İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan: Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM
***
Biz kışlık evimize yani şehre taşındık. Ninemler de Ekim’in ortalarında taşındılar. Şimdilik bomba sıkıntımız yok ama bazen birileri Almanlar geliyor diye haberler yaydıkça bizler de hop oturup, hop kalkıyorduk. Korkunun yanında açlık insanları kötü şeyler yapmaya zorluyordu. Artık komşulara oturmaya da gitsek, evi kilitleyip gidiyorduk. Eskiden kapı pencere hep açıkken, şimdi her yer kapatılıyordu. Bu kıtlıkta herkes aç, yiyeceklerimizi çalarlarsa sonumuz ne olur diye korkuyorduk.
Yokluk insanlara kötü şeyler yaptırdığı gibi çareler üretmesine de yarıyordu. Bizim oturduğumuz evlerde elektrik yoktu. Geceleri gaz lambası ile aydınlanıyorduk. Ancak karneyle verilen gaz da az olduğundan çabuk bitiyordu. Akşam erkenden de yatılmaz ki. Annem bir cam bardağın içine zeytinyağını doldurur üzerine bardak ağzından biraz büyükçe kesilmiş yuvarlak ince bir teneke koyardı. O tenekenin ortasını deler, delikten pamuk ipliğinden eğirerek yaptığı fitili geçirip bardağın içindeki yağa daldırır, tenekenin dışarıda kalan kısa ucunu yaktı mı olurdu bir kandil. Pek ışık vermese de gene önümüzü görebiliyorduk.
Şehre taşındıktan sonra yine benim mektebe gitmemem komşuların ağzına sakız olmuştu. Sanki kendi çocukları okuyormuş gibi, dedikodumu yapıyorlardı. Okusaymışım şöyle olurmuş, neden bırakmışım, hani öğretmen olmak istiyormuşum gibi bir sürü laf ediyorlardı. İllaki duyuyordum bazen benim yanımda bile konuşurlardı. Annem de ben üzülmeyeyim diye beni savunurdu. “Aman hiç derdim değil. Harp içindeyiz. Onlar mektepteyken ya bombardıman olursa, o da ölürse ne yaparım. Daha ben ölen kızımın acısını unutamadım. O kadar okuduğu yeter. Okuyup da 12 adalara kâtip mi olacaklar, okumayı öğrensinler yeter” diyerek bana arka çıkarken bir yandan da beni teselli ederdi.
Ben mektebi bıraktıktan sonra kardeşim ben de gitmeyeceğim diye sık sık mızıklamaya başlamıştı. Ancak ağabeyim ve annem baskı yapıyorlar, en azından beşi bitirsin istiyorduk. Harp yüzünden ortalığın hali perişandı. Akşamdan sabaha ne olacağımız belli olmasa da hayatın her alanında direniyorduk. Mehmet’in okuması için de direniyorduk ancak Annemi kardeşimin mektebe yalnız gidip geliyor olması çok endişelendiriyordu. Bomba atarlarsa diye çok korkuyordu. Mehmet de annemin bu endişesini bildiğinden mızıklamasına ilave olarak beni okula ablam götürsün getirsin diye tutturmuştu. Mehmet bebekliğinden beri bana çok bağlıydı ancak artık Mehmet’e bakıcılık yapmam mümkün değildi. Evde çok iş yapıyordum hem anneme hem nineme ev işlerinde yardım ediyordum. Her iki evin ihtiyacı olan suyu belediye çeşmesinden ben taşıyordum. Annem en sonunda mahallemizdeki okula giden çocuklardan Mehmet’i de yanlarında götürmelerini rica etmişti. Sabah okula birlikte gidiyorlar öğlen de eve kadar getiriyorlardı. Annemin bulduğu bu çare sonucu ben kurtulmuştum. Mehmet okula arkadaşları ile gidip gelmeye mecbur olmuştu. Elbette bulduğumuz bu çare Mehmet’i bombalardan koruyamazdı ancak aklımıza yapacak başka da bir şey gelmiyordu.
1943 yılına girdik Mart ayındayız kardeşim 12 yaşına basmıştı ancak daha sünnet olmamıştı. Çok gecikiyoruz diye ağabeyim hemen harekete geçti. Bu kargaşa içinde başımıza daha ne sıkıntıların geleceği belli değil, neme lazım, bir an önce halledelim diyerek mevlit okutup kardeşimi sünnet ettirdiler.
