FLAŞ HABERİSTANKÖYLÜ KIZ

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI

İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN

Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR

ONBİRİNCİ BÖLÜM

***

Hükümetin yine bir emri geldi. Ekip biçtiğimiz ürünlere el koyuyorlardı. Tüm çiftçiler biçtikleri ekinlerin tamamını, bizim oradaki ineklerimizi otlattığımız meraya getirip, demet halinde yığacaklar, her yığının sahibine numara verilecek. Daha sonra Hükümet mal sahiplerine ihtiyaçları kadarını hesaplayıp verecekti. Kimsenin kendine başak ayırması un yapması yasaklandı. Ekim alanlarını askerler gezip denetleyecek getirilmeyen başaklar yerinde yakılacak. Emirlere uymayanlar ağır cezalara çarptırılacaktı.

 

Haydi, bakalım ayıkla pirincin taşını. Çiftçiler şokta ancak kimsenin itiraz edecek hali de yoktu. Mecburen herkes biçtiği ekinini atla, eşekle, meraya taşıyıp yığmaya başladı. Bir anda meranın içi ekin yığınları ile doldu. Her tarlada askerler ikişer ikişer nöbet tutmaya başladılar. Arpayı buğdayı un yapan altı yel değirmenimiz vardı, hepsini kapatıp mühürlediler. Kendimizin un yapabildiği el değirmenlerimiz vardı onların da kullanılması yasaklandı.

 

Ekinlerini meraya getiren çiftçiler sonlarının daha kötü olacağını düşünerek, biçtikleri ekinlerin içinden birkaç demetini ahırlara, hatta yattıkları odalarına bile saklayıp örtüyorlardı. Ancak o ayırdığımız ekinleri nasıl öğüteceğiz bilmiyorduk.

 

Merada toplaşıp ne olacak diye de merakla seyrediyorduk. Ekinler toplanınca, meraya koca koca makineler getirip kurmaya başladılar. Öğrendik ki biçerdövermiş, ekin tanelerini başaklardan ayırırmış. Daha önce görmüşlüğümüz hatta duymuşluğumuz dahi olmamıştı. Bütün ada halkı makineleri görmeye ve seyretmeye bizim meraya doluştular. Hükümetin o makineleri, nereden, nasıl getirdiğine, kimsenin aklı ermedi.

 

Biçerdöverler çalışmaya başladı, biz çocuklar büyüklerden daha meraklıyız, inekleri meranın bir ucuna yayıyorduk, hayvanları kaybetmeyelim diye birimiz nöbet tutuyordu. Diğerlerimiz makinelerin nasıl çalıştığına bakmaya gidiyorduk. Ekin başaklarını makinelere koyuyorlar bir taraftan buğdayı çuvala dolduruyor diğer taraftan samanı bir yana yığıyorlardı. Yığını işlenip, ürünü çuvallara doldurulan mal sahibini çağırıyorlar, önce tarlalarının tapusunu istiyorlar, tapudaki tarlaya yetecek kadar tohumluğunu verdikten sonra ailenin kaç nüfuslu olduğunu da tespit edip, bir yıllık ekmek ihtiyacını hesaplayıp, hakkı olan ununu veriyorlardı. Ancak un hakkını alan çiftçilere artık karne ile ekmek verilmeyecekti. Geri kalan tüm ürünleri devletin deposuna gönderiyorlardı. Bu yıl bütün ekinleri makineler harmanladı. Biz de harman dövmekten kurtulmuştuk. Yalnızca biz mi? Öküzler, atlar, inekler, eşekler de kurtulmuştu.

 

Bu arada Alman uçakları da gece gündüz demeyip alçaktan uçmaya başladılar. Uçakları duydukça nereye kaçacağımızı bilmeden köşe kapmaca oynuyorduk. Biz çocuklar sadece uçaklardan korkuyorduk da harp olursa ne olacağını da hiç bilmiyorduk. Bilen kimse yok ki bize nasıl anlatsın. Büyüklerimizin derdi çok daha büyük. Ailesini harpten nasıl koruyacağını ve bu kıtlıkta ailelerini nasıl besleyeceklerini düşünmekte idiler.

