İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE

Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI

İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN

Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR

SEKİZİNCİ BÖLÜM

***

1940 yılı geldi çattı ve yarı yıl tatiline girdik. Yılbaşında karnelerimizi aldık, 3 kırığım vardı. Sene sonuna kadar o kırıkları düzeltmem lazım yoksa sınıfta kalacaktım. 11 yaşımda dördüncü sınıfta kalırsam, bana eşekler bile güler diye çok utanıyordum. Bereket versin kara kuru, sıska bir çocuğum da yaşım pek belli olmuyor küçük gösteriyordum.

 

Bizim burada herkesin bir lakabı vardır. Bizim lakabımız Helebiler, Dedemin Somonlar, Annemin Hacıbekirler, tanıdıklarımdan Ali Paşalar, Pavalar, Küçük Hüseyinler, Meraklılar, Bayırlılar, Ali Bamyalar, Altı Parmaklar, Çoban Ali, Çoban Hüseyinler gibi. İnsanların adını söylemek yetmezdi. Lakabıyla birlikte söylenmeden kim olduğu pek tanıyamazdık.

 

Yılbaşı günü, yine Hıristiyan âlemi Abudafya hazırlığı içinde. Rumların Abutafya dedikleri yılbaşı gecesi İsa Peygamberin maketini ölü sayıp tabut gibi bir şeyin arkasından yürüyerek bütün gece sokaklarda dolaştırdıkları bir gelenekleri vardı. Sabahleyin de bizim bayramda hısım akrabaya el öpmeye gittiğimiz gibi onlar da evde yolda kimi gördülerse el sıkışarak “peygamberimiz dirildi mi?” der, öbürü de “sahiden dirildi” diyerek kutlama gibi bir selamlaşma yaparlardı. Yılbaşı gecesi birçok mekânda eğlence tertip ederlerdi. Ancak biz katılmazdık. Zaten yılbaşı bizim umurumuzda olmadığı gibi bir geleneğimiz de değildi.

 

Arkadaşlarımdan Meraklıların Emine, aynı zamanda akrabamız da olur, yanıma geldi. “Kız Zühre, bu gece Abutafya ile biz de gezelim” dedi. “Gezip de ne yapacağız, karanlık gecede yürü de yürü, bir şey görmeyiz ki” dedim. “Olsun, önce kiliseye girelim, sonra da peşlerinden gideriz. Ama iki kişi olmaz, Pavanın Atifet’i de çağırırız” diye beni ikna etti ve anlaştık. Atifet’i de ikna edip aramıza aldık. Anne babalarımızdan da izin çıkınca doğruca büyük kiliseye gittik. Bizim kıyafetlerimiz ev kıyafeti. Kiliseye girdik ki herkes çok şık ve tertemiz giyinmiş, ben onları öyle görünce arkadaşlara, “Hemen buradan çıkalım” dedim. “Neden” dediler. “Kızım baksana nasıl giyinmişler. Ben bu halimden utanıyorum” dedim. Tamam deyip çıkıyorduk ki Rumca “Bre Emine,” diye aradan bir ses geldi. Eminelere bazen yardıma giden bir kadın vardı Maria teyze. Emine’yi görüp tanımış sesleniyordu. “Gelsene” dedi. Emine de gitti yanlarına oturdu. “Emine, niye oturdun? Hani dışarı çıkıyorduk” dedik. “Hayır, ben Maria teyzemle kalıcam” dedi. Emine’nin gözleri biraz iriceydi. Hele öfkelenince kocaman olurdu. O’na “Lokma Göz” derdik. Ben de kara kuru olduğum için bana da kızdırmak için “Veremli Zühre” derlerdi. Bizden ayrıldığı için ona çok kızmıştım. “Seninle bir daha oynamıycam, Lokma Göz” dedim ve Atifet’le ikimiz kapıdan çıktık. Kilisenin arka kapısı vardı. Abutafya o kapıdan çıkarmış. Biz arka kapıya yöneldik. Orada beklemeye başladık. Bir süre sonra okuyarak Abutafya’yı Kiliseden çıkardılar ama o tabut gibi şeyin içini göremiyorduk. Önümüzden geçirdiler. Kiliseden çıkanlarda arkasından iki üç sıra halinde yürümeye başladılar. Biz de onların arasına karıştık. Onlar sevgili peygamberlerinin arkasından gidiyordu da biz neden gidiyorduk bilmiyorduk, çocukluk işte. Hep birlikte yolları aydınlatan lambalarının ışığında yürüye yürüye okuduğumuz İtalyan mektebinin önüne geldik. Oradan da başka bir yola saptılar. Ben artık yürümekten de sıkılmıştım nereye gittiklerini de bilmediğimden Atifet’e “çok geç oldu hadi dönelim artık” dedim. “Hayır ben daha yürüyeceğim” dedi. Ne dedimse ikna edemedim. “Ben daha fazla gelemem gidiyorum” dedim ve geri döndüm.