Babamın da gelmesi gerekiyor diye sünnet dedemin evinde oldu çünkü ağabeyim babamla görüşmek istemiyordu. Ağabeyim çok itiraz etse de annem olmaz “o bir babadır biz çağıralım gelmezse kendi bilir” dedi. Ağabeyim annemi hiç kırmazdı. Ninemler Nisan ayında yaz evlerine göçecekleri için sünneti mart ayında yapmıştık. Babam yeni karısı ve oğluyla geldi. Ninem, annem ve ağabeyim babam gidesiye kadar hiç ortada görünmediler. Kardeşim sünnet oldu ancak ne davul ne zurna, sadece bir mevlit ile işi bitirdik. Elbette sünnetler çok şenlikli olurdu ancak bu şartlarda ve bu darlıkta annemin elinden ancak bu kadarı geldi. Babamdan hiçbir yardım gelmedi. Elinde olsa yapardı herhalde ancak şimdi küçücük bir sünnet için bile yardım edemiyorken biz evlenirken ne yapacaktı? Düşünmek bile beni yoruyordu.
Sünnetten sonra kardeşimi bir türlü mektebe gönderemedik. Şunun şurasında mektebin kapanmasına ve mezun olmasına iki ayı kalmıştı ancak korkuyorum dedi, canım istemiyor dedi, bir sürü sebep gösterdi ve sonunda hepimizi pes ettirdi. Acaba Mehmet de mi benim gibi sınıfta kalacağını anlamıştı da gitmeye gerek görmemişti hiç bilemedik. İtalyan okulunu 5.sınıfta bıraktı. Kardeşim de benim gibi yarım yamalak okumuş oldu.
Dedem yaşlı olduğu için zatürree hastalığından sonra hala kendini toparlayamadı. Ninem iyiydi, her yeri derleyip toparlıyordu. İneklere dayım bakıyor, sütleri o sağıyor, sütçüye o götürüyordu. Ben de hem nineme hem de anneme yardım ediyor iki ev arasında mekik dokuyordum.
Bizim ailede artık mektebe giden olmadığından, şehirde oturup mekteplerin kapanmasını beklememize gerek kalmamıştı. Biz de dedemler gibi Nisan ayı gelmeden Andızlı’daki tarlamıza, yaz evimize taşındık. Artık ineğimiz yoktu ancak bir keçimiz vardı. Küçük hayvan olduğu için beslenmesinde sıkıntı olmuyordu. Nisan ayında keçimizden bebek bekliyorduk. Keçiler genellikle iki yavru doğururlar belli mi olur belki de üç tane doğurur diye umutlanmıştık. Şimdilik keçimizin sütü ile idare ediyor olsak da ninem bizi hiç sütsüz bırakmazdı. Babamlar da önceki yıl gibi yine bize komşu oldular. Dört beş tarla ötedeki bağ evinde oturuyorlardı. Herhalde yine Mahmut Beylerin bağına ortakçı girmişlerdi.
Ninemin yazlığındaki komşu askerler kışın biz yok iken deniz kıyısına, bir insan boyu büyüklüğünde, taştan bir sığınak yapmışlardı. Dayım Çavuş’a “Bütün kış orada mı kaldınız?” diye sordu. Evet dedi Çavuş Ağabey. Ancak çok üzgün görünüyordu. Bütün kışı çadırda ve de o sığınak gibi olan kulübede geçirmiş olmalarından çok bizim yokluğumuz onları sıkmış ve çok üzmüştü. Ne de olsa biz onlara çok kolaylıklar sağlıyorduk.
Kış boyunca sahil boyunda bu sığınak gibi kulübelerden çokça yapılmışlar, Almanlar denizden çıkarma yaparlarsa engel olacaklarmış. Almanların sahile çıkartma yapacağına inanıyorlardı da üç beş askerle karşı koyacaklarına nasıl inanıyorlardı bilemiyordum. Üç beş askerle bunun mümkün olamayacağını biz tahmin ediyoruz da İtalyan hükümeti nasıl tahmin edemiyor anlamış değildik.
İngiliz uçakları haftada 2 veya üç kere havadan askerlere malzeme atıyorlardı. Bazen de meramızdaki hava alanına inip kalktıklarını görüyorduk. Ancak artık İtalyan uçaklarının indiğini göremez olmuştuk. Meramız bizim hem oyun alanımız hem de ineklerin beslenme alanıydı. Merada inekleri otlatırken hava alanında neler oluyor diye bazen gidip karşıdan bakıyorduk. Yeni bir emir geldi. Hem bizlerin hem de ineklerimizin meraya girmesi yasakladı. Biz sanki az korkuyormuşuz gibi korkumuzu daha da arttırdılar. Almanlar gelecek mi, adamızda da harp olacak mı diye sadece biz değil bütün ada halkı korkudan titriyordu. Kimileri de “İngilizler geldi, Almanlar gelemez” diye avunuyordu. Ancak ortalıkta türlü türlü kafa karıştıran söylenti ve fikirlerle iyice işin içinden çıkamaz olmuştuk.