 

Kıtlık başlamıştı. Rum çocukları sık sık gelip ağaçlardaki meyveleri sıyırıp gidiyorlardı. Çiftçiler ve bahçesi olanlar artık çalınmasın diye ürünlerine bekçilik yapmaya başladılar. İncir, badem gibi meyve veren ağaçlarının altına çardak yapıp gündüzleri nöbet tutuyorlardı. Artık meyvenin her bir tanesi kıymetlenmişti. Adamızdaki herkes ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Artık kimsenin kimseye yardım edecek hali kalmamıştı. Herkes kendini ve kendi ailesini düşünür olmuştu.

 

İtalyan Askerlerin elbiseleri yeşildi. İkişer ikişer, hem ekin dikilen tarlaları denetliyor hem de tarlalarımızdaki yazlık evlerimizin etrafında devriye geziyorlardı. El değirmeninde un öğütüyorlar mı diye evlerimizi dinliyorlardı. Ağabeyim ve arkadaşları; askerler gece devriye gezmiyorlar diye bir evde toplanıp gece sabaha kadar el değirmeninde un öğütüyorlardı. Askerler gece de gezmeye kalkarlarsa diye, İki kişi değirmeni döndürüp un yapıyorsa, iki kişi de dışarıda gözcülük yapıyordu. Yakalanırlarsa işin ucunda hapis yatmak da vardı o nedenle çok tedbirli davranıyorlardı. Eve sabah geliyor yatıp uyuyordu.

 

Biz de geceleri askerler gezmiyor diye, kendi malımızdan çaldığımız ekin başaklarını, arpa, buğday hangisi olursa üzüm küfelerinin dışına sürtüp, tanelerini alıyoruz, sonra el değirmeninde öğütüp, kepeğini bile elemeden, biraz ekmek mayası ile yoğurup bazlama yapıyorduk. Biraz olsun karnımız doyuyordu. Korkular arasında yaşıyorduk ancak açlığımız korkumuzu yeniyordu.

 

Bir gece yine annem evimizin içine el değirmenini kurdu. Annemle kardeşim içerde değirmende un öğütüyorlar, biri gelirse haber vereyim diye beni de dışarıya nöbetçi diktiler. Bir süre sonra bir anda evimizin arkasından iki asker çıkıverdi, ben donup kaldım ne yapacağımı şaşırdım. Bağırsam da faydasız annemin kulakları duymuyor. Birden yanıma geldiler, ben kıpırdayamadım. Askerlerden birisi dışarıda benimle kaldı diğeri içeri daldı, annemin karşısına dikildi. Annem neye uğradığını şaşırmış bir durumda kardeşimle birlikte dışarı çıktılar. İçeri giren asker çantasından çıkardığı ağır bir çekiçle değirmenimizi parçalamaya başladı. Annemin yüzü sapsarı oldu, kendini kaybetti yere düştü, bayıldı. Kardeşimle ben “annem öldü” diye bağırmaya ve ağlamaya başladık. Yakınımızdaki komşumuz Saadet abla koşarak geldi. Biraz Türkçe biraz da Rumca askerlere çıkıştı. “Bak kadın korkudan öldü, sizi şikâyet edeceğim” diye. “Komşular koşun yengem öldü” diye bir bağırmaya başladı ki, bunca yaygaraya askerler nasıl kaçtıklarını bilemediler. Annemi ayılttık ama biz de mahvolmuştuk. Değirmenimizin kırıldığı bir şey değildi de kaçak un öğütmekten bizi hapse koyarlar diye korkuyorduk. Ertesi gün başımıza geleni öğrenen çiftçi ailelerinden biri fazla olan el değirmenini getirdi verdi sağ olsun. Bu sayede kaçak da olsa biz yine un öğütmeye devam edecektik. Böyle yardımlaşmalar bizleri birbirimize daha çok bağlıyordu.