Küçüğü büyüğü Abutafya’nın arkasından yürüyüp gittiler. Ben tek başıma kaldım.

 

Dönüş yolundayım ancak yollar tenha ortalıkta bir Allahın kulu yoktu. Evlerde ışık yok zifiri karanlık. Belli ki herkes Abudafya’nın peşine gitmişti. Kumburnu Mahallesi’ne yakın hemen caddenin kenarında Türk Mezarlığı vardı. Tam da mezalığın yanına geldim. Gündüz olsa umurumda olmaz yürür giderim de gece olunca beni mezarlık korkusu bastı, geçemiyorum dondum kaldım. Birileri geçse de bende onlarla beraber yürüyüp geçsem diye beklemeye başladım. Durduğum yerde yeni yapılan belediye evleri vardı, birinin bahçe duvarına oturdum. Bir süre sonra beklentim gerçekleşti gideceğim yöne doğru yürüyen iki kişi geldi. Komşularımız Ali amca ile Hüseyin amca. Onlar geçince arkalarına takıldım onlarla beraber yürüyorduk ama beni hemen fark edemediler, epeyce yürüdükten sonra, benim ayak sesimi duymuş olacaklar ki dönüp baktılar. Elbette tanıdılar, Ali Amca “Kızım bu saatte senin sokakta işin ne?” dedi. “Üç kişi Abutafya bakmaya gitmiştik, onlar gittiler ama ben geri döndüm” dedim. “Kızım sizde hiç akıl yok mu, alemin Abutafya’sından size ne?” diye biraz azar işitmiştim. Ali amca doğru söylüyordu elin Abudafya’sında bir şey görmediğim gibi arkadaşlarım da beni terk edince gecenin karanlığında yalnız başıma korktuğumla kalakalmıştım.

 

1940 yılının ilk günleriydi, sevimsiz bir haber aldık. Babamın bir oğlu olmuş, adını da Ali koymuşlar. Doğan çocuklara genellikle, dedenin ya da ninenin isimleri konurdu ancak Ali ismi bize hiç tanıdık gelmemişti. Belki cici annemiz Gülsiye’nin babasının ismidir diye tahmin etmiştik. Bu haberi bize annem vermişti. Söylerken Annemdeki burukluk belli oluyordu, sevinecek hali yoktu elbet, onun için zor bir durumdu. Bizdeki kızgınlık ve hayal kırıklığı onda da vardı ancak belli etmemeye çalışıyordu. Bu haberden bir süre sonra da annem bizi babamın evine, yeni doğan kardeşimizi görmeye yolladı. Biz pek gitmek istemediğimizi söylesek de “olmaz, sonra babanız ben yollamadım zanneder ve söylenir” dedi. Mehmet’le ikimizi temiz giydirip “haydi bakalım artık üç kardeş oldunuz” dedi ve babamın üçüncü çocuğunu görmeye gönderdi. Babam bebeği benim kucağıma verdi, topaç gibi bir bebek, sevimliydi ve kardeşimizdi, sonuçta bebekti sevilmez mi hiç.

