Ali Dizdar’ın Yazısı, Aliko’nun Kahvesi

ALİKO’NUN KAHVESİ
“Alooo nerdesin …….da buluşalım” diye randevu veremediğimiz cep telefonsuz günlerimizde, dost ya da arkadaşlarla rastlaşma ihtimalinin en yüksek olduğu, gidilecek ortak noktalarımız vardı. Eski zamanların randevusuz buluşma yerleri. Bunlar genellikle köy ya da mahalle kahveleri idi.
Bodrum’un ünlü buluşma yeri, Liman Meydanı’nda küçük teknelerin yanaşıp bağladığı, rıhtımın kenarında denizin yaladığı Raşit’in Kahvesi idi. Üstelik turizmin yeni popüler olduğu Bodrum tatilinde; İstanbul’da, Ankara’da görüşme imkânı bulamayan, hatta ayrı şehirlerde yaşadığı ve uzun yıllar görüşemeyen dostların, arkadaşların rastlaşma yeriydi.
Raşit’in Kahvesi bununla da kalmaz, Bodrum’u ziyaret eden ya da mekân tutmuş ünlülerle de karşılaşma imkânı olan yerdi. Zeki Müren ile fotoğraf çektiren çok olmuştur.
FOTO… AK 001
FOTO… AK 002
Kahvehanenin ismini çoğumuz bilmeyiz. Çünkü orasını, cezbeden işlevselliği nedeniyle, tarif gerektiğinde, kahveci Raşit akıllara gelir ve Raşit’in Kahvesi olarak dillendirilirdi. Raşit her yaştan insana yaşdaşı gibi davranır çayı kahveyi getirdiğinde insana kendini iyi hissettirecek ya da gülümsettirecek kısa ve öz muhabbetini yapar da giderdi. Bir arkadaşınızla buluştuğunuz gibi kendinizi kahveci Raşit ile de buluşmuş hissederdiniz. Birisi herhangi bir enstrüman ile kıvrak bir müzik çalsa ya da radyodan yayılan hareketli müziğe Raşit oynayarak eşlik eder, ortamı düğün evi havasına sokardı. Bir ünlüyle çektirilen toplu fotoğrafa Raşit de yetişip gelir, guruptan kişi hüviyetine bürünürdü. O nedenledir ki Raşit’in Kahvesinde, olumlu rüzgâr estiren ve gülümseten bir bulutun içinde gibi olurduk.
FOTO… AK 003
FOTO… AK 004
FOTO… AK 005
Liman dolgusu yapılınca, önündeki denizi doldurulan Raşit’in Kahvesi ile deniz arasına arabaların da geçtiği bir yol girdi. Bu bozulma buluşma yerinin bütün sihrini kaybettirdi. Yerine Bodrum Kafe ismiyle yeni bir yer açılsa da dikiş tutmadı. Yerini yine Liman Meydanında faaliyette bulunan “Denizciler Derneği Kafe” aldı. Ancak Raşit’in Kahvesi oluşumunun yerini tutan bir popülerlik ve işlevselliğe yaklaştı ancak tam olarak sağlamadı.
FOTO… AK 006
FOTO… AK 007
Buna benzer daha az popüler ya da zaman zaman trend olan yerlerimiz de vardı. Bunlardan biri de Tepecik Kahvesi idi. Mazisi çok eskilere dayanan, Tepecik Camisi yanında, budanan Harnup dallarından yapılmış çardak altında oturulan bir kahveydi. Bodrumlu ünlü Neyzen, Tevfik KOLAYLI çocukluğunda babasıyla geldiği bu kahvede NEY enstrümanından dinlediği müziğe âşık olup NEY çalmaya heveslenen ve NEYZEN olmasına sebep olan mekân olarak anlatılıp yazılır. Böyle bir hikayesi de olan bir kahvehaneydi. Bodrum Limanı’nın kıyıları doldurulup marina haline getirilişi aşamasında Cami etrafına yapılan dolgulardan ötürü kahve alanına belediye el koydu ve bir bina içerisine alınıp ismi Tepecik Kafe oldu, her güzel ve otantik mekânı mahvettiğimiz gibi orası da zamanla modernize edildi, yetmedi yeri değiştirildi. Yürüyüş yolumuzun mola mekânı haline geldi. Biraz geç de olsa devlet uyandı, mekânın dolgu alan üzerinde olmasını bahane edip “mekan yasal değil” dedi ve kapatılıp yok oldu.