 

Geçtiğimiz yılın yaz sezonunda annemle ağabeyim çalışıp ekinini biçtikleri tarlanın hasadından hakları olan iki çuval buğday almışlardı. Ağabeyim o iki çuval buğdayı kara gün dostu olsun, kış kıyamette aç kalmayalım diye kış evimize saklamıştı. Yatakların altında saklı duruyordu. Bu yaz hükümet ekinlerimize el koyup çiftçiye yetersiz ürün verince o iki çuval buğday çok işimize yarayacaktı. Karne ile verdikleri ekmekle doymamız mümkün değildi. Ağabeyim, “bak gördün mü anne o buğdayları sakladığım iyi oldu” demişti.

 

Bu arada da hükümet kaçakları önlemek için cezaları arttırdığını ilan etmişti. Az bir miktar bile olsa kaçak ürünle yakalananlara da hapis cezası verileceği duyurulmuştu. Bizim un öğütürken yakalanma olayından ve bu duyurudan sonra ağabeyim yakalanmaktan iyice korkup evdeki buğdayları bulunması zor bir yere saklamayı düşünmüş. Şehirdeki evimizin sofa dediğimiz denize bakan küçük bir odası vardı. Zemini topraktı. Orayı kazmış ve buğdayları gömmüş. Bize söylemediği için bizim haberimiz yoktu. Ağabeyimin samimi olduğu bir Rum arkadaşı vardı ağabeyimi buğdayları gömerken görmüş. Epeyce bir zaman sonra her nedense ikisinin arası bozulmuş. Rum arkadaşı da kızıp gitmiş ağabeyimi buğday gömdü diye ihbar etmiş. Ancak ağabeyime de ihbar edildiği haberi gelince aceleyle çuvalları oradan çıkarıp ninemin şehirde oturduğu eve taşımış. Ancak kazdığı çukurları kapatmaya vakit bulamamış. Rum arkadaşı polisleri eve getirip baskın yapmışlar, bakmışlar çuvallar yok ancak çukur duruyor. Polisler “Buraya ne gömdün?” diye ağabeyimi sıkıştırmışlar. O da dayanamamış “Yarım çuval bulgurumuz vardı, dün çıkardım bahçedeki yaz evimize götürdüm” diye bir yalan uydurmuş ve ağabeyimi karakola almışlar. Bizim bu olanların hiçbirinden haberimiz yoktu.

 

Ağabeyim bildiğinden mi söylemişti yoksa rastgelemi tutturmuştu, bizim de yazlık evimizde yarım çuvala yakın bulgurumuz vardı. Yeni kaynatmıştık, fakat evin içinde durmasın, evleri basarlarsa bulamasınlar diye, annem çuvalı bir akrabamızın üzüm bağına saklamıştı. Biz Andızlı’daki yazlık evimizde işimizle uğraşırken Bir polis, yanında da Türk tercüman Haydar amca ile birlikte geldiler. Polis, bizden bulguru istedi, tercüman vasıtası ile anneme “vermezsen oğlunu hapse atacağız” diyordu. Annemin oğlunun başına gelenden haberi olmadığından ve blöf yaptıklarını düşünüp anlatılanlara inanmadığından “Biz bulgur mulgur görmedik” diyordu. Ne kadar sıkıştırdılarsa da annem inkarından vazgeçmedi. Evi aradılar ve hiçbir şey bulamadıkları için de geldikleri gibi gitmişlerdi. Yarım çuval bulgur için o kadar kilometre yol gelmeye değer miydi diye söylenip durmuştuk.