 

Adamızda elektrik vardı ancak zenginlerin evlerinde olurdu. Karşı komşumuz Hüseyin Avni amcaların da durumları epeyce iyi olduğundan evlerinde elektrik vardı. Onların evleri de bizimki gibi iki katlıydı. Bazen Annem, kardeşim Mehmet ile beni de alır onlara oturmaya giderdik. Bekir abim öyle gezmelere gelmezdi, zaten evde oturmazdı. Odaları çok aydınlık olduğundan annemin o gece bitirmesi gereken elişi varsa, bir an evvel bitirmeye uğraşırdı garibim. Hüseyin amcanın radyosu olduğundan aldığı haberleri arkadaşlarına da anlatıyordu, bazen haberleri ondan öğreniyorduk. Bir gün yine Hüseyin amcalara akşam oturmasına gittiğimizde, Hüseyin amca radyoyu kurcalıyordu. Radyonun önünde bir düğmesi var çevirip duruyor, radyonun içinden bazen gök gürültüsü, bazen de yağmur sesi geliyordu. Ne olduğunu merak ettiğimden, “Hüseyin amca şimdi radyonun içinde yağmur mu yağıyor” dedim, “evet kızım yağmur yağıyor” deyip geçiştirmişti. Neylesin çocukla mı uğraşsın, başka ne anlatsa zaten anlamazdım ki. Onların salonlarında kocaman bir dolap vardı, merak ettim. En küçük kızı Belkıs hem sınıf arkadaşım hem de oyun arkadaşımdı. Ona, “Belkıs, sizin bu dolaba ne koyarsınız?” diye sordum. “Soğusun diye su, artan yemeklerimizi, başka bazı şeyleri koyarız” dedi. Adı da Firijidermiş.

 

Çoğunluğu Rumların oluşturduğu adamızda, Rumların çoğu esnaftır, Türklerin de çoğu çiftçidir. Türk esnaf azdır, şeker helva yapıp satan Hasan Çavuş amcamız vardı, bir de arkadaşım Yadigâr’ın babası Kazım amca, o da şeker, gazoz, çikolata satardı. Biz çocuklar şekeri gazozu hep onlardan alırdık. Dükkânları Küçük Liman’ın karşısında idi. Bu yıl, ben, Sevdiye ve Fatma, biz üç kız arkadaş, Hasan Çavuş amcanın dükkânında bir ay kadar çalıştık. Şekerleri kâğıtlara sarardık, haftalık alırdık. Hasan Çavuş amca, iri yarı, kocaman göbekli, orta yaşlıydı. Susamı makinede tahin yapar, hazırladığı çövenle beraber karıştırır helva yapardı. Helvayı önümüzde karardı. Bize hem tahinden hem de helvadan pay verirdi. Kâğıda sardığımız şekerleri tartar verir, tartar alırdı. Biz bir tane bile yemezdik. O bize sonra göz hakkımızı verirdi. Hayatta dürüst çalışmayı, yalan söylememeyi, bir kimsenin en ufak bir şeyini çalmamayı, insanlara, yaşlılara, küçük çocuklara, şefkat göstermeyi, çalışıp para kazanırken paranın kıymetini bilip savurmamayı ve daha birçok şeyi, dünya tatlısı ve de dünya güzeli, üzüntülerle, yoksullukla savaşan annemden öğrendim.

 

