MERCAN KIRMIZISI, FÜRUZAN UYSAL’IN YAZISI

Mercan Kırmızısı

Bodrum denince aklınıza ilk ne gelir? Kalesi, denizi, palmiyeleri, coşkun begonvilleri, beyaz badanalı evleri, denize açılan sokakları… Hepimizin aklına ilk gelen farklı değil mi?

 Çocukluğumun Bodrum’undan hatırladığım ilk şey dar sokaklarının kapı önleridir. Bahçe duvarlarından sarkan çingene begonvilleriyle sokağa açılan kapılar…  Kapının iki yanına, teneke Vita kutularına, kireçle boyalı zeytinyağı tenekelerine sıralanmış sardunya ve mercanlar… Buz gibi sularla yıkanmış taşlar…. Hasır taburelerde çayın demine karışan muhabbetler… Gelen geçenle selamlaşmalar… Denizden esen rüzgara karışan kahkahalar…

  Kendimi bildim bileli ‘gülfatma’ dediğim çiçeğin gerçek adının sardunya olduğunu yakınlarda öğrendim. Kimseye de inandıramadım, sardunyanın adının ‘gülfatma’ olduğuna. Kim bilir hangi komşu teyze kulağıma fısıldadı bu adı? Hatırlamıyorum. Neyse asıl konumuz gülfatmalar değil zaten. Mercanlar… Süpürge gibi yeşil çalıların arasından fışkıran o muazzam kırmızı küçük çanlar… Bahara dönünce hava daha da çoşar o kırmızılık, tüm mevsimlerde devam eder… Çok severim, öyle böyle değil…                      

                ***

    Ekim başları… Deniz suyu sıcaklığı mevsim normallerinde, hava limonata… İyi ki bu vakitte gelmişim bu sene. İyi ki arkadaşımın “kızım, ne işin var bu vakitte Bodrum’da? Gideceksen doğru dürüst Temmuz’da, Ağustos’ta git” diye inatla vazgeçirmeye çalışmasına izin vermemişim. Kim diyor ‘Bodrum’da yaz başkadır?’ Halt etmiş! Meğer sarı yaz dedikleri bir ara mevsim varmış ki cennete açık bilet mübarek! Kaç gündür, sanki ilk defa gelmişim gibi şaşkın şaşkın bakınıyorum etrafıma; ilk kez görüyormuş gibiyim her yaz gezdiğim sokakları. Sıcağın, insan terinin, çeşit çeşit ucuz parfüm kokularının boğmadığı uzun yürüyüşler yapıyorum sahile paralel dar sokaklarda… Balık tutuyorum kalenin dibinde… Kitabımı okuyorum sahile attığım hasırım üstünde, bangır bangır bin çeşit müzik olmadan… Akşamları üstümde hafif bir ceket, gün batımını izliyorum fenerin oradan… Hala açık balıkçı lokantalarından gelen ızgara balık, kalamar tava kokularını içime çeke çeke demleniyorum ‘fahrettin kerim’le… Rahmetli babam otuz beşlik rakıya “fahrettin kerim”  derdi, bana da takıldı kaldı. Önceleri kimse anlamazdı, ne diyorum diye, boş boş bakarlardı yüzüme. Anlatırdım, küpe kalsın kulağınıza derdim. Size getir bir ‘fahrettin kerim’ derlerse otuz beşliği koyun önlerine. İstanbul’un eski akşamcıları bilir “mini mini valimiz” Fahrettin Kerim’i. Babam da sıkı akşamcılardandı, kaldı miras bana.

    Neyse… Merkeze yakın, deniz kenarı, yosun kokulu masada demlenirken arka masanın sohbetlerinin esiri oldum bu akşam. Nasıl güzel muhabbetteler size anlatamam, gülmekten kıvranıyorum sessiz sessiz. En sonunda dayanamadım, döndüm onlara doğru ‘Allah muhabbetinizi bozmasın Beyler, sefanız bol olsun!’ diyerek kaldırdım kadehimi şereflerine! Asırlık dört çınar sanki masadakiler, öyle heybetliler… “Buyur!” ettiler “çekinmezsen, muhabbet senle de olsun.” Geçtim onların masaya, masadaki üç beş nevaleyi çabucak naklettim onlarınkilere. “Yeter ki boş kalmasın kadehler, yine bulunur içmek için sebepler. Hadi hoş geldin bakalım!” dedi içlerinden biri. “Önce kendine gel, sonra meyhaneye. Kalender ol da gir kalenderhâneye… Hadi hoş buldum bakalım!” “Hanım kızımız anlıyor adaptan” dedi sanırım en yaşlı olan Çınar. Babam dedim, toprağı bol olsun, rakıya yakışanı öğretti de gitti. 