 

Sonraki günlerde bu olay nedeniyle ağabeyim mahkemeye çağrıldı. Mahkemesi görüldü ve affedilmedi. Yarım çuval bulgur için iki ay hapis, 500 Frank da para cezası vermişlerdi. Yarım çuval için çok ağır bir cezaydı. Ağabeyim kendi malı için hapse mahkûm olan ilk Türk oldu. Sonradan öğrendik ki eğer o yarım çuval bulguru verseymişiz ağabeyim daha az cezayla kurtulacakmış. Olaylardan habersiz olduğumuzdan akıl edememiştik. Ağabeyim de akıllılık etmiş yarım çuval demişti, ya iki çuval buğdayı yakalasalardı artık kaç ay hapis ve ne kadar para cezası yerdi kim bilir.

 

Bizim eve yine karabasanlar çökmüştü. Ağabeyimin cezası bizi mahvetmişti. Sıkıntıdan dudaklarım uçuklamıştı. Dudaklarımın etrafında kıpkırmızı yaralar olmuştu. Annemse oğlum hapse girecek diye durmadan ağlıyor ve biz 500 Frank’ı nereden bulur da öderiz diye dövünüyordu. Perişan annemi ağabeyimin kuzenleri teselliye geliyordu. Ağabeyimin kuzenleri annemin rahmetli ilk eşi Ahmet TAHTA’nın kız kardeşinin çocuklarıydı, Salih ağabey, Hüsniye, Saadet ve Nuriye ablalarım annemi hiç boş bırakmadılar. Hele babaları annemi sık sık ziyarete gelir “kızım Raife, ağlamakla, üzülmekle bir şey elde edemeyiz. Oğlun hırsızlık yapmadı, kendi malıyla hapis olmuş, iki ay dediğinden ne olacak gelir geçer. Bak harp içindeyiz, bombalarla mı öleceğiz yoksa rahat yatağımızda mı, onu bile bilmiyoruz. Topla kendini, önünde iki çocuğun var, yarın hasta olursun, sonra haliniz nice olur” diye annemi teselli ediyordu.

 

Ne kadar dövünsek ağlasak da bu ceza çekilecekti. Birkaç güne kalmadı ağabeyimi alıp götürdüler. Ada’da, Kabapınar Mahallesi’nde “Kiremitli Dere” diye adlandırıla bir hapishane vardı. Bize epeyce uzaktı. Ağabeyim orada hapis yatmaya başladı. Henüz yaz aylarındayız artık ben nineme yardıma gitmiyor ağabeyime yemek götürüyorum. Annem götüremezdi hem çalışıyor hem de kulakları duymuyordu. Annem nineme yardım etsin diye kardeşimi göndermişti. Elbette kardeşimin benim yerimi doldurması mümkün olmadığından Ninem de Dedem de benim yokluğumdan pek hoşnut değillerdi.

 

Hapishanede pişen yemekleri ağabeyim pek yiyemiyordu, annem de oğlunun aç kalmasına razı olmadığından hapishaneye bazen iki günde bir ve genellikle haftada üç kere yemek gönderiyordu. Annem ağabeyimin yemeğini bazen akşamdan hazır eder bazen de “yarın ağabeyine domatlı makarna yap da götür” diye tembih ederdi. Aynen pişirir götürürdüm. Yeri uzak olduğundan eşeğe biner giderdim. Hapishanenin büyük bir kapısı vardı. Zilini çalardım, gardiyan kapıyı açar yemekleri alır götürür, ağabeyim yemekleri boşaltıp tencereleri geri gönderir, alır dönerdim. Böylelikle göremesem de ağabeyimi ziyaret etmiş gibi oluyordum. Bu sıkıntılı iki ay böyle geçti gitti. Ağabeyimin cezası son erdi ancak biz 500 Frank’ı ödeyemedik, nereden bulup da ödeyebiliriz ki? Ödeyemedik diye para cezasının yerine ağabeyim on beş gün daha hapis yattı. O da ayrı sıkılma ve üzülme sebebimiz olmuştu. Adada bunun gibi daha kimler yanmıştı bilemiyorum.

