SÜNGERE DALMAK… Yazan : Ali Dizdar

Takdir edersiniz ki bir döneme damgasını vurmuş, ekonomiye çok fazla tesir etmiş, denizciliği geliştirip pekiştirmiş, çok fazla hatıra yaratmış, iz bırakmış, acılar yaşamış bir konuyu kısaca bahsedip geçemeyiz. Süngerciler ve dalgıçlarla ilgili üçlememin bu ikincisi, üçüncüsünü de ilgiyle okuyacağınıza eminim.
Aksona Mehmet lakabıyla tanınan, ünlü süngerci, bir bakıma son sünger dalgıcı, Mehmet BAŞ, bu konuda gereğince yayınlar yapmakta ve yazdığı “SON SÜNGERCİ” kitabıyla da döneme ve konuya gereken dokümanı sağlamış oldu. Yeterli değil elbet, daha çok yazılıp çizilmesi gerekir.
Oğlum Çağın iletişim fakültesinde dönem ödevi için Bodrumlu Süngercileri seçmiş benden de yardım istemişti. Eski süngercilerle röportajlar yapmıştık.
Kısa zaman diliminde ulaşabildiklerimizden Aksona Mehmet’in yanı sıra birisi de Hasan amca (Hasan Dikan) idi. Hasan amca, benim arkadaşım Hasan’ın da dayısıdır, Hasan amca o zaman yeğeni bizim Hasan’la birlikte, diğer yeğeninin günlük gezi teknesi “KAREN” de aşçılık yapıyorlar. Buluşma ayarladık, teknede buluşup süngerciliğin geçmişiyle ilgili sohbet etmiştik.
İlk zamanlar FORMA ile dalınıyor, Forma dediğimiz sistem; ayaklarında, yerde yürümeyi ve yaralanmayı da önleyecek, ağır, demir (döküm) ayakkabılardan başlayarak, boyuna kadar tulum şeklinde su geçirmez, lastik takviyeli elbiseler giyilirdi. Bu elbisenin boyun kısmı, kafasına takılacak kazan da dedikleri küre biçimindeki yanlarda ve önünde pencereleri olan başlık ile birleştirilir ve kelebek vidalarla sıkılarak su sızmazlığı sağlanırdı. Dalgıç dibe batsın diye beline kurşun ağırlıklar bağlanır tüm bu dalgıç kıyafeti yaklaşık 50 kilogram gelirdi. Dalgıcın kafasına takılan başlığın tepesinde hortum bağlı olur bu uzun hortum vasıtasıyla tekneden hava pompalanırdı. Dalgıç bu başlığın içine dolan havayı teneffüs ederdi, fazla hava başlıktaki supap vasıtasıyla dışarı atılır dalgıcın mevkisi bu su yüzeyine çıkan hava kabarcıklarından tespit edilir dalgıç teknesi de ona göre dalgıcı takip ederdi. Teknedeki hortum ucu kompresör dediğimiz hava pompalarına bağlıdır. Hava, pompalar (kompresör) vasıtasıyla dalgıca pompalanır, motorsuz devirlerde kompresör kollu bir çark elle döndürülerek çalıştırılırmış. Motorla birlikte kompresörün çalıştırılması kolaylaştı. Eski tip kompresörler motorla çalışsa bile acil durumlar için dalgıcın yukarı alabilme süresince yine kolla çalıştırılırmış. Kompresörler küçüldükçe elle kullanılma mekanizması olmadığından her hangi bir aksilikte dalgıcı yukarıya sağ salim alabilecek havayı depolamak için kompresöre bağlı büyük oksijen tüpleri benzeri 2-3 tüp önceden doldurulmuş beklerdi.
Bu FORMA dalışları bir süre sonra yerini maske palet ve dalgıç elbiseleri kullanılarak yine kompresör marifetiyle tekneden uzatılan uzun hortumdan gelen hava regülatör vasıtasıyla nefes alınarak dalınan NARGİLE dalışlarına geçildi. Çok az bir süre sonra da teknede kompresör ile doldurulan günümüzün tüplü dalışlarına geçildi.
