İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
ONYEDİNCİ BÖLÜM
***
Savaş son hızıyla deniz üstünde de devam ediyormuş, denizde boğulan ya da ölüp denize düşen askerlerden bazıları bizim adanın sahiline vuruyorlarmış. Ağabeyim bazı Rum ve Türk arkadaşlarıyla beraber bize yakın sahilleri geziyor, kıyıya vuran ölü askerleri sahilde çukur kazıp gömüyorlardı. Bu cesetler sadece bizim tarafın sahillerinde değil adamızın Kalimnos’a bakan sahilinde de görülüyormuş. Hatta orada daha çok ölü askerin kıyıya vurduğunu ve oracığa gömüldüğünü söylüyorlardı.
Bir türlü eski yaşantımıza dönemiyorduk. Ölüm korkusu içimize sinmişti. Bir bomba çukuru evimizin arkasında tüm azameti ile duruyor. İlerdeki öbür bomba çukurunda ölen bir Alman askerinin mezarı vardı. Oraya gömüp tüfeğini başına dikmişler, miğferini de tüfeğinin ucuna asmışlardı. Bunlar bizim her gün gözümüzün önünde duruyordu. Zaten bozuk moralimizi daha da çok bozuyordu. Ailelerde karamsarlık ve umutsuzluk had safhaya ulaşmıştı. Uzun zamandır gülmeyi unuttuk. Sürekli korku ve endişe içindeydik. Karın doyurmak günden güne daha da zorlaşıyordu. Yediğimiz yemeklerle karnımız hiç doymuyordu. Hem yemekler yetersizdi hem de içine koymamız gereken katkı maddelerinde yoksunduk. Tok olmanın ne olduğunu unutmuştuk, hep açtık.
1943 yılı Eylül sonunda ben 14 yaşındaydım ama beni gören 10 yaşında zannederdi. Kara kuru canı hala oynamak istiyor çelimsiz bir kız çocuğuydum. Savaş yüzünden bu bayram bize zehir olmuştu. Eski bayramlardaki yaşadıklarım geldi aklıma. Biz çiftçi çocukları da senede iki defa bayram sevinci yaşardık. Topladığımız paralarla Hasan Çavuş amcadan şeker ve gazoz alır, Dimitri amcadan da bisiklet kiralar gezerdik. Depremden sonra tamir edilen tüm yollar asfalt olduğundan biz de bu yolları rahat rahat tepe tepe kullanıyorduk. Arabanın neredeyse yok denecek kadar az olduğu adamızda bu asfalt yollar başka ne işe yarardı ki. Bisikleti bir saat kiralardık, ancak saatimiz olmadığından süremiz ne zaman dolacak bilemez arada Dimitri amcaya gider sorardık. O da dürüstlüğünden hiç şaşmaz “daha saatiniz gelmedi” der ve biz de sevine sevine gene asfalt yolda bir aşağı bir yukarı binmeye devam ederdik. Tekrar gidip sorunca “tamam 1 saati geçtiniz ama bugün bayram o da benden olsun” derdi. O gün paramız bitmez, ertesi gün gene bisiklet binmeye giderdik.
14 yaşındaydım ve artık kendimi genç kız gördüğümden bu bayram bisikletin biraz daha büyüğüne bineceğimin hayalini bile kurmuştum. Ancak savaş bizi ne hallere sokmuştu. Bisiklete binmek ne ki, ben daha bayram elbisemi bile giyemedim. Şeker bayramı bizler için küslerin bile barıştığı gün olurdu, ama insanlar nedenini bilemediğimiz harp içinde birbirlerini öldürüyorlardı.
Eylül ayı sonundayız ama korkudan şehre taşınmak istemiyorduk. Dayım inekleri topladı, ninemin yazlığına götürdü. Çünkü bizim taraflarda yeşil ot kalmadı. Dayım ninemi ve beni de götürmek istedi ama hem ninem gitmek istemedi hem de annem bırakmadı. “Yalnız kalması iyi olmaz daha erken” dedi. Yediği bombadan sonra bir de Almanlardan korkup dere bayır dolaşmamız ve ardından eşini kaybetmesi dayanılacak gibi değildi. Çok zor günler geçiriyordu. Moral bozukluğunun yanında, yanına bomba düştüğünden beri ağır işitiyordu. Dedem göçtü, ninem de artık bizde kaldığı için benim de artık Akdam’a ninemlere yardıma gitme sebebim kalmamıştı. Zaten ağabeyim de benim ninemin oraya gitmememi hiç istemezdi. “Kara kuru da olsan, 14 yaşında kız çocuğusun, ortalık tekinsiz karmakarışık” diye söylenir dururdu.