FOTO… AK 008
Kumbahçe Mahallesinde Atatürk İlkokulu’nu da yalayarak denize dökülen Azmak Deresi’nin denize döküldüğü yerde iki kahve vardı. Denize sırtınızı verdiğinizde sağ tarafınızda Halit’in (Halit KOCAİR) Kahvesi, sol tarafınızda Çolak Mustafa’nın (Mustafa KARAÖZ) Kahvesi. Bu iki kahve de iki yeni tanışan toplumun buluşma yeri gibiydi. Mazisi kısa olan Kumbahçe Mahallesinde oturan Girit Göçmenleri ile OMURÇA Mahallesi yani çoğunluğu yerli olan mahallelinin mecburen buluştuğu ve kaynaştığı mekân gibiydi. Mekânın ismi AZMAKBAŞI olarak anıldığından kahvehanelerde aynı isimle anılır oldular. Çocukluğumda annemin; “Git babanı çağır” dediğinde doğruca gittiğim mekanlardı. Kahveden içeri girmeye cesaret edemezdim. Kahvenin kapısında kendimi kahveciye fark ettirmeye uğraşırdım. Kahveci beni görür, oyuna dalmış babama seslenir beni işaret ederdi.
FOTO… AK 009
Gençlik yıllarımıza eriştiğimizde ki bu yıllar turizmin parladığı yıllardı, ilk kaybımızı Halit’in Kahvesi ile verdik. Kahvehane kimlik değiştirdi. Oraya çok katlı bir otel yaptılar alt katı da restoran oldu.
FOTO… AK 010
Böylece Azmakbaşı’nda tek kahve kaldı, Çolak Mustafa’nın kahvesi. İsmi de Azmakbaşı Kahvesi oldu. Mekânı genişledi. Derenin denize kavuştuğu dere yatağı üzerine, budanmış harnup ve palmiye dallarından çardak yaptılar. Hem bizlerin hem de turistlerin çok severek kullandığı bir mekâna dönüştü. Çok uzun yıllar yaşadı. Kahvehane olarak kullanılan bina kiraya verilip restorana dönüştüğü için kapanınca devreye Denizciler Derneği girdi. Dere yatağını devletten kiraladı, derenin üzerindeki köprünün deniz tarafına, kış aylarında derenin akışına engel olmayacak bir platform yaparak üzerine portatif kahve binası kondurdu. Denizciler KAFE olarak yaşatmaya ve çalıştırmaya başlamıştı. Kış aylarının haşin yağmurlarında taşan dere suları, civar işletmelere zarar verince, kabahati Denizciler Derneğinin yaptığı platformda bularak şikâyet ettiler. Devlet böyle huysuzluklarla uğraşmayı sevmediğinden o alanı bir daha kiraya vermekten vazgeçti. Her akşam mutlaka uğrayıp birkaç dost ile de karşılaştığımız, cebimizi sarsmayan bir-iki çay içerek denizin hemen kenarında oturup mehtaba bakıp muhabbet ettiğimiz mekân da kapandı gitti.
FOTO… AK 011
FOTO… AK 012
FOTO… AK 013
Ömer amcanın Şalvarağa Fırınını, Ömer amca vefat ettikten sonra oğulları işletmeye başladı. Ancak turizmin albenisine kapılan oğullar Salvarağa Fırınını, fırından elde ettikleri gelirden daha az zahmetle daha çoğunu elde edebileceklerine inandıkları mekâna yani Şalvarağa KAFE’ye çevirdiler. Hoşumuza da gitmişti. Gündüzleri denize girerken en çok oyalandığımız ve akşamlarımızın mekânı haline gelmişti. Kiralamak çalıştırmaktan daha karlı olmaya başladığında, ya da zannedildiğinde başkaca kişilere kiralanan mahal, günümüzün modernize edilmiş şık KAFE’lerine benzeyince uzak durur olduk. Bizim için kapandı olarak algılandı.

FOTO… AK 014
FOTO… AK 015
Yukarıda gördüğünüz Şalvarağa Fırınının Kafe’ye dönüşmüş hali 2013 yılına aittir. Günümüzdeki fotoğrafını okuyucuyu kusturmamak için çekip koymadım. 2013 yılındaki bu dönüşüm günümüzdeki halinden fersah fersah şık durmaktadır.