Dalmanın en önemli kuralı, su yüzüne çıkışların belli aralıklardaki derinliklerde bekleyerek kademeli olarak yapılmasıdır. Yoksa VURGUN denilen (dekomprasyon hastalığı) gerçekleşir. Soluduğumuz havada, yüzde 78 oranında bulunan azot gazı, normal şartlarda solunum yoluyla vücudumuza girmez. Ancak denizde derine inildikçe ortam basıncı artar ve 30 metreden sonra dalgıcın vücut basıncı, dış ortamdan yani suyun basıncından daha düşük kalır ve soluduğu havadaki azot, yüksek basınçlı ortamından, düşük basınçlı ortama yani dalan kişinin vücuduna hareket eder. Solunum yaptıkça, akciğerler yoluyla vücuda giren azot, kanda, yağ dokusunda ve kemik dokusunda çözünerek birikir. Dalgıcın su yüzeyine doğru hareket etmesiyle, 30 metreden az su kütlesinden itibaren alçak basınca maruz kalıp, vücuttaki basınç dışarıdaki basınçtan yüksek olmaya başlamasından itibaren vücuttaki azot gazı da vücuttaki yüksek basınçtan dışarıdaki alçak basınca doğru hareket eder. Bu da solunum yoluyla olur ancak bu zaman isteyen bir süreçtir. Ve kademeli olarak belli derinliklerde bekleyerek azot vücuttan tamamen atılarak yüzeye çıkılır. Dalgıç herhangi bir nedenle henüz azot gazından kurtulmadan su yüzeyine çıkarsa azot gazı vücut içinde sıkışıp kaldığından kan damarlarında ve dokularda baloncuklar oluşturur sonuçta arıza, araz ya da ölüm gerçekleşir. Buna Vurgun Yemek diyoruz.
Vücutta sıkışan azot gazının atılmasını sağlamak işin vücudun yüksek basınçlı ortamdan alçak basınçlı ortama yavaş geçişin sağlandığı, 30 metreden başlamak kaydıyla zamana yayarak kademeli olarak yukarı alınma ya da çıkma işlemine AKSONA (DEKOMPRASYON) diyoruz.
Forma ve Nargile ile dalışlarda da dalgıçların yukarı çekilme işlemi teknedekilerce zamana yayılarak kademeli yapılırmış. Dibe daldırılan dalgıçların vurgun yememesi için derinliğin ölçüsüne göre tespit edilmiş belli süreler sonunda yukarı çekilmesi sağlanır ancak bazı dalgıçlar hırs yapar çıkmayı geciktirirlermiş. İşte bu gibi dalgıcın hırs yapıp dipte fazla kalması, sağlığına dikkat etmemesi, gibi sağlıksız durumların meydana getireceği, muhtemel vurgun yemesi durumunu erkenden tespit ve müdahale için, dalgıç tekneye alındığında vurgun testi yapılırmış. Tekneye alınan dalgıcın, başlığı çıkarıldıktan hemen sonra, bir sigara yakıp verilir, sigaradan birkaç nefes çeken dalgıç bayılırsa vurgun yemiş, bayılmazsa sağlam olarak kabul edilirmiş.
Hasan amca anlatıyor, babasının teknesinde çalışıyorken “biz o zaman çift forma ile dalış yapardık, dalgıcın biri çıkar çıkmaz diğer dalgıç dalardı. Dalgıcı aldık tekneye, hazır olan, dalgıcı biraz beklettik daldırmadık. Çıkarttık kazanı (başlık) kafasından bir sigara yakıp verdiler, bir iki nefes çekti hooooop bayıldı. Hemen kazanı yeniden takıp dalgıcı denize attılar ben ve bir gemici ile denize atladık kazandaki fazla havayı boşaltıp daldırdık. Dalgıç yavaş yavaş kendine geldi ve aksonaya (dekomprasyona) başladık. 20 kulaca (36 metre) yavaş yavaş indiriyoruz, yine yavaş yavaş yüzeye çıkarıyoruz, akşama kadar aksonaya devam ettik, adamı kurtardık ancak ayakları tutmuyordu. Akşam depo teknesine götürdüler dalgıcı yürütme egzersizleri ile sabaha kadar uyutmadılar. Ertesi gün defne yaprağı, adaçayı ve daha birçok bitki karışımlarının kaynatılması ile elde edilen bir solüsyonu özel plastik havuza doldurup dalgıcı içine yatırıp, ayakları ovmaya başladılar. Her sabah da dalmaya gitmeden önce vurgun yiyen dalgıca aksonsa yaptırır depo teknesine bırakırdık. Her gün biraz daha iyiye gitmesi sonucu 15 gün sonra artık ayakları iyice iyileşti ve yine dalmaya başlamıştı.
Günümüzde bu işlem için böyle olayların bol olduğu yörelerdeki sağlık merkezlerinde, BASINÇ ODALARI tesis edilir, denizde yapılan bu işlem uzmanlar kontrolünde sağlık merkezlerinde yapılır. Basında zaman zaman okuruz, basınç odası talepleri olur, çalışıyor, çalışmıyor, kullanacak uzmanı yok, niçin yok, gibi bir sürü polemikle karşılaşırız. Günümüzde bu işi henüz rayına oturtamadık. Geçmişte insanlarımız mecburen kendi işini kendi halleder durumdaydılar.