 

Ağabeyim hapisten çıktıktan sonra ben yine nineme döndüm, kardeşim de özgürlüğüne kavuşup eve geri döndü. İki buçuk ay geçmişti ama tarlamızda domatesler henüz bitmiş değildi. Askerlerin çadırı gene oradaydı, çavuş ağabey beni domates toplarken gördüğünde, “Azurra hoş geldin, neredeydin? Seni özledik” dedi. Ben de bildiğim kadar İtalyancamla, ağabeyimin durumunu anlattım. “Azurra çok üzüldüm, ama böyle günler gelip geçicidir, bir gün bitecek, sizler gene eski hayatınıza döneceksiniz. Ancak bizler ne olacağız hiç bilmiyoruz” diye bana cesaret ve moral vermeye çalışmıştı.

 

Bizlerin evlerde el değirmeninde öğütme işimiz devam ediyor, tüm tehlikeleri göze alıp tarlamızdan çaldığımız ekin başaklarını gündüzleri küfelere sürterek tanelerini ayırıyor, geceleri de öğüterek, uğraşıyor ekmeklik un elde ediyoruz. Bunu yapmak zorundayız yoksa aç kalırız.

 

Artık çiftçiler de birleşti, buğday, arpa, darı ne kaçırabildilerse, geceleri bir gün birinin, diğer gün öbürünün evinde el değirmenleri ile imece usulü un öğütmeye başladılar. Böylece epeyce un elde edebiliyorlardı. Eskiden unlarımız büyük değirmenlerde çuvallarla öğütülür gelirdi, elekten geçirir öyle ekmek yapardık. Elediğimiz unun kepeğini de ineklerimize yedirirdik. Ancak bu şartlarda el değirmeninde öğüttüğümüz unları kepeği ile birlikte ekmek yapıp yiyorduk.

 

Biz herkesten ayrı, askerin kırdığı değirmenin yerine dostlardan gelen değirmenle evde un öğütmeye devam ediyoruz. Değirmeni iki kişi kullanınca daha çok un elde ediyorduk. Bazen kardeşim gözcülük yapıyor, annemle ben, bazen ben gözcülük yapıyorum kardeşimle annem, çalışıyorduk. Bazen de Ninemlere yardıma gidiyordum. Onların da evinde el değirmeni var onlar da un öğütüyorlardı. Ancak askerlerin çadırı da çok yakınımızda, yakalanmaktan çok korkuyorduk.

 

Çavuşun hatırımı sorduğu bir gün dayanamadın ve ona yaşadığımız el değirmeni olayını anlattım. Askerlerin değirmenimizi nasıl kırdıklarını, annemin bayıldığını, çok korktuğumuzu buna rağmen aç kalmaktansa un öğütme işine devam etmek zorunda olduğumuzu söyledim.

 

Çavuş, “Abe Azurra, sakın korkmayın, eğer böyle değirmen çekerken asker gelir yakalarsa, hemen gel bize haber ver. İstediğiniz kadar un çekebilirsiniz. Nöbet tutmayın, yanınızda biz varız,” dedi. Çok sevindik, yüreğimize biraz güç geldi, korkmadan yapmaya başladık. Ancak bu güvence nineme faydalıydı da annemlere bir faydası yoktu. Annemin evi askerlerin çadırlarına çok uzaktı yardım etmeleri imkânsız gibiydi.