70’li yıllarda turizmin talebi olarak algılanan ya da turizme daha iyi hizmet etmek için ve turizmden daha çok gelir elde etmenin bir yolu olarak görülen, Şalvarağa Fırınının kafe’ye dönüştüğü gibi “KAFE” açma trendi usul edinilmişti. Yaptığı eski tekne maketleri ile Deniz Müzesi’ni yaratan usta olarak da anılan tekne ustası Ali Kemal DENİZASLANI tekne yapımcılığı yıllarında ek gelir olsun diye, Kumbahçe sahil yoluna cephesi olan mekânında, yaptırdığı bir binada işletmeye açtığı SEF’in Kahvesi de turizmin ilk yıllarının en çok kullanılan mekanlarından biri oldu. Zeki MÜREN, Paşatarlası sırtlarında oturduğundan yürüyüş yolu üzerinde olması asabiyle orada mola verir, mekânı ünlendirir ve işletmeye müşteri katkısında bulunurdu. Biz gençler de mekânı çok sevip günün çeşitli vakitlerinde bilhassa gündüz denize girme seanslarımızda orayı çok kullanır olmuştuk. Mahallemizdeki otellerde ve pansiyonlarda konaklayan ünlülerin de kullandığı bir mekân haline gelince, rastlaşma şansını yakalamak isteyenlerin kullandığı epeyce sükseli bir mekân olmuştu. Şef’in Kahvesi de daha büyük gelir getirmesi ihtimali ya da gerçeği ile yerini başka bir işletmeye devredince kapandı.
FOTO… AK 016
FOTO… AK 017
Liman Meydanındaki neredeyse uluslararası buluşma noktamız RAŞİT’İN KAHVESİ benzeri bir buluşma noktamız da Kumbahçe’deki ALİ CENGİZ KAFE oldu. Orayı işletmeye açan Ali ASAL, lakabı ALİKO olduğu için biz oraya “ALİKO’NUN KAHVESİ” dedik. Giritli Mahallesi olarak anılan, Kumbahçe Mahallesi sahilinin son noktasında Bodrum’da en çok Giritli göçmenin yerleştirildiği ve yerleştiği TARLA SOKAK çıkışında denize nazır bir binanın alt kat dairesinde açılan kahvehane.
FOTO… AK 018
Kahvehaneler günümüzdeki konseptlerine evrilmeden önce erkeklerin gittiği ne yapılmasını bilemediği boş vakitlerini öldürmenin, havadis almanın, erkek erkeğe muhabbet etmenin, tavla ya da İskambil kâğıt oyunlarıyla rekabet ederek eğlenmenin ve bunları yaparken çay kahve içerek keyfine varmanın yeriydi. Aliko’nun Kahvesi de mahalleli erkeklerin bu ihtiyacını gidermek üzere açılmıştı. İlk önceleri bu görevi yerine getirirken yaz aylarında turizmin gereksinimi “KAFE” ihtiyacına da hizmet sunmaya başlayınca erkek egemen toplanma yerinden kızlı/erkekli eğleşme mekanına ve mahallelinin de evin dışına çıkıp stres atabileceği, denizin sakinleştirici etkisi altında oturup komşuları ile sohbet etmesini sağladığı bir mekâna dönüştü. Mahalle sakinleri, kapı komşusu olsa bile, birbirlerinin evlerine çat kapı girmekte sakıncası olmasa bile, buluşmayı Aliko’nun Kahvesi’nde yapmayı yeğlediler. Kişisel sorunlarını, mahallenin sorunlarını, politik propagandalarını dile getirdikleri ya da tartıştıkları toplantılarını bu kahvede yaptılar. Mahalleliye sosyalleşmenin kapısını açtı.
FOTO… AK 019
Mekân turizmin tamamen söndüğü kış aylarında asli görevine dönmekte yaz sezonuyla birlikte “KAFE” görevine geçiş yapmaktaydı. Tarla Sokak önüne yapılan dolgudan da faydalanarak sahile konulan masa ve sandalyelerde stres atmaya çıkan, yürüyüşüne mola verenler dışında, manzaranın muhteşem olduğu ve günün sıcağı ile kavrulmadığı akşam saatlerinde mahalle sakinlerinin ailece oturup sohbet ettikleri zevkli saatler geçirme seansları ile doldu taştı. Mahalleli akşam gezmeleri ile dostlaşmanın yerine Aliko’nun Kahvesinde buluşup sohbet etmeyi seçmişti. Hiçbir zaman haremlik selamlık ayrışması olmamıştır.