1940 sömestre tatili bitti, mektebimiz açıldı, ancak benim derslerle başım belada. Her cumartesi okul paydosunda bahçede sıralanırız ayrılık marşımızı söyleriz müdürümüz güzel kısa bir konuşma yapar, pazartesi okulda olmamızı tembihler sonra yemeğimizi yedikten sonra evlerimize dağılırdık. Yine bir cumartesi günü bahçede sıralandık, marşımızı söyledik, ardından Müdürümüz bizlerden özür dileyerek “Çocuklar çok önemli bir konuda konuşma yapmam gerektiği için sizleri biraz alıkoyacağım. Beni iyice dinleyin, küçük yavrularım, size söyleyeceklerimden sakın korkuya kapılmayın. Hepinizin az çok işittiğini biliyorum, Almanya başbakanı Hitler bir harp başlatmıştır. Sizlerin harp hususunda bilmediğiniz çok şeyler var, onun için müdürünüz olarak, önlemler almanız için sizlere bilgi ve fikir vermek istedim. Kulaklarınızı açın ve beni iyi dinleyin. Tekrar korkmamanızı söylüyorum, sakın paniğe kapılmayın. Şu an harp bizlere çok uzak olsa da tedbirimizi almamızın gerekiyor, Alman uçaklarının bizlere de yani adalara da ulaşabileceğini unutmayalım. Bundan sonra elektrik fabrikasından yayınlanan siren sesleri duyacaksınız. Siren sesini duyduğunuz an, sakın meydanlarda gezmeyin, eğer mektepten veya evlerinizden uzak yerlerde olursanız veya sokaklarda oynuyor olursanız, hemen yakın evlere veya dükkânlara ya da herhangi bir ağacın altına saklanın. Ancak ikinci siren sesini duyduktan sonra sokağa çıkabilirsiniz. Anne ve babalarınızın sözünü dinleyin haydi iyi tatiller” dedi ve gitti.

 

Biz çocuklar arasında birden bir uğultu başlamıştı. Herkes arkadaşlarıyla konuşup yorum yapıyordu ki baş hemşiremiz yani Madre dediğimiz annemiz bizi susturup “çocuklar, müdürü dinlediniz, sakın onun konuşmalarını hafife almayın, ama korkmayın da siren öttüğü zaman hemen saklanın” dedi ve dağıldık. Biz yardım alan çocuklar hazır olan yemek sıralarımıza geçtik. Her günkü duadan daha uzun bir dua okuttu. Yemeklerimizi yedik evlerimize gittik.

 

Türk, Rum, İtalyan, Yahudi, Ermeni küçücük bir adada birlikte yaşamaktan sorunumuz olmazdı. Hırsızlık çok az, tecavüz hiç yok, kavga etmeden hepimiz dostluk içindeydik. Herkes işinde, eşi, çocukları ile yazın tarlasında, kışın şehrinde geçim derdiyle uğraşıp mutlu mesut yaşıyorduk. Bitkilerimize ürünlerimize ilaç falan vermezdik. Bahçeden kopardığımız domatesi kolumuza siler rahatlıkla yerdik. Adamızda Ramazan topundan başka top atılmazdı. Tüfek sesi hiç duymazdık. Gaz kokusu, fabrika dumanı olmadan, doğanın verdikleriyle doğayla barışık büyüyen biz çocuklar yaz günlerinde geceleri ağaçların altında yatar, dövletli kuşu dediğimiz baykuş ötüşleriyle huzur bularak uyurduk. Ne bizi bir kimse rahatsız eder, ne biz bir kimseyi rahatsız etmezdik. Tüm kötülüklerden uzak duran bu küçücük adada yaşayan bizler kendi yağımızda, kendi tuzumuz ile kavrulup güzel bir hayat sürüp giderken Alman uçaklarının bu bombaları da nereden çıktı. Ne olacağını bilemediğimiz bir harbe girmekle korkar haldeydik. Tüm sakinliğimiz kaybolmuştu, bir suçumuz da olsa bari.

 

1940 yılı yavaş yavaş ilerlerken İtalyan Başbakanı Benito Mussolini’den, mekteplere bir emir gelmiş. Birinci ve ikinci sınıf hariç, lise sona kadar tüm öğrenciler, faşist olacaklarmış. Faşist olmak da neymiş nerden bilebiliriz ki. Emir büyük yerden geldiğinden okul yönetimi hemen faaliyete geçti. Birinci ve ikinci sınıflar hariç tüm öğrenciler yeni kıyafetler giyecekmişiz. Herkes yeni kıyafet diktirdi. Bize yani yardım edilen fakir çocuklara tepeden tırnağa faşist giyimler mektepten verildi. Kızlara siyah ayakkabı, siyah şapka, siyah etek, beyaz bluz, beyaz eldiven, çorap, erkek çocuklara da yeşil takımlar, siyah gömlek, siyah ayakkabı ve yeşil şapka verildi. Benim faşistin ne demek olduğunu bildiğim yoktu da sadece yeni elbise verdiler diye seviniyordum. Bu faşist kıyafetler ancak şenliklerde giyilmek içindi.