Birkaç gün sonra hem ninem evini görsün hem de oraları bir toparlayalım diye ninem, annem, ben, kardeşim ve ağabeyim hep beraber Akdam’a gittik. Dayım zaten inekleri daha evvel götürmüştü, oradaydı. İçinde 5 yaşından beri yaşadığım, ottan baskılı saz damı, evimiz, gözüme öyle soğuk, öyle çirkin gözüktü ki. İçimden keşke gelmeseydim diye geçirdim. Dedeciğim gözümün önünde canlandı. Başında kırmızı fesi, etrafında beyaz sarığı, cami hocasına benzerdi. Kısa boyluydu ve çok ağır iş yapardı. Ninem de eli çabuk bir kadındı, dedeme gelir, Hasan azıcık ayaklarını oynat diye söylenirdi. Dedeciğim hiç sesini çıkarmaz ve de hiç istifini bozmaz, ayni tempoda çalışırdı.
Evin arkasındaki ninemin de toprak altında kalmasına neden olan bombaların açtığı çukurları görmeye gittik. Askerlerin hendekte öldükleri, yaralandıkları yerleri gezdik. Bomba çukurlarını saydık tam altı taneydi. Eğer bombalar biraz daha yakına düşseymiş nenemle birlikte hepsi ölürlermiş. Ninemin bozuk olan morali daha da bozuldu. “İyi ki Hafize ile Fatma benimle aynı hendeğe girmediler, yoksa onlar da ölürlerdi” diye şükrediyordu.
Ninemin komşusu çok sevdiğim Ali Amcalar evlerinde yoklardı. Ninemin evine yakın bombalanan uçak pisti civarında oturanların çoğu bizim oraya kaçıp gelmişlerdi. Ancak aralarında Ali amcalar yoktu. Bu yaşadığımız dehşet günlerinde de onları hiç görmemiştik. Hiç haberlerini de alamadık. Acaba Ali Amcalar nereye kaçtılar, nereye saklandılar hiç bilmiyorduk. Kendi can derdine düşmüş konu komşu da birbirini görmez kim nerede bilemez akıbetlerini öğrenemez olmuştuk. Gören biri olmadıktan sonra kime soracaktık ki?
Ninemin bahçesindeki tavukları yemledik, yumurtaları topladık, kardeşimle bir de horoz yakaladık. Et yemeyeli çok zaman oldu. Dedeme rahmetler okuduk, ninemin eşyalarını topladık çünkü şehre inmemiz yaklaşmıştı. Tekrar ninemi aldık, bizim Andızlı’daki eve geri geldik. Ömer dayım da inekleri yerleştirip akşam yanımıza gelince rahatladık. Ninemin orada sığınak yoktu. Dayımın orada kalması bizi telaşlandırırdı. Bizim en azından bir sığınağımız vardı. Gece bombaları da çok nadir olmaya başlamıştı, neredeyse bitti gibiydi. Dayım her gün Akdam’a gider ineklere bakar, sütünü sağar, eşeğe binip şehre iner sütü sütçüye satar akşam bize gelirken de sağdığı sütün bir kısmını getirirdi.
Artık Ekim ayına girdik. Nasıl olsa mektebe giden yok ve harp hali korkumuzdan henüz şehirdeki evimize taşınmıyorduk. Bir gün ağabeyim şehirden geldi. “Anne, Şeydali (Seyit Ali) Mehmet ustanın bahçesini kiraladım, hemen göçüp bahçeyi uyandırmamız lazım, çünkü lahana, pırasa, karnabahar ekmek için vakit geçebilir” dedi. Şeydali Mehmet usta bizim ağacın altında yatan erkeklerden yanlış tarafa kaçıp, karısından azar yiyen adamdı, sonrada tövbe sizden ayrılmam dediydi. Annem “tamam oğlum, ben Zühre ile gelem, kulenin içini temizleyelim, sonra da göçelim” dedi. Ağabeyim “Ömer dayım da isterse nenemle beraber onlar da bizimle otursunlar, hep bir arada olalım. Daha başımıza ne gelecek belli değil” dedi. Dayım da tamam deyince çok sevinmiştik. En küçük Ömer dayım ve Ağabeyim bekârdılar, yakışıklı gençler ama evlenemiyorlardı. Bu ortamda da nasıl evlensinler ki. Hem sıra gelmiyor hem fırsat bulamıyorlar hem de fakir aileydik, paramız yoktu. Bizim adada adetti, evlenecek oğlanın bir evi olması gerekirdi. Biraz da altın ağırlık edinmeliydi. Bizde ikisi de yoktu. Ben biraz daha büyüyüp işe başlasam, belki ağabeyime yük olmaktan kurtulur yardım bile ederim diye düşünüyordum. Annem de yorgan dikmeyi illa öğrenmelisin diyordu. O zamanlar yorgan büyük ihtiyaçtı. Her kızın çeyizinde illaki olurdu, hem de birden çok. Dağın başındaki köylere bile gidip diksen, paraları yoksa bile, tarlalarındaki ürünlerinden verirlerdi.