Vurgun yiyenler bazen kurtarılıyor bazen araz kalıyor bazen sakatlık bazen de ölüyorlardı. Bu işlerden sıtkı sıyrılan Hasan amca askerden döndükten sonra KANGAVA süngerciliğine geçiş yapmış. Kara sularımızda 3 milden yakın mesafelerde kangava avcılığı yasak olduğundan bazı mecburi durumlarda bu yasağı çiğnemek durumunda kaldık ve bu seferde Jandarma Botundan çekmeye başlamıştı. O zaman henüz Sahil Güvenlik kurulmadığından, sahil güvenlik görevini yürütenler Jandarma Komutanlığına bağlı Deniz Kuvvetleri elemanlarının görev yaptığı Jandarma botlarıydı.
Sık sık kontrollerle tabi tutulurduk bir keresinde Jandarma botu komutanı suçum yokken bana vurmaya kalkıştı o günden sonran süngerciliği bıraktım sattım takımları gittim İzmir’e balıkçılık takımları aldım balıkçılığa başladım diyor. Hasan Amca.
KANGAVA… Teknenin boyu nispetinde 6 ila 10 metre arası uzunluğunda, demir bir borunun her iki ucuna döner birer demir tekerlek takılır. Deniz dibinde bir aracın arkasından gelen römork misali çekilerek ilerleyen bu tekerlekli aparata, boyu kadar ağzı olan bir ağ torba bağlanır, bu torbanın alt ucunda yerde sürünerek gelen zincir, üst ucunda da yüzen mantar yaka olur ki torbanın ağzı açık kalsın. Bu tekerlekli aparatın arkasından yere sürtünerek gelen zincir, deniz dibinde bulunan süngerleri yerden kopararak torbaya aktarır, ağırlaşan torba tekerlekle birlikte tekneye alınarak süngerler toplanır. Bu avlanma şekline KANGAVA AVCILIĞI bu işi yapan teknelere de KANGAVA TEKNESİ denirdi. Günümüzde artık kalmadı sadece resimlerini görebiliyoruz.
Kangavalar deniz dibine yaptıkları tahribatların yanı sıra deniz diplerini tararken bolca tarihi eserler de çıkarmışlardır. Kangava avlarına takılan bilhassa anfora tabir ettiğimiz tarihi testileri ve benzeri eserleri getirip müzeye teslim ediyorlarmış. Bazen çıkarılan bu eserlerin müzeye tesliminde bürokrasi bıkkınlık veriyor, bazen de teknede bulunması başlarını derde sokuyor olmasından kangavacı, süngerci ve balıkçılar buldukları eserleri gersin geriye üstelik kırarak da denize attıklarını söylerler. Gündoğan koyunun çıkışında APOSTOL adası vardır haritalarda “Küçük Tavşan Adası” olarak geçer. Bu adanın kuzeye bakan yakasında küçük bir girinti vardır, tekneleri karayel rüzgârından korur. Bu girintiyi genellikle balıkçılar kullanırlar. Bir nedenle orada yüzmeye gittiğimde maske ile deniz dibini seyretmiştim. Kıyı sularında çok geniş bir alanda çok fazla kırık amfora parçalarına rastlamıştım. Muhtemelen trolcüler ağlarına takılan amforalardan kurtulmayı seçmişlerdi.
Hasan Amca ile yaptığımız bu uzun sohbette bir ara süngerlerin nerede kullanıldığını sormuştum.
“Ben de merak ediyordum sünger sattığım tüccarın birine sordum bu kadar sünger alıyorsunuz nerde kullanılıyor bunlar diye, O söyledi. Bizim İPSATUR dediğimiz süngerleri porselen eşyaları parlatmakta kullanıyorlarmış, MELAT dediğimiz süngerleri de küçük küçük kırpıp kadınlar koltuk altlarında ter emici olarak ve doğum kontrolü için kullanılırmış, KABA süngerleri de fabrikalarda temizlik için kullanıyorlarmış” dediydi. Bizler ise henüz suni süngerle tanışmadan önce mutfakta, banyoda ve temizlik işlerinde, cilalama işlerinde hep bu süngerleri kullanırdık.
Devam eden sohbetimiz esnasında “Süngerlerimizi satmakta zorlanırdık, genellikle Bodrum’a gelip Yunan’lı tüccarlar alırdı. Bazen de kaçak yolla yine Yunanlı tüccarlara satardık. Anlaşır Karaada’nın arkasında Kaçakçı Koyu’nda adalardan gelen tekneyle gece buluşur çuvallarla süngerleri verir karşılığı altın alırdık” diye de not düşmüştü.
KAÇAKÇI Koyu Karaada’nın güney yakasında küçük korunaklı bir koydur adını yerel halkın koyduğu günümüzde genellikle dalgıç teknelerinin durak ve dalış yeridir.