Harp nedeniyle kıtlık gelince, Rumlar da biz Türkler de tarlalardaki otlara hücum etmiştik. Ne dağlarda ne tarlalarda ot kalmadı kökünü kuruttuk. Açlık insanlara her şeyi yaptırıyordu. Büyükler az da olsa dayanabilirlerdi ancak çocuklar yoktan anlar mı? Adada her şey günden güne kötüye gidiyordu. Artık şehirde sirenler ötmüyor onun yerine tehlike anında gökyüzüne kırmızı bir ışık fırlatılıyormuş. Bu ışığı gören herkes tedbirini alacakmış. Herkes uyur iken nasıl görsünler de tedbir alsınlar bunu hiç anlamadık. Üstelik biz şehre de uzağız, kırmızı ışığı nasıl görelim, zaten sirenleri de duymuyorduk. Biz burada olaylardan habersizdik. Neler olacağını bilmediğimiz gibi, önlem alın dediklerinde ne yapacağımızı da bilmiyorduk. Kimse nasıl önlem alınacağını bilmiyor ki bize de öğretsin. “Saldım Çayıra Mevlam Kayıra” diye kör topal yaşamaya çalışıp bekliyorduk.
Bu arada Ramazan ayındayız oruç devam ediyordu. Bayram da yaklaşıyordu. O yıl Ramazan Bayramı Eylül’deydi. Bazı günler kardeşimle evleri değiştirirdik. Ninemleri yalnız bırakmak olmazdı. Bazen ben anneme giderdim kardeşim de ninemlere giderdi. Yine öyle yer değiştiğimiz bir gündü. Annemin oraya çok sevdiğim arkadaşlarımdan Atifet gelmişti. Zaten sık sık gelir oynardık. Oturduk, konuşuyoruz “Zühre bayram için elbiselik aldın mı?” diye sordu. “Yok daha almadık annem alır belki ama bilemem” dedim. “Ben aldım hem de ipek siyah kadife” dedi. Harp umurlarında değil gibiydi. Atifet benden bir-iki yaş büyük ve benden daha bakımlı daha gösterişli bir kızdı. Onlar varlıklı bir aileydi, babaları başlarındaydı, her şeyleri vardı her istediklerini yapabilirlerdi. O anda fakir ve babasız olmak içime oturdu. 14 yaşında kara kuru, ayağı çıplak, başı açık, tarlalarda saksağan gibi koşan, henüz buluğ çağına girmemiş bir kızdım ama gençliğe doğru yol almaya başlamışım ki kıskanmıştım. Genellikle annem bayramlarda bana elbise dikerdi. Bazen de bayramlık elbiselerime ufak tefek düzeltmeler yapar diğer bayramlarda da giyerdim. Şikâyetim olmazdı. Bu sefer arkadaşımın kadife elbisesini iyice kıskanmıştım.
Sohbet bittikten sonra Atıfet gitti, akşam oldu, annem işten geldi. Ben onun tarif ettiği yemeği hazırlamıştım, sofraya oturduğumuzda annem benim durgunluğumu fark etmiş yüzüme bakıp “kızım sen bugün rahatsız mısın?” diye sordu. “Yok, bir şeyim” dedim. “Seni azıcık durgun gördüm yoksa kardeşinle döğüştünüz mü? Ne suç işlediyse söyle bana” dedi. “Hayır anne öyle bir şey yok” dedim. Annem de daha fazla ısrar etmeyince konu kapandı.
Yemekten çok sonra dayanamayıp meseleyi anneme açtım. “Atifet’e bayramlık siyah kadifeden kumaş almışlar, elbise dikeceklermiş” dedim. Annem şöyle bir durakladı. Belli etmedi ama benim neden durgun olduğumu anladı. “Ben size neler almak isterim ama ah şu paranın gözü kör olsun, bakarız Allah yardım ederse sana da kardeşine de alırım” dedi. Daha bayrama epey gün var, “ben istemem sen sıkılma varsın olmasın” dedim. “Sen istemezsin ama ben isterim, bir kızım var ona bir elbiselik almaz mıyım?” dedi. Annem hem ağlamaklı konuşuyor hem de gülümsemeye çalışıyordu. Ciğeri yanmış olmalıydı. O gece kim bilir neler düşündü ki ertesi gün işe gitmedi. Zaten tarla işiydi bir gün sonra da bitirebilirdi. Sabah kahvaltıdan sonra giyinip şehre gitti.