Ekim ayının başlarında Şeydali Mehmet ustanın evine taşındık. Ev adamızda çoğunlukta olan kule evlerden biriydi. Alt kat mutfak ve kiler, yedi sekiz basamak merdivenle çıkılan üst katta yatak odası vardı. Ev küçüktü ama zaten bizim de doğru dürüst eşyamız yoktu. Ninemi de bizim eve taşıdık. Ninemle dayım, dört kişi de biz bir araya toplanmış olduk. Ninemin inekleriyle de artık dayım ilgileniyordu. Karar verdiler, iki inek ve iki de yavru danayı sattılar. Bir ineği de sütünden istifade edelim diye dayım bize getirdi. Bizim de mısır keçimiz vardı, her yıl iki yavru veriyordu, keçinin sütü bize yetiyordu ancak inek de gelince, evimiz süte doydu. Yoğurdumuz da bolardı.
Duyduğumuza göre saklanıp da esir düşmeyen İtalyan askerleri, gizlice ağaç dallarından sal yapıp, Bodrum’a kaçmışlar. Esir düşen askerlerin halleri berbatmış. Hatta adadan kaçmaya çalışan yüksek rütbeli bir İtalyan subayı milliyeti belli olmasın diye dilsiz rolü yaparak babamın evine sığınmış. Bir generalmiş. Babam onu önceden tanıyormuş ama tanımamış gibi davranmış. Hem yiyecek hem de eski giysi istemiş. Babam elinden geleni yapmış.
Harbin acımasızlığı hiç durmadan devam ediyordu. İngiliz ya da İtalyan askerlerine yardım etmek suçtu. Bir Rum’u, evinde İngiliz askerini sakladı diye şehirdeki caminin önündeki dut ağacına astılar. Kardeşim de gitmiş seyretmiş. Akşam eve gelip anlattığında “Öyle şeylere bakıp da aklını mı kaçıracaksın” diye annemden şaplağı yediydi. Eski oturduğumuz evin yanında oturan komşularımızdan olan orta yaşlı bir Rum kadın ile altı Rum adamı asmışlar. Ancak asıldıklarını kimse görmemiş ve neden astılar, suçları neydi hiç bilememiştik. Herkes “bizim evimize de saklanmaya asker gelirse” diye korkmaya başlamıştı.
Bir süre sonra önce Rumlar sonra da Türkler kayıklarla Türkiye’ye yani Bodrum’a kaçmaya başladılar. Kim gitse geri gelmediği gibi, haberi de gelmiyordu. Boğuldular mı acaba diye endişelenip soruyorduk. Kayık sahipleri de hayır salimen götürüyoruz diyorlardı. Bodrum Karatoprak Köyü (Turgut Reis) yakınlarındaki adacıklardan birisine götürüp bırakıyorlarmış. O adaya Karga adası diyorlardı. Sonra oradan da Bodrumlu motorcular gelip alıyorlarmış. Kaçacak olanları bizim Rum ya da Türk kayık sahipleri geceleri tenha olan değirmen tarafındaki sahilden kayıklara bindirip Karga Adası’na bırakıp geri dönüyorlarmış. Almanlar oralara pek önem vermiyorlarmış. Belki de bile bile göz yumuyorlardı. Millet kıtlıktan kırılıyordu. Adamızdan işte bu ve buna benzer kaçışlar çoğalmıştı sık sık duymaya başladık.
1943 yılı Ekim ayı içindeydik. Kardeşim Mehmet ile birlikte babama gidip İki gün kalmıştık. Gülsiye annenin hamile olduğunu da öğrenmiştik. Ayrılırken babam bize tuhaf tuhaf bakıyordu. Babam elini öptürdükten sonra, bize sarıldı. Ayrılırken hiç böyle sarıldığını görmemiştik. Baktım babam ağlıyor. Ne oldu baba dedim hasta mısın? “Hayır, kızım hasta değilim ama size bir şey diyeceğim, sakın üzülmeyin. Biz iki üç gün sonra Anadolu’ya kaçıyoruz. Kızım malımız yok, mülkümüz yok. Burada açlık bir yana, korku bir yana nasıl yaşayacağız. Anadolu’ya gidelim, orada hiç olmazsa harp korkusu yok. Bir lokma ekmek herhalde buluruz. Annenize, ağabeyinize söyleyin, siz de kaçın” dedi. Neye uğradığımızı bilemedik. İki kardeş ağlamaya başladık. Her ne kadar bizi, yaşarken öksüz bıraktıysa da yine de babamızdı. Biraz da kıskandım biz de onun çocuklarıydık ancak bizi hiç düşünmeden hareket ediyordu. Biz babasızlığı hak etmiyorduk.
