı diğer gidenler gibi ne bir mektup ne de bir haber.
Dayılarımın en küçüğü Ömer dayım da bekarlığa son verdi. Komşu kızı Sıdıka ile evlendiler. Bu yoklukta elbette düğün müğün yapamadılar. Mevlit okundu, gerdeğe girdiler. Ninemin bütün çocukları artık evlenmiş oldu. Kardeşim Mehmet’ten sonra Ömer dayım da evden gidince biz evde dört kişi kaldık.
Ortalıkta harp bitti sözleri dolaşıyordu ancak hiç inanmıyorduk. Almanlar gelmeden önce İtalyanlar karne ile de olsa bir şeyler veriyorlardı. Şimdi o da yok. Yemek olarak daha çok sebze yiyoruz. Arada bir, çok yüksekten uçaklar geçiyordu. Bu uçaklar Alman mı İngiliz mi bilemiyorduk ancak biz gene bu harp yeniden başlar mı diye korkuyorduk.
Bir gün 4 Alman askeri evimize geldiler. Yarı Rumca yarı işaretle, evimizin arkasındaki ahıra benzer damı göstererek oraya yerleşmek istediklerini anlatmaya çalıştılar. Ağabeyim de bu ev benim değil sahibine sorayım dedi gönderdi. Ev sahibimiz Şeydali Mehmet amca belki ilerde bir iki inek alır da beslerim diye düşünerek evin arkasında ahıra benzer bir dam yapmış. Ancak içine herhangi bir şey de koymadığından bugüne kadar boş durmuştu. Hayvan damı oldukça da büyüktü. Alman askerleri orayı nasıl gördüler, nasıl keşfettiler pek hayret etmiştik. İşte oraya askerler yerleşmek istiyordu. Nedenini de anlamadık ancak ağabeyim ertesi gün Şeydali Mehmet amcayı bulup durumu anlatmış. Seydali Mehmet amca da “aman ha itiraz edemeyiz oğlum onların elindeyiz. Asker bu halk değil ki hayır diyelim, yarın sen onlara olumlu cevap ver” demiş. Zaten onların da izne ihtiyaçları yokmuş. Sadece yerleşeceklerini haber vermeye gelmişler, ertesi gün sorgusuz sualsiz gelip yerleştiler.
Ninemin yazlığında İtalyan askerleri, annemim yazlığında İngiliz askerleri komşumuz olmuşlardı, şimdi de Alman askerleri bitişik komşumuz oldular. Ben Almanca bilmediğim için hiç konuşmuyordum. Sadece ağabeyim muhatap oluyordu. Ağabeyimle askerler, yaklaşık ayni yaşta oldukları için çok iyi dost olmuşlardı. Ağabeyim birkaç kelime Almanca bile öğrenmişti. Bu arada ağabeyime bir hap vermişler. O da tatlandırıcı şekermiş. Bir kocaman bardak suyun içine bir tane hap atıyoruz su bal gibi oluyordu. Şaşırıp kalmıştık.
Askerler, hayvan damına yerleştikten birkaç gün sonra bahçemize bitişik olan tarlanın ortasına, kocaman bir tüfek yerleştirdiler. Uçaksavar topuymuş. Gece gündüz iki asker başında nöbet tutuyorlardı. Harbi gene dibimize getirecek bunlar diye bizi yine aldı bir korku. Nedir bu başımıza gelenler demeye başladık. Andızlı’daki evimize geri dönsek mi acaba diye düşünüyorduk ancak kış da geldi orası soğuk olurdu. Üstelik tüm geçimimizi bu bahçeden sağlıyorduk. Bu kadar zahmet edip yeşerttiğimiz bahçeyi bakımsız bırakmak da olmazdı. Andızlı buraya uzaktı. Diktiğimiz sebzeleri sulamaya Andızlı’dan gidip gelmek akıl karı bir şey değildi. İki arada bir derede kalmıştık.
Bir gün, birkaç uçak denizin üzerinden bizim oraya doğru alçaktan uçarak geçtiler. Bizim komşu askerlerimiz uçaksavar topları ile o geçen uçaklara hiç durmadan ateş ettiler. Ahaaaa!… Harp başladı yine diye aklımız başımızdan gitti. Geçen uçaklardan biri bizim oraya bir bomba atsaydı şimdiye ölmüştük. Uçaklar gündüz geçtiler, her şeyi görmüşlerdir, biliyorlardır bir daha gelirlerse kesin bize bomba atarlar, kaçacak sığınağımız da yok diye korkup oturuyorduk.