    Neredensin? Kimsin? Ne iş yaparsın’lardan sonra ben sormaya başladım sorularımı, arada bir yudum beyaz süt, bir lokma mezeyle… Biri balıkçı; biri emekli su ürünleri Müdürü, diğeri eskiden taksiciymiş, tam karşımda oturansa hiç çalışmamış, hep dükkân kirası yemiş. İlk gençliklerinden beridir arkadaşlarmış, çok kavga da etmişler zamanında. “Şimdi en fazla ağız dalaşı yapılır bu sabunluklarla” dedi keli pırıl pırıl parlayan balıkçı. Anlamadım önce ne dediğini, sordum yeniden. Ben sorarken daha, diğer üçü kendi aralarında ağız kavgasındaydılar. “İşte gör bak, ancak böyle laf dalaşı yapabiliyoruz artık. Bizim fabrikada sabun olma vaktimiz geldi de geçiyor çoktan.” Hay Allah iyiliğinizi versin! Vereyim mi bir fahrettin kerim deyip ben şaşırttım bu sefer onları. İkisi biliyormuş da buralarda kullanılmazmış, tanımıyormuş ki burada kimse mini mini valiyi… “Tanısalar belki onların ağzına sakız oluverirmiş hemencecik” öyle dediler. Gülüştük geçtik onun üstüne de…

    Müdür dedikleri çınar, üstümdeki gömleğe bakıp süzdü şöyle bir iyice. “Siz bu renge ne dersiniz hanım kızım?” diye sordu birdenbire. Kırmızı dedim, bildiğiniz kırmızı işte. “Iı ııhh, biz bu renge mercan deriz buralarda, mercan kırmızısı… Mercan nedir, bilir misin? Dinle bak, rakına meze olsun…” dedi aldı sözü, masal gibi anlatmaya başladı.

    “Eskiden sünger çoktu buralarda, denizden çıkarırlar, satarlar, geçinilirdi. Hani şu sizin banyoda kullandığınız şeyin en doğalıdır bu sünger. Arsızlıklarıyla dibini kuruttular süngerin, kalmadı artık! Süngerin olduğu yerlerde mercan da olur. Mercan nedir dersen? Kimi yosundur, ottur der; kimi taş, kaya. Bilmez bunlar, bilimini okudum ben bunun. Aslında omurgasızlardan bir canlıdır bu mercan, bildiğin hayvan aslında. Polip denir her bir dal gibi parçasına, bunlar bir arada olmayı severler, yalnız olmak istemezler, koloni gibi yani… Sert kabuk gibi olanı da vardır, yumuşak yosun gibisi de… Beyazı da vardır; sarısı, kırmızısı da… Bizim buralarda kırmızısı çoktur, işte tam senin şu kazağının renginde… Mercan kırmızısı deyemeyiz biz misal, mercan rengi deriz senin kazağa. Çok kıymetlidir de… Bunlar bilmezler kıymetini, yenmez içilmez diye…” 

    “Çok konuştun be Müdür, ıslat bi ağzını!” diye söze karıştı mirasyedi çınar. “Tamam, anladık, bii sen biliyon şu mercanın gıymetini! Bi sen okumuşsun bilmini! Okudun okumasına da sanki bi halt oldun, bak gene bizlen burdasın! Soonnaa, bilmini sen öğrendin doğru, ilmini kim öğretti sana? İlmi de biz de işte!” diyerek sözü devraldı. “Bak güzel gızım, gündüz gözüylen gezdin mi sen hiç bizim sokakları? Burada nereye baksan; hangi sokağa, hangi baççe duvarına, ağaç altına her yer mercandır. Hani bööle süpürge gibi ince uzun püsküllü, minicik çana benzeyen gırmızı çiçekli… Ot gibi de değil… Hıh, o işte mercandır. Peki, neden ona da mercan demişler bilir misin? Bak bu huysuz mendabur bilmiyordu, biz anlattık ona da. Anlatayım da dinle…