Hasan Amca (Hasan Dikan) bir süre yaptıktan sonra balıkçılığı da bırakmış ve 7 metre bir tekne alarak dolmuşçuluk yapmış. İleri yaşlarda kendini emekliye ayırıp zaman zaman kaptanlık ve hatta yeğeninin teknesinde aşçılık da yaparak denizden hiç ayrılmamıştı. İki oğlunu da kaptan olarak denizlere teslim eden Hasan amcayı 84 yaşında kaybettik. Nur içinde yatsın.
Akdeniz ve Ege denizinde derin dalışlar, Marmara denizinde alçak dalışlarla toplanan süngerlerin yanı sıra sığ sularda ve kıyı denizlerinde de AYNACI SANDALLARI ile de toplanırlardı. Ege kıyılarımızda bol bulunan süngerler, sığ kıyılarımıza kadar üremişlerdi. Sefere gidilmediği, ara verildiği ya da daha fazlasına ihtiyaç hissetmeyen dalgıçlar, sığ sulardaki bu süngerleri toplamak için kullanılan bu sandallarla çok miktarda sünger toplamasalar da yeterli kazanç sağlayabiliyorlardı.
AYNACI sandalları yaklaşık 5 metre civarlarında boyu olan, içinde bir AYNA ve KAMAKA dediğimiz sünger çıkarma sırığı bulunan, eski zamanlarda sadece kürekle, daha sonraları motorla da yürütülen teknelerdi. AYNA, 40-50 cm çapında konik ya da silindir seklinde tenekeden yapılmış bir boru, yüksekliği yaklaşık 50-60 cm, alt tabanına kalın bir cam monte edilmiş deniz dibini seyretme aletine AYNA denirdi. Aynayı kullanan kişi camlı ucunu yaklaşık bir karış kadar denize daldırılıp üzerinden bakarak, camdan deniz dibini büyütülmüş bir şekilde seyrederdi. Bu deniz dibini seyreden ve süngerleri görüp haber veren kişiye AYNACI denirdi. Görülen süngerler tarif üzerine ya KAMAKA denilen kancalı zıpkın ile alınır ya da dalgıç dalarak süngeri çıkartırdı.
KAMAKA boyu 4-5 metre civarı, ve ucunda, kancalı kısa zıpkını olan metal bir aparat monte edilmiş uzun bir sırık. Kamakanın sivri ucu süngere saplanır sivri ucun altındaki kanca ile sünger yerden ya da taştan koparılarak alınırdı. Yaz aylarında ayna kayığı ile sığ sularda denize girerek sünger çıkarmak zevkli ve kolay olabilirdi ancak soğuk kış aylarında yapılmak istenirse kamaka daha çok tercih edilirdi. Yukarıdaki fotoğrafta sandalın her iki yanında görünen kamaka sırıklarıdır.
Sünger avcılığı yasaklanmasından sonra aynacı sandalları işlevlerini yitirdi balıkçılığa döndüler. Aynayı balıkçılar bilhassa ahtapot avlamak kullanıyorlardı. Sığ sularda deniz dibini görmek için Eşref amca gibi ahtapot avcıları kullanmayı sürdürdüler günümüzde artık göremiyoruz.
5 BİN çeşidi bulunan deniz süngerlerinden bizim süngerciler 5-6 çeşidini ticari değeri nedeniyle topluyorlardı bir de işlerini kolaylaştıran ticari değeri olmayan süngerler de vardı. ASGELLE ya da PASPARAS adıyla anılan bir sünger.
Ticari değeri olmadığından toplanıp ticareti yapılmıyordu ancak eski sünger avcılarımız bu süngerin çok iyi temizlik yaptığını keşfetmişler ki bulaşık yıkamada kullanmışlar bulaşık deterjanına ihtiyaç duymadan tabak, çanak, çatal, kaşık tencere tüm bulaşığı bu süngerle pırıl pırıl yıkamışlar, zamanın yokluk ve maddi sıkıntılarına da çare bulmuşlardı. Doğayla barışık yaşamayı benimsemiş ve kendilerine öğretmişlerdi. Yakın zamana kadar bize pırıl pırıl bir denizi hediye ederek devreden sünger emekçisi denizcilerimize teşekkür edelim.
Unutmayın bu günkü dünyaca ünlü sualtı müzelerimizi oluşturan buluntularda onların kılavuzluğu vardır. Deniz dibi dünyasının ve sualtı buluntularının kâşifleri ve neferleri SÜNGER DALGIÇLARIMIZI saygıyla anıyor ve selamlıyorum.
Saygılarımla . Ali Dizdar