O günün ardından uzun bir süre uçaklar geçmedi ama ortalıkta İngilizler adayı bombalayacakmış diye bir söylenti dolaşıyordu. Bütün komşular hazırlanmışlar dağlara kaçıyorlarmış. Onlar gider de biz kalır mıyız, biz de Andızlı’daki yazlığa gitme kararı aldık. Soğuk moğuk katlanacağız artık. Uzaklıkmış, eziyetmiş hiç gözümüzde değil, ölmekten iyidir diyorduk. Bir eşeğimiz bir de havuza su dolduran dolap beygirimiz vardı. İkisini de semerledik. Eşeğimize kap kacak ve evde ne yiyecek varsa yükledik ki zaten pek bir şeyimiz de yoktu. Beygire de yastık ve battaniyelerimizi yükledik. Ninemin ineğini, bizim keçiyi ve yavrularını da aldık gitmek üzere kapıya yöneldik ki Alman askerleri önümüzü kesti. “Nereye gidiyorsunuz” diye sordular. Ağabeyim yarı Rumca, yarı Almanca anlattı, onlar da “hayır böyle bir şey yok rahat olun” diyor ve bizi bırakmıyorlardı. Ben, bizi bırakmıyorlar, öleceğiz diye durmadan ağlıyordum. Bir zaman sonra rütbeli bir asker geldi. Yüzbaşıymış. Askerler durumu anlatmış olacaklar ki yüzbaşı benim başımı okşayarak “korkma böyle, bir şey yok, olsa da biz sizi koruruz, uçaklar bu uçaksavarların yanına yaklaşamazlar. Korkmayın ve haydi girip oturun evinizde” deyip bizi engellediler. Haydaaa eşyaları geri koyup biz evimize geri yerleştik. Ancak komşularımızdan birçoğu gitmişlerdi. Biz bu durumda günlerce diken üstünde korkuyla oturduk. Ancak ne uçak gördük ne de sesini duyduk. Adayı İngilizler bombalayacak yalanını kim uydurduysa milleti boş yere telaşa ve endişeye sokmuşlardı.
1944 yılında 15 yaşıma girdim. Bahçede ben, annem ve ağabeyim sıkı çalışıyorduk. Yetişen sebzeleri küfelere doldurup eşeğe yüklüyorduk. Ağabeyim de çarşıya sebze haline götürüp satıyordu. Yorucu olsa da işimizi seviyorduk. Hiç olmazsa kendi işimizdi. Başkalarının tarlalarında çalışmaya gitmekten iyiydi.
Kardeşim gideli nerdeyse 3 ayı geçti. Gidenlerin hiçbirinden haber gelmemişti ki bizimkinden de gelsin. Kardeşim kaçtı gitti. Belki de iyi yaptı diye düşünüyordum. Ancak annemin gözünün yaşı dinmiyor. “Birisini toprağa verdim, birisi de nereye gittiği ne haldedir belli değil” diye söylenip ağlıyordu.
Annem hadi artık biz de gidelim diye ağabeyime daha sık söylenmeye başlamıştı. Ancak ağabeyim bizi, öyle deniz kenarından gizlice, Rum kaptanların insafına bırakıp göndermek istemiyordu. “Karga Adası dedikleri neyin nesi, nasıl bir yer, sizi kim gelir alır? Alırlar mı? Onlar alasıya kadar ana, kız, nenem ihtiyar, kış kıyamet gününde başınıza ne gelir bilinmez” diye haklı nedenlerini sıralayıp duruyordu. “Elbet bu harp bitecek anne, merak etme o zaman kardeşimi arar buluruz” diyordu.
Bizim meramızdaki uçak pistini, Alman uçakları bombalaya bombalaya kullanılamaz hale getirmişlerdi. Ancak doğa durur mu yine her yer yeşillendi, yine halk ineklerini otlatmaya başlamıştı. Kardeşim kaçmadan önce arada bir, merada inek otlatan çocuklarla oynamaya gidiyordu. Biz öyle zannediyorduk. Oysa bombardımandan kalma patlamamış mermileri arayıp buluyorlar, mermileri taşla vura vura ezip, barutunu çıkarıp, yakıp seyrediyorlarmış. Ne kadar tehlikeli bir oyun oynuyorlardı ancak biz bu olaydan bi haberdik. Bilsek gönderir miydik. Neyse ki bizim oğlan Anadolu’ya kaçtı da bu tehlikeli oyundan kurtulmuştu. Ancak geride kalan ve meraya inek otlatmaya ya da oyun oynamaya giden çocuklar gene o oyuna devam etmektelermiş. Elbette onların da anne babalarının haberleri yoktu.
Bir gün gene üç çocuk inekleri meraya salmışlar oynuyorlarmış. Merada yine patlamamış bombardıman mermisi bulmuşlar, gene taşla vura vura barutunu çıkarmaya uğraşırlarken mermi patlamış. Birisi Aspalı Mustafa amcanın oğlu Hüseyin, birisi Küçük Zühre teyzenin oğlu İbrahim, en küçükleri de Giritli Sait Kaptan’ın 7 yaşındaki oğlu Ahmet. Hüseyin ile İbrahim benim mera arkadaşlarım idi. O patlamada Sait Kaptanın oğlu Ahmet oracıkta ölmüş. Diğerlerini ağır yaralı hastaneye kaldırdılar. İbrahim 3 gün sonra, Hüseyin de 6 ay sonra öldü.