Annem bütün kış boyunca, yazın da fırsat buldukça manifaturacı Yahudi’ye yorgan dikmeye devam ediyordu. İşte o tüccara gitmiş, yorgan dikme karşılığı bana ipek kadife kumaş almış, borçlanıp gelmişti. Kumaşı bana göstererek “Kara kızım ben de sana ipek kadife aldım ama siyah yokmuş zaten sen esmersin siyah seni kapatır, mavi sana daha güzel yakışır. Nasıl beğendin mi?” dedi. Annemin boynuna sarıldım, şimdiye kadar çektiği sıkıntılarının göstergesi, yüzündeki kırışıklıklarının çok olduğu yerlerinden, defalarca öptüm, öptüm, öptüm. İkimiz de ağlıyorduk. Kendi elbiselerini yamar yamar giyerdi de bizi mutlu görebilmek ona yeterdi.
“Zühre kızım bu elbiseyi ben dikmeyeyim, belki güzel dikemem yabana götürmeyelim, şehre gidelim, Rum kızlarına diktirelim” dedi ve öyle yaptık. Bayram yavaş yavaş yaklaşmakta, annem kardeşime bir pantolonluk kumaş bir de ağabeyime gömlek aldırdı. Kardeşimin pantolonunu annem kendisi dikti. Bunca sıkıntıya nasıl göğüs geriyordu hayret ederim. Benim mavi ipek kadifeden altı kloş, üstü robalı olarak dikilen elbisem de geldi. Sazdan evimizin içine girişin karşısındaki direğe astım, üzerini de beyaz çarşafla örttüm ki toz olmasın. Saz damına her girişimde gözüm takılır kendimi elbisenin içinde hayal ederek bayramda hem Atifet’e hem de öbür arkadaşlara nasıl caka satacağımı düşünürdüm.
Bu yıl her nedense hükümet mahsulümüzü almadı ancak yel değirmenleri de henüz açılmadı. Mühürlü oldukları için hiçbir değirmenci de açmaya cesaret edemiyordu. Biz de mecburen herkes gibi ekmeklik unlarımızı el değirmenlerinde öğüterek elde etmeye devam ediyorduk. Epeyce unumuz oldu. El değirmenlerine de artık seslerini çıkarmıyorlardı. Artık evlerimizin etrafında dolaşan askerleri de görmüyorduk. Ne oldu acaba, İngilizler gelince kanun mu değişti diye de hayret ediyorduk.
Andızlı’daki tarlamızın civarında, gölgesi bol bazı gelişkin ağaçların altına, İngiliz askerleri çadır kurup yerleşmeye başladılar. İngiliz askerlerin aramıza katıldığı epey olmuştu. Şimdiye kadar hiç kimseye bir zararları olmamıştı. İtalyan askerlerini de artık göremiyorduk sırra kadem mi bastılar, neredeler, hiçbir şey bilmiyorduk.
Bir gece bir tüfek patırtısıyla gecenin karanlığında neye uğradığımıza şaşırmış bir halde fırladık yataktan. Uzaktan uçak sesleri geliyor, yakından da tüfekler patlıyordu. Uçak sesleri uzaktan geliyordu ancak tüfek sesleri hemen yakınımızdaki İngiliz askerlerin kaldığı yerlerden geliyordu. Annem, ağabeyim, kardeşim, ben neye uğradığımızı bilemeden korkuyla birbirimize sarıldık. Kardeşimle ben ağlamaya başladık. Ağabeyim; “korkmak yok bak evimizin içindeyiz, şimdi uçaklar gidecek ve bize bir şey olmayacak” diye bizi susturmaya çalışıyordu. Bir süre sonra uçak sesleri duyulmaz oldu. Silah sesleri de susunca hepimiz sakinleyip yeniden yorganın içine gömüldük. Ancak olan olmuştu, sabaha kadar hiç kimsenin gözümüze uyku girmedi. Kulağımız hep dışarda, uçak sesi gelecek mi? Tüfekler yine patlayacak mı? Diye bekledik durduk. Neyse ki o gece bir daha sessizlik bozulmadı.
Sabahleyin konu komşu herkesin yüzünde korku ifadesi vardı. Çeşit çeşit yorumlar yapılıyordu. Uçaklar geldiler ama aşağıdan atılan onca ateşe rağmen neden bir bomba bile atmadan gitmişlerdi? Eyvah ki eyvah diyorlardı. Mutlaka uçaklara ateş açan askerlerin yerini tespit etmişlerdir. Bu gece gene gelirler uçaklara ateş eden yakınımızdaki bu askerlere bomba atarlarsa hepsi tepemize düşecek. Onlarla birlikte bizler de ölürüz diyorlardı. Bu kadar yakınımızda yerleşmeleri şart mıydı, biz savaşmadığımız halde bizi de tehlikeye atıyorlar diye dövünüyorduk.