Babamla ve Gülsiye anneyle vedalaştıktan, kardeşim Ali’yi de bol bol öptükten sonra eve döndük. Annem bizi öyle üzgün görünce ne oldu diye sordu. Biz de anlattık. Annem biraz durakladı. Yüzü asıldı, muhtemelen kızıyor ve kıskanıyordu. Belki de karısı ve çocukları olarak onun yanında biz olsaydık diye düşünüyordu. “Olsun yavrum dedi bir gün biz de gideriz. Bakın size söz veriyorum eğer Anadolu’ya gidersek ikinizin de boynuna birer ekmek asacağım, doyuncaya kadar yersiniz. Varsın onlar önden gidedursunlar” dedi.
Adada insanlar kan ağlıyordu. Herkes yarınım var mı yok mu endişesiyle yaşıyordu. İşlerin, alışverişlerin durgunluğundan gündelik çalışmalar da durmuştu. Babam da mesleği olmayan biri olarak gündelik işlerde çalışabilen biriydi, sıkıntıya düşmeleri normaldi. Bir umut Türkiye’de daha yaşanır bir ortam ve belki daha güzel iş bulurum diye düşünmüştü. Yakında bir çocuğu daha olacak 4 kişi olacaklar sorumluluğu da artacaktı. Ancak bu sorumlulukta eskiden beri biz neden yoktuk ki? Birlikte olsaydık da beraber gitseydik diye iç geçirmemiz normaldi. Somurtup dudak bükmekte haklıydık. Babama olan kızgınlığımızın öyle çok nedeni vardı ki bu düşüncesizliğine neden şaşırmıştık bilmem. Bizi terk ederken düşünmemişti de şimdi Türkiye’ye giderken mi düşünecekti. Bazen evine gittiğimizde yanlarında eğreti gibi boynumuz bükük otururduk da sanki o bizim babamız değil de komşu amcamız gibi gelirdi. Kızgınlık kırgınlık içinde gitsin bakalım deyip sustuk.
Artık denizden gelen bombalar durdu. Anadolu’ya kaçışlar herkesin gündeminde ve hız kesmeden devam ediyordu. Şehirden gidenlerin bazılarını biliyoruz da köylerden gidenleri bilmiyorduk. Adada kiralık evler çoğaldı. Gidenlerin çoğunluğu fakir kesim olduğundan işçilerini kaybetmeye başlayan zenginler endişeliydi. Sigortasını bile ödemediği, düşük ücretle köle gibi çalıştırıp sırtından geçindiği işçilerini kaybetmemek için kahvelere giden mal mülk ağaları, vatandaşlarının gidişlerine üzülüyorlarmış gibi Türkiye’yi kötülemeye başlamışlardı. “Türkiye’de daha çok aç kalırsınız. Bodrum’a sığınan insanlara iğne yapıp öldürüyorlar” diye çeşitli yalanlar yayıyorlardı. Ancak kaçışlar hiç hız kesmeden devam ettiğine göre zannederim bu çabaları boşunaydı.
Babamlar da gitti ancak biz kendi derdimizle uğraşıyorduk. Kendimizi toparlamaya başladık. Bahçemize diktiğimiz sebzeler çok güzel yetişiyorlardı. Sebzeleri sulamak için bahçenin büyük bir havuzu vardı. Bu havuza suyu sağladığımız büyükçe de bir kuyu vardı. Böyle geniş ağızlı büyük kuyulara dolap kuyusu diyorlardı. Kuyudaki suyu havuza aktarmak için dönme dolap dedikleri, bir sistem vardı. Kuyunun üzerine monte edilmiş bu sistemde şerit üzerine bağlanmış arka arkaya dizilmiş kovalar, bir büyük çark vasıtasıyla dönerek kuyunun içine dalıp çıkıyorlar, çarkın üzerinden geçerken ters dönüyor içindeki suyu havuza giden kanala döküyorlardı. Çarkın üzerine bağlanan uzunca bir sırığın ucuna bağlanan at ya da eşek, kuyunun etrafında sürekli dönerek çarkın dönmesini sağlardı. Sürekli aynı yerde dönüp duran hayvanlar aksilik etmesinler diye de hayvanların gözlerini örtülüyorduk. Durmasınlar diye de sürekli dehlerdik. Havuz dolduktan sonra suyu gerektikçe bahçeyi sulamada kullanıyorduk.