FOTO… AK 020
Bu mekân; başka hiçbir yerde gerçekleşmesi mümkün olmayan çok önemli bir buluşmayı da gerçekleştirdi. Mahallenin gençleri ile yaşlılarını, yaş fakı olan kuşakları bir araya getirerek planlanmamış olsa da birbirimizi tanımamıza zemin hazırladı. Bu buluşmalarda yaşlılar gençlere yaşadıkları çağların zorluklarını ve güzelliklerini yaşamlarının tarihini anlatıp nasihat ederken, gençler de yaşlılara karşılaştıkları engellerle vizyonlarını anlattılar. Buradaki randevusuz buluşmalar kuşaklar arası çatışmayı yumuşatırken bir şekilde anlaşmayı, dost olmayı da sağladı. Giritli göçmenleri tanımak isteyen ya da onlarla tanışmak isteyen ya da onları gözlemlemek ve kayda almak isteyen mahalle dışı insanların da uğrak yeri oldu. Manzarasıyla mola vermenin keyifli olduğu bir mekân olarak davetkar bir yer olması asabiyle de bir kahve ya da bir çay içilecek güzel bir mekandı.
Bir zamanlar mahalleli olup yurtdışına göçen Doğan YUVANÇ arkadaşımız her Bodrum ziyaretinde, hobi edindiği fotoğraf makinesi ile mahalle halkıyla en çok rastlaşma imkânı bulduğu Aliko’nun Kahvesinde tüm mahallelinin fotoğraflarını çekerek adeta bir mahalleli albümü yarattı. Bu mekânda tüm dost arkadaş ve akrabalarınıza rastlamanın yanında kumrularla dostluk kuran Ali Kemal GÜZELKÖYLÜ Amcayı ya da Giritli lisanıyla atalarından duyduğu deyişleri söyleyen Palya lakaplı Fatma SUSAM teyze gibi birçoğunu da görmeniz mümkündü.…
FOTO AK 021
Bu mekânı bize kazandıran Ali ASAL, dededen gelen lakabı taşıdığından “ALİKO” olarak tanınır ve anılır. Denizci olan dede ALİKO ailesini korumak için Girit’ten Kos’a göçmüş. Oğlu Hüseyin ASAL gençlik yıllarında o günkü şartlar gereği ALİKO teknesiyle Bodrum’a gelmiş/göçmüş. Önceleri teknesiyle Gangava süngerciliği yapmış işler iyi gitmeyince süngerciliği bırakıp nakliyeciliğe başlamış. Anne Melek 13 yaşında ailesiyle birlikte diğer Giritliler gibi Kos’a oradan da Bodrum’a göçmüşler. Baba Hüseyin’in Bodrum’da yapmış olduğu ilk evliliğinde eşi vefat etmiş ve Melek ile ikinci evliliğini yapmış. Fahriye, Ali, Fatma ve Fazilet ismini verdikleri 3 kız 1 erkek çocukları olmuş.

FOTO… AK 022
1944 doğumlu ortanca evlat Ali ASAL’ın hikayesini kendi ağzından dinleyelim.
İlkokulu Turgutreis ilkokulu’nda okudum. Yaz aylarında terzi İbrahim ÖZKESKİN’in yanında, bir ara da Yunuslar fırınında çıraklık yaptım. Sonra Bodrum Ortaokulu’na devam ettim. Orta okulu okurken babam vefat edince okul sonrası mecburen ayakkabıcı Plaçi’nin yanında çıraklığa başladım.
“1972 de Liseye kavuşana kadar Bodrum’da “Ortaokul tahsili”, tahsilin ulaşabildiği çok önemli bir seviye idi. Daha ilerisine devam etmek için yani lise ve üniversite için hem maddi imkân hem de büyük şehirlerde ikamet edebileceğin tanıdıklarının olmasını gerektirirdi.”
Askere gidene kadar Plaçi’nin yanında ayakkabıcı çıraklığı yaptım, askerliğimi İzmir Narlıdere’de yaptıktan sonra Bodrum’a dönerek tekrar Plaçi’nin yanında 1 yıl daha ayakkabı imalatında çalıştım. Ancak denizci olmak genlerimize işlenmiş olması nedeniyle dede/baba mesleği olan denizciliğe geçmeyi seçtim ve ilk iş olarak kendine tekne imalatçılarının ilk ustası Naminin Memet’in oğlu Ali UYAV’a yaptırdığımız küçük bir gulet teknesi “ISTAKOS” ile o zamanın trendi en çok gelir getiren işi, süngerciliğe başladım.