Ben hem ağlıyorum hem de anneme “uçaklar askerlerin yerini öğrendiler, bu gece gene geleceklerdir, ne olur buradan gidelim, şehirdeki evimize kaçalım, oralarda asker yokmuş” diye yalvarıyordum. Ağabeyimle annem bizi sürekli sakinleştirmeye uğraşıyorlardı. Annemize de ağabeyimize de güvendiğimizden biraz sakinlemiştik ancak tedirginliğim kolay kolay geçmiyordu. Diken üstünde gibiydim. Neyse ki sonraki gecelerde uçak sesleri duyulmadı, ateş açan da olmadığından iyice sakinlemiştik.
Biz çiftçilerin ekmek pişirme günlerimiz olur konu komşu yakında bahçesinde fırını olan komşuda toplanılır sırayla uzun süre yiyeceğimiz ekmeklerimizi pişirirdik. Eylül ayındayız Ramazan Bayramı’na iyice yaklaştığımız günlerden biriydi. Yine ekmek pişirme gününde komşumuz Nuriye yengelerin bahçesindeki fırınlarında ekmek pişirecektik. Ekmek hamurlarını evde hazırlayıp götürüp pişirirdik.
Ben dedemlerdeydim ninemin ekmekleri de orada pişirileceği için dayımla birlikte unu eşeğe yükledik dedemi evde yalnız bıraktık ninemi de alıp anneme gittik. Annem beni eşeğe geri bindirdi, Cemile teyzelere ekmek mayası almaya gönderdi. Mayayı aldım geldim. Ağaçtan oyma hamur teknemiz vardı ancak nineminkiler de var yeterli olmaz diye Salih ağabeylerinkini de aldık ki daha hızlı hamur yoğurmamız gerekiyordu. Fırın sahibi ilk ekmek pişirme sırasını bize vermişti. Diğerlerini fazla bekletmememiz gerekiyordu. Biz iki tekne hamuru çarçabuk yoğurduk, temiz çarşafla bezlerle üzerlerini örttük ki hamur üşümesin ve çabuk kabarsın diye bekliyorduk.
Şehirde yine havaya kırmızı işaret fişeği fırlatılmış yani alarm verilmiş, ama biz şehirden çok uzakta olduğumuzdan alarmdan haberimiz olmadığı gibi olan şeylerden de iş işten geçtikten çok sonra haberimiz oluyordu.
Hamurlarımız kabarmasını beklerken birden uçak gürültüleriyle neye uğradığımız şaşırdık. Evden dışarıya fırladık. Ne taraftan geldiler, kaç taneydiler bilmiyoruz. Evimiz dağ yamacında olduğundan uçakları sadece karşıdan gelirken görebiliyorduk. Ardı ardına bombalar patlıyordu. Patlama sesini kuvvetli duyuyorduk ancak nereye attıklarını göremiyorduk. Uçaklar geçiyor bombalar patlıyor ancak bizim oradaki İngiliz askerleri hiç silah sıkmıyorlardı. Demek bombalar bize uzak yerlere atılıyor ki bu askerler hiç karşılık vermiyor diye düşünüyorduk.
Biz bu uçak belasına yaşarken o sırada ağabeyim de şehirden eve dönüyormuş. Annem ağabeyimi gelirken uzaktan görmüş o anda bombalar patlayınca ağabeyim birden gözden kaybolmuş. Annem “Oğlumu bombalar öldürdü” diye başladı bağırıp ağlamaya. Biz durur muyuz zaten günlerdir sıkıntı içinde dokunsan ağlayacak durumdadık. Biz de annemle beraber başladık ağlamaya. Gözümüz de yolda hem ağlıyor hem ağabeyimi gözlüyorduk. Bir zaman sonra ağabeyim karşıdan göründü, koşa koşa eve geliyordu da rahatlayıp sustuk. O da bomba seslerinden korkup bir kayanın arkasına saklanmış.
Bombardımanın ardından uçaklar gitti kayboldu. Arkalarından şehre doğru bir kara duman süzüldü gitti. Sonradan haber almıştık nineme yakın meradaki hava alanına birçok bomba atılmış alan delik deşik olmuş, orada bekleyen uçakları da hurdaya çevirmişler. Bir tane de şehrin içine atmışlar. Bomba bir evin üstüne düşmüş, evde yaşayan masum iki yaşlı ölmüştü.
ONÜCÜNCÜ BÖLÜM SONU.