 

Artık bize sık sık uygun adım yürüyüş talimleri yaptırıyorlardı. “Mussolini eya eya alala” diye şarkılar da öğrendik, talimlerde söylüyorduk. Bir de bando takımı kuruldu. Bandonun arkasından, büyükten küçüğe sıra sıra dizilip, düzgün adımlarla, yürüyerek adanın asfalt yollarını dolaşıyorduk. Bando eşliğinde, müdür, general veya büyük memurların, eşlerinin ve çocuklarının da bulunduğu seyir locasının önünden selamlayarak geçiyorduk. Bütün esnaf ve şehir insanları da yollara dizilip bizleri alkışlıyorlardı. Nasıl alkışlamasınlar ki, herkesin çocuğu oradaydı. Kendimi çok büyük bir ülkenin çocuğu olduğumu zannediyor, gururla başımı dimdik tutarak yürüyordum. Annem, ninem, dedem beni seyretmeye gelmezlerdi, hangi tarlada çalışıyorlardı kim bilir. Bizler artık tören çocuğu olmuştuk, her törene götürmeye başladılar. Adamıza hangi büyük adam gelse bizi de karşılamaya götürüyorlardı. Büyük rütbeli bir memurun kendisi veya ailesinden biri ölse, cenazesinin önünden resmi geçit yapıp saygı gösteriyorduk.

 

Bir gün adamıza Rodos valimiz geliyormuş, büyük limana uçakla inecekmiş. Hepimizi gene giydirdiler, limana götürdüler, bu sefer bizim bando yoktu, karşılamaya askeri bandoyu getirmişlerdi. Şu saat gelecek diye, bizi limana dizdiler, bekle de bekle bir türlü gelmiyordu. Bir kış günüydü, hava da oldukça soğuktu ve beyefendi gelesiye kadar hepimiz buz kesmiştik. Bizi, karşılama kalabalık görünsün diye götürmüşlerdi.

 

Vali kimmiş ki, biz daha kaymakamı görüp tanımamıştık. İtalyan devletine bağlı olduğumuzdan elbette yüksek mevkilerde hep İtalyan memurları vardı. Rumlar, Türkler ancak küçük memur olabiliyorlardı. Biz çocuklar arasında hiçbir ayrım yoktu. İtalyan, Türk, Yunan, Yahudi aynı sınıfları paylaşıyor, hep birlikte oynuyorduk. Hocalarımız hiç kimseyi diğerinden ayırt etmezlerdi.

 

Ders yılı sonuna gelmek üzereydik. Dördüncü sınıf dersleri ağır gelmişti, altından kalkamaz olmuştum. Yabancı dil sorunum sürüyordu. İtalyancam zayıf olunca da derslerde başarısızdım. Yardım alabileceğim kimsem de yoktu. Sınıfı geçmekten hiç umutlu değildim. Ağırlaşan derslerin yanı sıra, gıda maddeleri karneye bağlandığından karın doyurma meselesi, ve harp geldi geliyor söylentileri bizi kötü etkiliyordu. Cumartesi paydoslarındaki okul müdürümüzün bahçe konuşmalarında “çocuklar korkmayın, siz benim söylediklerimi uygulayın, hepiniz akıllı çocuklarsınız, bir gün gelecek, harp de bitecek, üzülmeyin, korkmayın ama dikkatli olun, bombalardan sakının, saklanın” ikazları sık sık tekrarlanır olmuştu. Velhasıl küçük kafalarımız bu kadar sıkıntıyı çekemez haldeydi. Bizim kafalar allak bullak, bomba nasıl bir şeydir bildiğimiz yok. Sinemada bile görmemişiz. Ada da Sinemamız var ama sinemayı gören kim? Ancak yılbaşlarında, biz çocukları mektebe götürüp Sindirella filmini gösterirlerdi. Annem ve ninemle, iki defa sinemaya gittik ancak onlar da zaten harp filmi değildi.