İşte bu harpte ve kalıntılarıyla da harp etmekle alakası olmayan kaç masum kişi ölmüştü ve daha ölecekti hep duyacaktık. Merada ineklerin peşinde koşan, oynayan, cıvıl cıvıl ötüşen çocuklar artık yoktu, sustular. Ve o günden sonra hiç kimse ineklerini den çocuklarını da bir daha meraya göndermediler.
1944 yılı Mart ayına girmiştik. Artık Ağabeyimin bahaneleri, annemin söylenmesini susturmaya yetmiyordu. Annem ağabeyime “Sen de gel hep beraber kaçalım” diye çok ısrar ediyordu. Bir gün Ağabeyim sebzeleri hale verdikten sonra eve gelip müjdeyi verdi. “Anadola gidiyorsunuz kayık ne zaman hazır olursa” dedi. Annem “Ne kayığı oğlum hani göndermiyordun” dedi. Ağabeyim “Bu özel olacak. Sait Kaptan vardı ya, hani küçük oğlu mermi ile öldü, işte o kaptan ile limandan gideceksiniz doğru Bodrum’a” dedi. Annemin ağzı açık kaldı. “Oğlum olur mu, her yer Alman askeri kaynıyor, sen şaşırdın mı, bir de yakalanırsak ne olur, sen hapishane köşelerini unuttun galiba, hayır öyle gidemeyiz” dedi. Ağabeyim “Anne korkma, iyice öğrendim, Bodrum’a değil Kalimnos’a kulaklarını tedaviye gidiyormuş gibi çıkacaksınız ama Bodrum’a gideceksiniz” dedi. Bu haberden sonra ne annemi ne de beni artık uyku tutmaz oldu. Gitmeyi çok istiyorduk ancak herkes Değirmen Deresi taraflarından gece kimseye görünmeden gizlice kaçarken bizim limandan elini kolunu sallaya sallaya gitmemiz annemin aklına hiç yatmamıştı.
Sait Kaptan kaç senedir sefere çıkmıyormuş, çünkü uzaklara giden kaptanlar oralarda esir düşüyorlardı. Sait Kaptan küçük oğlunu kaybedince, yelkenli kayığını tamirden çıkarmış, “artık bu ada bize haram oldu, temelli gidiyorum. İsteyen varsa gelsin, para pul istemem” demiş.
Annem “Ama oğlum nasıl olur, limandan öyle aşikâre çıkılıyor mu?” dedi. Ağabeyim “Oluyormuş anne, kaptan korkmuyor da sen niye korkuyorsun. Mazlum kaptanlar da kaç aile ile öyle gitmişler. Ömer dayıma da söyleyelim, isterlerse onlar da gelsinler” dedi. Annem dayımları duyunca da biraz rahatladı. Elimizi kolumuzu sallaya sallaya gideceğimize pek inanmıyordu ancak Bodrum’daki küçük oğlunu da merak ettiğinden ve uzun süredir gidelim gidelim diye diretenin kendisi olduğundan razı olur gibiydi. Ancak büyük oğlu Bekir gelmiyordu. Küçük oğluna kavuşma fikrine sevinmesinin yanında büyük oğlunu da bırakıp gitmeye üzülüyordu. Evli olsa imiş o kadar üzülmezmiş, yemeğini kim pişirir, kim yıkar üstünü başını diye dert etti durdu. Ağabeyim hep güzellikler sergiledi. “Siz gidin ben de gelirim” diyordu ve sonunda annem rahatlayıp sakinledi.
Annem “burada kalan oğlum 26 yaşında ama oradaki 13 yaşında, onun daha çok anaya ihtiyacı var. Başımıza ne gelirse Allahtan gelir, gideyim çocuğumu bulayım” dedi. Ve karar verildi “Sait Kaptan’la Anadola gidiyoruz”. Ağabeyim gelmiyordu ancak siz gidin sonra ben de geleceğim dese de ne zaman yanımıza kaçıp geleceği kesin değildi. Biz ve Ömer dayımlar hazırlanmaya başladık. Annem hem ağlarım hem giderim diyen gelinlerin durumundaydı. Nasıl olacak diye söylenip duruyordu. Oğlu da gelse, kendini daha emniyette hissedecekti. Ben de karamsardım, 15 yaşıma kadar yalnızca bir kere Rodos’a gittim, onda da kaybolmuştum. Başka da bir seyahatim olmamıştı. Şu anda Türkiye’ye gidersek, neler olabilir tam bir muammaydı. Küçücük bir adadan koca Türkiye’ye gitmek bizim için akıl almaz bir şeydi, hep hayallerimi süslemişti ama düşünmekle yapmak çok farklıydı. Biz gözü kapalı büyüyen çocuklardık. Ev işlerine yardım eder, inekleri otlatır, tarlalarda koşar, bahçede çalışırdık. Anne ve babalarımız da çok farklı değillerdi ancak onların hem cesareti hem de ileriyi görme yetenekleri vardı.
ONSEKİZİNCİ BÖLÜM SONU.