FOTO… AK 023
5 yıl genellikle Marmara’da çalıştık ben de dahil tüm dalgıçlar ikili dalış yapardık. Sünger toplama işi kış aylarının fırtınası bol soğuk günlerinde çok fazla tehlikeli olduğundan yapılamaz ve sünger avcıları/toplayıcıları kış aylarını ya boş ya da balıkçılık yaparak geçiştirirler. Ben boş durmayı sevmediğimden kış aylarında iyi bildiğim ayakkabıcı mesleğimi sürdürmek üzere dükkân açarak ayakkabı üretmeye başladım. O zamanlar Sandalet ve Espadril yapım furyası başlamıştı, günde 40-50 çift ayakkabı imal ediyorduk, Ankara ve İstanbul’un en önemli mağazalarına sipariş yapardık. Yaz ayları gelince de dükkânı çıraklara bırakıp süngere gidiyordum. Süngerlere hastalık gelip avlanması yasaklanınca ISTAKOS isimli küçük guleti satıp “KUBİ” ismiyle hitap ettiğimiz, Fransız’ın ortak tekne yapma teklifini kabul edip, 16 metre tirhandil “EROL-1” teknesini yaptırdık. O zamanların yeni ve çok talep alan deniz turizmine başladım. Bodrum’da 3-5 tekne ile mavi yolculuk yapılan O dönemde benim teknem neredeyse piyasanın en büyükleri arasındaydı. EROL-1 teknesiyle 3 yıl çalıştırdıktan sonra tekneyi sattık ben kendime yine 16 metre “ALİKO” isimli tirhandili yaptırıp turizme devam ettim. Turizmle ayakkabıcılığı beraber yürütmeye devam ediyordum. Zehra (Artemis) ile o yıllarda evlendik. 1977

FOTO… AK 024
“ALİKO” tirhandili ile çalıştığımız deniz turizminin pik yaptığı yıllarda, piyasanın kaptana çok ihtiyaç vardı ve piyasada tecrübeli ve yeterlikli kaptan sayısı azdı. Haşim BİRKAN beni bir dostu olan Fransız’ın teknesinde kaptanlık yapmam için ısrar ediyordu. Çok ısrar ve iyi bir ücret teklif etmişti, ben de o ara iş hanı inşaatı yaptırıyordum, paraya sıkışmıştım, bu fırsatı değerlendirip teknemi satarak Fransız’ın “ROSE” isimli teknesinde 3 yıl kaptanlık yaptım. O tekneyle Avrupa’da çok yer gezdim. Daha sonra yine bir Fransız’ın yaptırdığı, tekne ustası Erol AĞAN’ın parmakla gösterilen ilk yaptığı büyük teknesi 21 metre “ELPENOR” gulet teknesine kaptan olarak girdim. 3 yıl da o teknede kaptanlık yaptıktan sonra kendi teknemi tirhandil ALİKO-1’i tekne ustası Çolak Erol lakaplı Erol AĞAN’a yaptırdım. Onunla 4-5 yıl mavi yolculuk gezileri yaptım. O yıllarda hızla talebi artan ve büyüyen mavi yolculuk gezi turizminde daha büyük ve daha lüks tekne talebi artmaya başlamıştı. Kayıtsız kalamazdım ve ALİKO-1 tirhandili satarak ALİKO isimli “AYNAKIÇ” da denilen “Ketch-Gulet” tipi teknemi yaptırdım.
Turizmle ayakkabıcılığı beraber yürüttüğüm yıllarda ayakkabı ve sandalet imalatında çok yoğun ve sıkı çalışıyorduk. Ayakkabıcıların yoğunlukla kullandığı yapışkanlardan, benzol teneffüs ediyorduk. Ve bunun sonu kötü olacağı belliydi. Sonumun kötü olacağını fark edip ayakkabıcılıktan vazgeçip 1987 de ayakkabıcı dükkânımı kapattım. Ve sonrasında uzun yıllar gücüm yettiğince deniz turizminde çalıştım. Deniz turizminden boşluk bulduğumuz tüm zamanlarda ailemle özel geziler düzenleyip denizin tadını ve keyfini çıkarmaya çalıştık. Yaş kemale erince kaptanlığı bıraktım ancak teknem ALİKO hala turizmde çalışmakta.