 

Korkuyorduk elbet, aileler öbek öbek toplanıp “ne olacak halimiz” diye kara kara düşünüyorlardı. Bu küçük adada kaçacak yer mi var. Bizim kaçacağımız yer ancak Atatürk’ün Türkiye’si, oraya da gitmemize artık imkân kalmadı, deniz ulaşımı kapandı. Kimse denize açılamaz oldu. Almanlar denizde ne görürlerse batırıyorlarmış. Kaçacak dağlarımız var da dağda yaşamayı ne biliriz, orada ne yaparız ne yer ne içeriz. Kimseye çare gibi görünmüyordu.

 

Kimler akıl verdiyse, Annemin söylediğine göre sığınak yapacakmışız, İtalyanca “Rifocio” diyorlar. Yeri kazıp üstünü direklerle kapatıp, onun üstüne lamarin koyup, belli olmasın diye üstünü toprakla örtecekmişiz. Sirenler öttüğü zaman kaçıp oraya sığınacakmışız. Düşünüp taşınıp buna karar vermişler ve herkes de benimsiyordu. Ancak şimdi kış günlerindeyiz kazdığımız çukurlar yağmurlarla dolunca ne yaparız diye düşünemiyorlardı. Yaz günlerinde bağda, bahçede, tarlalarda yaşayanların sığınak kazmaları olurdu da şehirdekiler ne yapacaktı? Çoğunun evinde bahçesi bile yoktu, sokakları mı kazacaklardı? Milletin kafası iyice karışıktı, ortalıkta böyle akıl sır ermez laflar dolaşıyordu.

 

Bu arada sirenler gündüzleri ötmeye başlamıştı. Sirenler çaldığında kaçıp saklanmamız gerekirken bizler çoluk çocuk büyük küçük hepimiz uçak nereden geçecek, alçaktan mı yüksekten mi geçecek, diye meraktan sokağa fırlıyorduk. Uçak geçiyor ancak görmüyorduk ki, çok yüksekten geçtiği için sadece sesi duyuyorduk. Bisikletli devlet memurları vardı, sirenler çalınca devriye gezerlerdi. Uçak seyretmeye sokağa fırlayan insanları içeri sokmaya uğraşırlardı. Onları gördüğümüz zaman içeri kaçardık, onlar gittikten sonra tekrar çıkardık. Harp içinde yaşıyoruz, endişeliyiz, korkuyoruz ancak konunun ciddiyetini henüz algılamış değildik.

 

Her çiftçi ailesinde olduğu gibi bizim de taşıma işlerimizi yapan bir eşeğimiz vardı. Babam gittiğinde evde kalan küçük danamız büyüdü, üstelik bu yıl da yavruladı. Artık sütümüz bolardı. Sadece bir ineğimiz olduğundan sütünü satamıyorduk ancak bize yetiyordu. Yoğurt yapıyoruz, testide çaykama yapıp tereyağını alıyoruz ve bolca da ayranımız oluyordu. İneğimiz doğurunca ilk sütünün yarısını buzağıdan çalardık. O ilk sütün adı da “ANIZ”dır, sarı renkli koyu bir süt olurdu. Annem onu kaynatır, peynir gibi olur, içine şeker karıştırır ekmekle yerdik ve çok severdik.

 

Annemle ağabeyim el ele verip genellikle, çiftçilik işinde çalışıyorlardı. Adada çalışılacak çok da iş yoktu zaten. Annem dikiş bilir, dikiş işleri de yapardı ancak Bekir ağabeyimin bildiği başka bir zanaatı yoktu. Kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyorduk. Bekir ağabey 19 yaşında genç delikanlı oldu. Güler yüzlü konuşkan biriydi, kimseyle kavga ettiğini de bilmeyiz. Yakışıklı bir gençti kendine ya

kışanı bilir de giyerdi.

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM SONU.

 

Exit mobile version