    “Bizim şu teee ilerde, Davşan Burnu’ndan ötede Bozburun’a doğru… Eskiden mercan kaynarmış oraları… Ne işe yarıycek mercan, yenmez içilmez, satılmaz, para etmez. Doğrudur bu huysuzun dediği, bilmezdik kıymetini. Dedem anlattıydı bana, eski zamanların da eskisinde mercanların çok olduğu o gıyıya bir balıkçı kızı gelirmiş, kimseler görmeden denize girmeye. Bizim burların gızları güzeldir, baktırır kendine; çakır gözlü çoktur bi de… İşte bu çakır gözlü gızın denize girdiği gıyının dibi silme mercan gaynarmış. Gör ki cennet sanarsın. O mercanlar da Allahın canlısı sonuçta, içi var, kalbi var misal! Genç olanlarından biri bizim bu balıkçının kızına tutulmuş. Her gün beklermiş, gelsin, yüzsün de gül cemalini göstersin diye… Yazın ıscaklarında her gün gelirmiş çakır gözlü. Serin mavilerde ferahlar, mercanları severmiş acıtmaktan korka korka. Bizim genç mercan kızın her dokunuşuyla mest olur, diken diken açılırmış suda… Bir vakit sonra kız çıkar gidermiş gıyı boyunca. Genç mercan bir gün dayanamamış, koparmış kökünü kayalardan; gıyın gıyın kızı takip etmiş nereye gidiyor diye. Balıkçının evi teee Paşatarlası’nın öte yanında. Kız evin baççe kapısından kaybolunca Can mercan salınmış durmuş bir vakit denizde, beklemiş kız çıksın diye… Beklemiş beklemiş, sonunda attırıvermiş kendini kızın baççe kapısına. Taş kesilmiş hemencecik, naaa böölee tarak gibi açılık… Kız evden çıkarken ayağı takılmış taşa, almış eline “ne değişik taş, pek de güzelmiş” demiş, koymuş bahçe duvarının dibine. Kız girip çıkar, can mercan bir tuhaf olurmuş her seferinde. Günler geçmiş ama çakır gözlü unutmuş gitmiş taşı, bir daha almamış eline. Mercan üzüntüsünden yalvarmış yakarmış deniz tanrılarına, ‘nolur’ demiş ‘görsün beni çakır gözlü, sevsin yine’. Tanrıların eşref saatiymiş herhal, duymuşlar bunun yakarışlarını, pek üzülmüşler haline. Onu aynı kendi gibi püskül püskül ota çevirmişler. Uçlarına minicik gırmızı çanlar kondurmuşlar, sanırsın deniz çıngırağı… Çakır gözlü bir görmüş, inanamamış gözlerine… Sevmiş okşamış minicik gırmızılarından, “Mercan mısın, can mısın, sen ?” diye diye… Evin, baççenin her yerine kök alıp dağıtmış mercanı. Can Mercan, çakır gözlüsü her dokunup sevdiğinde coşmuş da coşmuş… Gıpgırmızı çiçeğe durmuş… Bir gün bi bakmışlar ki bütün baççeler, saksılar, baççe duvarındaki tenekeler gıpgırmızı… Can Mercan aşkını serpmiş de serpmiş her yere…” 

    “Hadi mercanlar aşkına” dediler ben açık ağzımı toplayıp kendime gelmeye çalışırken. Mercanlar aşkına da içtik. Onlar arada atışa, arada tokuşa devam ettiler muhabbet meclisine. İzin istedim, masalı bitmiş de uyuması gereken çocukmuşum gibi yarı uykulu kalktım yanlarından. Yarına sözleştik, ilkindide balıkçının kahvede…

    Yarı rüyada gibi yürüdüm sokaklarda uzun bir vakit. Geçtiğim yerlerdeki mercanları saydım tek tek… Mercan, Can mercan, Mercan, Can mercan… Doğacak çocuklarımın adlarını sayar gibi…

Sevgimde Kalın, Dostçakalın.

                           

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

Vesikalık mı selfie* mi? Füruzan Uysal’ın yazısı.

Vesikalık mı selfie* mi?     Ülkede gündem o kadar çabuk değişiyor ki ...