 

Nineme döndüğüm o günlerden birinde ninemle dedem evde yoklardı. Ben de tarlamızda domates topluyordum. Askerlerin kaldığı çadırdan bir asker, bana doğru “sinyorina, benimle evlenir misin?” diye seslendi. Etrafta benden başka kimse yoktu, böyle bir sözü de daha kimseden duymamıştım, bir an ne olduğuma şaşırıp, korkudan elimdeki sepeti bıraktım gibi eve kaçtım ve ağlamaya başladım. Bu ara tanıdığımız askerlerden biri tava istemeye gelmişti, beni evde tek başıma ağlar görünce “Azurra niçin ağlıyorsun, deden, ninen mi dövdü?” diye sordu. Ben de bir askerin bana bu şekilde davrandığını ve çok korktuğumu anlattım. Asker hemen çadıra gitti, çavuşla beraber geri geldiler. Çavuş, “Azurra, o askeri görsen tanır mısın?” dedi. “Tanırım” dedim. “Birazdan çadıra gel, askeri bana göster” dedi ve gittiler. Ben gittiğimde, bütün askerleri sıraya dizmişti, benim elimden tuttu, askerleri sıra ile gösterdi. O askeri gösterdim. “Emin misin?” diye sordu, “Evet eminim” dedim. Tamam deyip başımı okşayıp beni eve gönderirken “Azurra özür dilerim, bir daha böyle şeyler olmayacak” dedi. O askeri bir daha görmedim. Öğrendiğime göre o asker yeni gelmiş, çavuş onu epeyce hırpaladıktan sonra başka tarafa yollamış.

 

Bir gün yine ninemlerde tarlada iş yapıyordum, komşu askerler çadırın etrafında toplaşmışlar şarkı söylüyorlardı, o şarkı çok hoşuma gitmişti. Gittim çavuş ağabeye şarkının adını sordum, çok beğendiğimi, öğrenmek istediğimi söyledim. Çavuş da kendine iş edinip hemen gitti, şarkının sözlerini yazdı getirdi ve şarkıyı bana öğretmeye başladı. Birkaç kere beraber okuduk. Ondan sonra bana tekrar tekrar okuttu ve öğrendim. Bu şarkının Alman askerlerine ait olduğunu, İtalyan askerlerinin de beğenip İtalyancaya çevirdiklerini anlattı. 1940’larda bestelenmiş. Bir Alman askerinin sevgilisine seslenişini anlatıyormuş. 13 yaşındayken öğrendiğim bu şarkıyı hala büyük bir zevkle söylerim.

 

LİLİ MARLENE … https://www.youtube.com/watch?v=H5PtGgrwfkU

 

1941 yılı Eylül ayındayız okulların açılmasına az gün kala kış evimize taşındık çünkü kardeşim hala okula gidiyordu. Bu yıl dördüncü sınıfa başladı ben ise boynunu büküp evde oturmuştum genellikle de ninemlerde kalıyordum.

 

Bu yıl yine ekinlerimize el koymuşlardı. Zeytin toplama zamanı da yaklaşıyor sıra zeytinlere de gelecek mi diye kara kara düşünüyorduk. “Bana ne zeytini olan düşünsün” diye endişelenmemek yanlış olurdu. Zeytin ağacı ya da zeytinliği olmayanlar, zeytin ya da zeytin yağı hasadı yapanlardan ihtiyacı kadarını rahatlıkla satın alabiliyordu. Hükümetin karneyle verdiği zeytinyağı bize bile yetersizken kalabalık ailelere, bilhassa işçi çalıştıran ailelere çok yetersiz geliyordu.

 

Zeytinin toplanmaya başladığı Ekim ayı geldiğinde korka korka beklenen o duyuru da geldi. “Zeytini olan tüm çiftçilere, zeytinini toplayıp çuvallara doldurduktan sonra, hükümetin gösterdiği yere taşıyacak. Yine numara verilecek. Hanedeki nüfus miktarına göre yıllık yiyeceği zeytinyağları hesaplanıp çiftçiye verilecekti. Ancak onlara da karneyle yağ verilmeyecekti. Nasıl hesaplıyorlarsa gerek çiftçilere gerekse zeytincilere verdikleri paylar ailelere yetersiz geliyordu. Artık kısıtlama gelmeyen bir tek su kalmıştı.

 

ONBİRİNCİ BÖLÜM SONU.

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu