SELAMET , ALİ DİZDAR’IN YAZISI

SELAMET….
Dudak kenarları tütün rengine boyanmış pos bıyığını sıvazlayıp, sigara kağıdının kenarını diliyle yalayıp yapıştırdıktan sonra sardığı tütün sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırıp yaktı. Azmakbaşı’ndaki kahvede deniz kenarına yerleştirdiği sandalyesinde oturmuş, karşıda pusun arkasında uçuk gri görünen İstanköy adasını seyre dalmıştı ki, önünden birbirinin peşi sıra yürüyen ve teneke kayıklarını kenarına bağladıkları ip ile çekerek yüzdüren çocuklar geçiyordu, konvoy yapmış düğün alayı gibi. Direklerine bayrak asmayı ihmal etmemiş, kayıklarının önüne övgüsünü duyduğu teknelerin isimlerini yazmışlardı. Bir tanesi dikkatini çekti. Önünde SELAMET yazan teneke kayık. Sigarasından bir nefes çekti ve uzun bir of çeker gibi üfledi dumanı. Adaya doğru.

İkinci Dünya savaşı yılı 1944 Selamet Kayığı, yelkenli teknesi onun ekmek teknesiydi, ancak 2 yıldır karada bekliyordu, kısmen katrana bulanmış pamuğu büküp, armuz yapmış maderlerin arasına keski ve kalafat tokmağı ile tıkıştırmaya çalışıyordu. Bu işler kalafatçının işiydi ancak 2 yıldır işe çıkamamıştı, kalafatçıya verecek parası yoktu, kalafatı da boyayı da artık kendisi yapacaktı. Kahrolası Almanlar Avrupa’yı kasıp kavurmaları yetmemiş ta buralara kadar gelmiş, adaları işgal etmişlerdi, denizde can pazarı yaşanıyordu.
Sait kaptan nakliye işi yapıyordu, o adadan bu adaya taşınacak ne olursa salimen götürürdü, bu nedenle teknesine Selamet ismini koymuştu. Dalgıçlar süngerciliği bırakmış, balıkçılar bile kıyıdan fazla uzaklaşmıyorlardı. Denize çıkan birçok kaptan evine dönememiş, kim bilir hangi adada tutsak tutuluyorlardı. 12 Adalar İtalyanlardan Almanlara geçmişti. Denizler İngiliz ve Alman donanmalarının çatışmaları nedeniyle cehenneme dönmüştü. Hangi adayı kim istila ediyor hiç bilmiyorlardı. Lanet olsun deyip canından olmaktansa açlığa mahkûm olmayı yeğlemişler adada kısılıp kalmışlardı. Artık bu ada da, yaşanmaz hale gelmişti, çocuk yaşındayken babası Ali Kaptan Girit’ten Kos’a getirmişti onları, daha güvenli bir ortamda yaşasınlar diye. Osmanlının zayıflamasını fırsat bilen Rum çetelerin baskınlarından canlarını zor kurtarıp gelmişler Kos’a yerleşmişlerdi.
Çoğu akrabası, arkadaşı gitmişlerdi zaten. Bodrum’a geçmenin zamanı geldi diye düşünüyordu. “Daha fazla neyimi kaybederim ki” diye kendi kendine söylenirken elindeki tahta tokmağı hızla kalafat keskisine vuruyordu. İlk karısını vereme kurban vermiş ikinci kez evlenmişti, evde üç çocuğa kim bakacaktı ki… Denizciydi eve gelmesi bile haftalar alan seferlere çıkıyordu. Küçük oğlu Recep, ikinci karısına bir türlü alışamamış üvey anne sendromu yaşadığı için kız kardeşi Şerife, duruma el koymuş oğlanı yanına alıp Bodrum’a götürmüştü. 7 yaşından beri göremiyordu, şimdi 17 yaşında yağız bir delikanlı olmalıydı. Burada kalmanın anlamı yok artık diye söylenerek kalafat tokmağından alıyordu hıncını.
Savaş yılları adaya kıtlık ve sıkıntı getirmiş yaşamı çekilmez yapmıştı, adaya atılan bombalardan illallah etmişlerdi ancak bununla kalsaydı iyiydi, ikinci karısından 3 çocuğu daha olmuş en küçükleri 7 yaşındaki oğlu Ahmet arkadaşları ile tarlalara düşen patlamamış bombaların barutlarını çıkarıp yakma oyunu oynarken patlayan bir bomba nedeni oracıkta yaşamını yitirmişti. Savaşmadan savaşa bir şehit vermişti. Bu adada yaşanmaz artık diye kafa sallıyordu hınçla katranlı pamuğu tıkarken maderler arasına.
İlk karısından doğma iki kızı da evden gitmişlerdi büyük kızı Müveddet’i evlendirmiş, küçük kızı Nefise de üvey anne ile geçinemediğinden ablasıyla yaşıyordu. 6 çocuktan ikisi kalmıştı Fatma ve Ali, Ali özürlü doğmuş kendini zor idare eder haldeydi. Kaçalım buradan savaştan, beladan, kıtlıktan, Bodrum’da iş olur, hem orada her gelen Türk’e ev veriyorlar, tekneyle işe çıkar karnımız doyar, en azından savaştan uzak huzurlu oluruz diye piposundan derin bir nefes çekti.
İki – üç haftaya teknesini selametle yüzer hale getirip denize indirebilecekti, tamam da, ben gidiyorum diye kaçması mümkün değildi, sefere çıkması için bir iş olmalıydı. Neyse onu da düşünmüştü, sıra müşteri bulmaya gelmişti. Adadan hastaları Kalimnos adasındaki hastaneye götürme seferi yapma bahanesiyle limandan çıkacak, gece karanlığında rotayı Bodruma çevirip kaçacaklardı. Limandan ayrılmak için izin belgesi gerekiyordu yoksa askerler bırakmazdı.
İzin almak çok kolay değildi elbet ancak adada kıtlık başlamış adaları işgal eden Almanlar halka dağıttıkları gıda maddelerinde büyük sıkıntılar yaşıyor, adadan kaçanlara bir bakıma göz yumar hale gelmişlerdi. Bundan faydalanıp izin koparmak kolay olacak diye düşünüyordu ancak Bodrum’a kaçacak gönüllü ailelere ihtiyacı vardı. Kahvede fısıltıyla samimiyetinden emin olduğu arkadaşlarına çıtlattı “tekne hazır olunca Bodrum’a kaçacağım isteyen gelsin onlardan ücret istemiyorum” diyordu. Birlikte kaçacakları ailelerin de hazırlanması gerekiyordu.
Mart ayı ortalarıydı kayığın hazırlıklarını tamamladı eskiden beri beraber çalıştıkları gemicisi Selim’i de yanına alarak tekneyi denize indirdiler. Birkaç gün tekneyi deniz üstünde gözlemledikten sonra su yapmadığını görüp emin oldu ve evde muhafaza ettiği yelkenleri getirip montesini yaptılar. Artık hazırdı ve harekete geçti. Birlikte kaçacağı dört aile daha bulmuştu kendi ailesi ile toplamda 15 kişilerdi. Hükümet konağına gidip eşinin ve oğlunun rahatsız olduğunu, Kalimnos’taki Hastaneye tedaviye götürmek istediğini ve adada tedaviye gitmek isteyen kişileri de götürmek istediğini, kişilerin isimleri ve rahatsızlıkları yazılı listeyi verip izin istediler.
Elbette şıp diye evet demediler bir iki gün bekletip izin kağıdını imzalayıp verdiler. Birlikte kaçacakları ailelerden birinin oğlu Mehmet işlemleri takip etmiş izin belgesini almıştı. Artık yola çıkma zamanı gelmişti.
İkinci karısı Saide, kızı Fatma ve oğlu Ali ile üç beş eşyayı da alıp kayığa yükledi. Evleri babadan kalma Girit’ten gelen mülteciler için yapılan ve dağıtılan, halkın Giritli mahallesi dediği Kumburnu Mahallesinde küçük bir evdi. Evi ilk evliliğinden olan kızı Müveddet’e’ bıraktı. Onları götüremiyordu çünkü önce gidip Bodrum’da ortam ve yerleşim konularında bilinmeyenleri görüp tartmalıydı. Önce ben gidip bir keşif yapayım sonra gelip sizi de alırım diyordu.
Gündüz gözüyle limandan çıkamazlardı, Bodrum’a yönelmeleri fark edilir başları belaya girebilirdi, o nedenle akşam üstü saatini seçmişti, liman sınırından çıkana kadar karanlık basması gerekiyordu. Sait Kaptan kaçacak ailelere yanlarına fazla eşya almamaları konusunu sıkı sıkı tembihlemişti. Gitmelerine razı gibi görünseler de şüphelenmelerini istemiyordu. Gerçi millet fakirlikten yıkılıyor, taşıyacakları pek fazla eşyaları da olmuyordu ancak işgüzarlık edip gereksiz öteberi ile risk almak istemiyordu. Akşam olmak üzereydi güneşin batışına 2 parmak kalmıştı, herkes gelip teknede yerini aldı. Yüklenip vedalaşıp limandan avara ettiler (ayrıldılar).
Hava sakin, hafif bir rüzgâr, akşam esintisi ile yelkenleri açıp yavaş yavaş adadan uzaklaşmaya başladılar. Kalimnosa gitmek için önce Bodrum’a doğru uzanan Kumburnu denilen kumluk sığlığı aşmak gerekiyordu, bu nedenle senaryo gereği önce Bodrum istikametinde açılacaklar, ardından Kalimnos yönüne döneceklerdi ancak dönüşe gelene kadar karanlık basacak ondan sonra da takipten kurtulacaklardı. Rüzgârın hafif esmesiyle de plan tıkırındaydı. Sahilde el sallayanlar görünmez olup iyice karanlık basınca gaz lambalı sancak ve iskele borda fenerlerini yakıp çarmıklara astılar ve ardından rotayı Bodrum Limanına çevirdi Sait Kaptan.
Çok yavaş ilerliyordu 14 metrelik SELAMET kayığın ortasındaki ambarda birbirlerine yaslanıp oturan tedirgin 14 kişi götürüyordu, kimseden çıt çıkmıyordu, bir bilinmeyene ancak özgürlüğe kaçışın dümenindeydi. Teknede 6 kadın, 4 çocuk, kendisinden başka gemicisi de dahil 4 erkek vardı. Savaşan her iki tarafın da donanma gemilerine rastlamak şansızlığın dik alası olurdu. Selametle götür bizi diye küpeşteyi sıvazladı okşarcasına.
Yolu yarılamışlardı, mehtap yoktu, gecenin iyice karanlığa büründüğü saatlerdi. Hafif esen rüzgâr da sönmüş, yelkenler teknenin ortasına asılmış perde gibi duruyordu. Öyle bir güne rastlamışlardı ki, kiminin deniz tahta gibi dediği, kiminin deniz çarşaf gibi diye tarif ettiği, kiminin de karıncalar su içiyor diye tabir ettiği havaya rastlamışlardı. Kaptan bir ümit gece yarısını bekledi, genellikle saat 02 sıralarında hava değişimi yaşanır farklı yönlü rüzgâr çıkabilirdi. Ancak olmadı, gece sakinlikte ısrarlıydı. Sait Kaptan seslendi; “Beyler bu hava bizi Bodrum’a götürmez yelkenleri topluyorum sırayla kürek çekeceğiz”.
Teknenin baş üstünde ters çevrilmiş duran küçük kayığı denize indirdiler. Erkekler sırayla sandalda kürek çekecek, teknenin başından kayığa bağlı bir iple Selamet’i Bodruma çekerek götüreceklerdi. Küçük bir sandal içi dolu koca tekneyi çekebilir miydi? Çekebilirdi elbet her denizci bu tür deneyimi bir kez olsun yaşardı. Zaten başka da bir seçenekleri yoktu. Adada neredeyse tüm erkekler kürek çekmeyi çocukken öğrenirlerdi. Deniz kenarında yaşamanın öğretilerindendi.
Kaptan dümende, 4 erkek sırayla sabaha kadar sandalda kürek çekerek kağnı yavaşlığında Bodrum Limanına girdiklerinde hava henüz ağarıyordu. İstanköy (KOS) limanından Bodrum’a 9 mil gelmişlerdi. Defalarca sefer yaptığı bu hat bu kez çok farklıydı. Kaptanın iyisi selametle limana girendir sorumluluğunun gereğini yapmıştı. O da babası gibi ailesini güvenli bir ortama taşıyordu. Savaş sürdüğü sürece ve sonrasında Selamet Kayığı ile adada kalan diğer aile fertlerini ve Bodrum’a kaçmak isteyen çok kişileri taşımıştı yıllarca.
Kahveci seslendi “Sait Kaptan kahven!”… Bir elinde kahveci askısı (tepsisi) bir elinde bir sandalye ile birlikte gelmişti kahveci. Kahve fincanı ile küçük bir bardak suyu askıdan alıp getirdiği sandalye üzerine koyup bıraktı. “Ne düşünüyon Sait Kaptan, deniz bu, bir kere kıçın suya değdi mi artık kurtuluş yoktur ondan” diye kaptanın deniz hasretine dem vurup gitti. Sait Kaptan gelen sudan bir yudum aldıktan sonra kahveden bir fırt çekti. Ceketinin sağ cebinden tütün tabakasıyla birlikte piposunu çıkardı, tütün tabakasını dizinin üzerine koyup piposunu doldurmaya başladı, sarma sigara kesmemişti, içini kaplayan deniz hasretini söndürmeye yetmemişti.
Sait kaptanın babası da dedesi de kaptandı, denizciliği babasından öğrenmiş KAPTAN sıfatına liyakati mahallelinin Sait Kaptan seslenişlerindeki saygı ve övgü vurgulamasıyla belli olurdu.
Sait Kaptan’ın ikamet ettiği, yerlilerinin yine Giritli Mahallesi diye adlandırdıkları Kumbahçe Mahallesi’nde oturan erkeklerin tamamına yakını denizciydi, kaptan lakabı olmayan neredeyse yok gibiydi. Denizci olmak ata öğretisi ve en ulaşılabilir meslekleriydi. Girit’te Kos’ta ve Bodrum’da yaşam alanları deniz kenarı ve öğretileri denizcilikti. İyi denizci ve iyi kaptan yetiştiren toplumun üyeleriydiler. İyiki kaçmıştı Bodrum’a ve çok kişiyi de taşımıştı. Huzurlu ve güvenli bir ortamda yaşamayı sağlamaktaki katkısının övüncüyle teneke kayıklarını yüzdüren çocukları seyrederken, geleceğin kaptanları yetişiyor diye gururlandı.



Baba dedem Sait Kaptan, mahallesine kıyıda yetişen denizci çocukların öğretilerini yok edecek turizm darbesini göremeden 96 yaşında vefat etti. İyi ki de göremedi, edindiği öğretilerin sonraki nesillere aktarılıyor olduğu ortam huzuruyla göçüp gitti. Kıyıda gördüğü teneke kayıklarını yüzdüren çocuklar kaptan olmuşlardı ancak bir sonraki nesilde artık kaptan yetiştiremez oldular. Kıyıları işgal edilen mahallelinin denizle olan ilişkisi kesildi. Kurtarıcı olarak sunulan turizm uygulamasını menfaatperest ellere bırakan mahalleli selametle limana varacak geleceğin kaptanlarından mahrum kaldılar.
Ne büyük tesadüftür ki teneke kayık yüzdüremeyen ya da yüzdürme imkânı bulamayan çocuklar kaptan olamadılar.
Selametle ve saygılarımla Ali Dizdar.
*****
Metinde geçen gemici terimlerine yabancı olanlar için açıklamalar yaptım affınıza sığınarak.
MADER …. Teknelerin güvertesini ve gövdesini oluşturan yan yana yerleştirilmiş/çakılmış sıralı kaplama tahta dizilerine ya da parçalarına MADER denir. Zamanımızda terkedilmiş olan yığma usulü denilen gövde yapma tekniğinde mader dediğimiz tahta dizileri eğilip bükülerek yan yana çakılarak gövde oluşturulurdu.
ARMUZ …. Teknenin karada kalması ile Maderler kuruyunca daralır ve araları açılır bu aralıklara ARMUZ denir ve bu armuz aralıkları teknenin su almasına neden olur.
KALAFAT …. Armuz dediğimiz aralıkların kapatılma işlemine KALAFAT denir. Katrana bulandırılan pamuk bükülerek mader aralarına keski ve tokmak yardımıyla sıkı sıkıya tıkıştırılır. Buna KALAFAT YAPMAK denir. Ustalık isteyen bir işlemdir. Bunu yapana da KALAFATÇI denir. Denize inen tekne maderleri suyla temas edince ıslaklık ve nem alarak şişer ve armuzlar kapanır arada sıkışan pamuk su sızmasını önler.
Denizciler sağ taraflarına SANCAK sol taraflarına İSKELE derler.
BORDA …. teknelerin dış yan yüzeylerine denir.
BORDA FENERİ… Gece karanlığında gemilerin birbirlerini görüp gittikleri yönlerini de anlamaları için tekne yanlarında bulunan yeşil ve kırmızı ışıklara/lambalara denir.
KÜPEŞTE …. Teknenin baştan kıça yan çıkıntılarına denir. Yani bordanın en üst kısmıdır.
ÇARMIK …. Direğin sabit durmasını ve kırılmamasını sağlayan direğin tepesinden teknenin yan duvarlarına (BORDASINA) bağlanmış gergi tellerine denir.