FOTO… AK 025
Ben para biriktirmeyi ve çıkan fırsatları değerlendirmeyi seven birisi olduğumdan, bir işi yaparken ek gelir getiren fırsatları ya da yatırımları yapmayı, ek iş sahası açmayı da severim. Sandalet imalatı yaptığım yıllarda dükkanım/atölyem mahallemiz Tarla Sokak girişinde idi. Mahalleye bir kahvehane açma fikri o zaman oluşmuştu. Mahallenin çok ihtiyacı olduğunu görüyordum. O nedenle ünlü sünger tüccarı Ali CENGİZ’den iznini alarak, torunu olan Eşim Zehra (Artemis)’in dededen / babadan miras hissesi olan eskiden sünger deposu olarak kullanılan, Mahallemiz Tarla Sokağı girişindeki binanın alt katına gerekli ilave inşaatı/düzenlemeleri yaparak 1981 yılında kahvehane açtım. Çok sevildi. Kahveyi benim işletmiş olmam nedeniyle de halk arasında ALİKO’nun KAHVESİ olarak söylenir oldu. Yıllar geçtikçe turizme hizmet etmeye başlayınca mekâna bir isim koymak gerekti ve “Ali Cengiz Kafe” ismini koyduk ancak halkın ağında ALİKONUN KAHVESİ adı hep söylenir oldu. Kahveyi açmakla ne kadar isabetli bir karar verdiğim görülüyor. Mahallemi ve mahallelimi seviyorum.
Mahallelimiz yaşlıları arasında yerini alan Ali ASAL’a bu teşebbüsünden ötürü teşekkür ederiz.
Gün geçtikçe Bodrumda, “ben de bu pastadan bir dilim istiyorum” hırsıyla saldıranlar çoğalmaya başladı. Ortam sıkış tepiş işletmelerle doluncaya ve modernize etme sevdasıyla çirkinleşmeyen bir yer kalmayıncaya kadar suistimal edilince, her ünlenen, sevilen ve sahiplenilen mekân gibi burası da tüm tılsımını yitiriverdi. Aliko’nun Kahvesi yanına, önüne bir sürü işletme masa atınca ve bu masalar nice mücadeleler sonucu kazandığımız Kumbahçe Meydanına doğru ilerlemeye devam edince, sevimsizleşen ortam gün geçtikçe albenisini de kaybediyor.
FOTO… AK 026
FOTO… AK 027
Tepecik, Azmakbaşı, Şalvarağa ve ŞEF’in Kahveleri, bilhassa tatil günlerinin bir saati ya da yürüyüşe çıktığımız akşam saatinin sonunda mola verdiğimiz, Bodrum gecesinin karanlık denizinde demirlemiş tekneleri seyrederek bir çay içmek, rastlanılan dostlarla iki muhabbetin belini kırmak, rutin alışkanlıklarımız arasındaydı. Bu sosyalleşmenin kesişme noktaları ve Bodrumlu olmayı da sağlayan mekanlar ya devletin hışmına ya da rantın hışmına uğrayarak Bodrum’daki değişime ve yozlaşmaya kurban oldular. Bu gaddar değişim; planlı ve sosyal yaşamı bozmadan yapabilme sanatından ve vizyonundan yoksun yönetimlerin bir zaafıdır.
“BU MEMLEKETİ DOĞRU DÜZGÜN YÖNETECEK KİMSE YOKMU” diye feryat edecek olursanız sesinizin kısılması ile kala kalırsınız.
Günün herhangi bir zamanında, bir çay ya da kahve içmeyi bahane edip, mola vermeye ya da orada olmaya can attığımız, Raşit’in Kahvesi, Tepecik Kahvesi, Azmakbaşı Kahvesi, Şalvarağa Kafe, SEF’in Kahvesi yok olup tarihe karıştıkları gibi Aliko’nun Kahvesi de can çekişir durumdadır.
Farkında değil misiniz? Bilinçsizce ya da organize olarak uygulanan taktiklerle yavaş yavaş yok oluyoruz. Yavaş yav
aş kaynatılan suyun içindeki haşlanarak öleceğinin farkına varmayan kurbağa gibiyiz.
Saygılarımla Ali DİZDAR




