Aileler üçer beşer adadan kaçmaya devam ediyorlardı. Annemin içine artık Anadolu ateşi düşmüştü. Ağabeyime “oğlum Bekir, biz de gitsek daha iyi değil mi. Bak görüyorsun el mallarında çalışıyoruz. Elimize geçen bu parayla bir şey olacağı yok. Oralarda belki temelli bir iş sahibi olursunuz. Burada neyimiz var ki. Kalsak da yok oraya gitsek de yok ama Türkiye büyük ülke. Ben çalışırım, sen çalışırsın, daha iyi yaşamımız olur. Bak sadece Türkler değil ki Rumlar da kaçıyorlar” diyordu. Ağabeyim, “tamam anne ben sizi önden gönderirim, arkanızdan da gelirim” diye annemi oyalıyordu.
Aslında ağabeyim 1936 da Ali diye bir arkadaşı ile birlikte Bodrum’a kaçmışlardı. Bodrum’da daha önce gidip yerleşen, ölen babası Ahmet TAHTA’nın ağabeyi olan berberlik yapan amcası vardı. Hatta annem ilk kocası Ahmet’le Bodrum’a kaçtıklarında yüz vermeyip yardım etmemişlerdi. Yine aynı şey oldu yeğenine de yardım etmemişti. O zamanın İnönü hükümeti de ağabeyim ile Ali’nin yerleşmesine izin vermeyip onları adaya geri yollamıştı. Onun için önce amcasına kırgındı bana arka çıkmadı diye, ikincisi İnönü hükümetine kırgındı bizi geri gönderdiler diye. O yüzden Annemin hadi Bekir gidelim dediği zamanlarda “Gidiyorlar ancak bu gidenleri harp bitince geri göndermezler mi? Siz gidin, eğer geri göndermezlerse ben de gelirim” diyordu.
Kardeşim Mehmet sık sık ninemin yaz evinin olduğu Akdam semtindeki meramızda inek otlatan çocuklarla oynamaya gidiyordu. Benim sayemde oradaki çocuklarla arkadaş olmuştu. O gün yine oraya gidiyorum diye çıktı gitti. Artık akşam olmak üzere Mehmet eve gelmekte gecikti. Annem ağabeyime git bak al da gel şu çocuğu diye gönderdi. Epey bir zaman sonra ağabeyim yalnız başına çıktı geldi. Yüzü de bozuktu. Annem nerde Mehmet diye sorduğunda “anne Mehmet Bodrum’a babasının yanına gitmiş” dedi. Yine evde kıyametler koptu, annem yine fenalıklar geçiriyor, “Daha 12 yaşında nasıl gider bu çocuk, ya babası orada değilse, ne yapar orada çocuk tek başına” diye avaz avaz bağırıyordu. Komşular duysa kardeşim öldü zannederdi. Ağabeyim annemi sakinleştirmek için türlü çareler arasında “Buradaki bahçe işinden kaçtı kerata” diye şaka yapıyordu.
Annem sakinledikten sonra oturdu anlattı.
Ağabeyim Mehmet’i aramaya gittiğinde, oyun arkadaşlarını bulmuş “bugün akşama kadar bizimleydi ama sonra gitti” demişler. Ağabeyim de kardeşimin gitmesi muhtemel yerlerde aramaya başlamış. Yolda arkadaşı Hasan ile karşılaşmış ağabeyimi telaşlı görünce, “Mehmet’i arıyorsan arama, bugün gene Bodrum’a kaçanlar çoktu. Mehmet de bir Rum adamın sırtında kayığa bindi, gittiler. Ben Mehmet’i tanıdım ve oradakilere sordum, O Bekir’in kardeşi değil miydi diye. Evet dediler. Kayığa binerken ağabeyime söyleyiverin Anadolu’ya babamın yanına gidiyorum, beni aramasınlar diye haber göndermiş, ben de sana geliyordum haber vermeye” demiş.
Elbette izin vermeyeceğimizi bildiği için hem bizden hem de adadan kaçarak gitmişti. Babamlar Ekim’de, gitmişlerdi Mehmet de Kasım’da gitti. Acaba babamı buldu mu? Bulamazsa kimlerin yanında? Döverler mi söverler mi? Diye annemin gözle
rinden yaş hiç eksik olmuyordu.
ONYEDİNCİ BÖLÜM SONU.



