İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
BEŞİNCİ BÖLÜM
***
Annemin dünyası kararmıştı. Bu sefer de dört çocukla ortada kalmıştı. Ev yok mal yok elinde kala kala bir buzağı kalmıştı. Onunla da ne olurdu ki? Ağabeyim eve pek gelmez, nerelerde çalışır bilinmez eve pek bir yardımı dokunmazdı. Ablam bir buçuk yıldır nikâhlıydı, nereye işe gitsin ne iş yapsın, adada öyle bol iş yerleri yoktu. Ablamın düğünü mecburen ertelenmişti. Annem nasıl yapacaktı kızını nasıl evlendirecekti bilemiyordu. Annem gün geçtikçe kendini toparladı ardından boşandılar. O yıllarda kadını boşamak o kadar kolaydı ki. Bir müftümüz vardı sırtında siyah cüppe başında sarık, boşanmak isteyen erkek, müftüye iki şahit götürüyor ve karısını boşuyordu. O olay bende öyle bir öfkeye sebep olmuştu ki, o müftüyü her gördüğümde taşa tutasım gelirdi.
Başka bir ev bulup, oturduğumuz evden taşındık, çoban Hüseyin amcanın evi idi. Bu ev öteki evden daha güzeldi, dört odalı bir evdi. Büyükçe bir bahçemiz vardı yalnız ahırımız yoktu. Büyük bir danamız, bir de eşeğimiz vardı onları bahçeye bağlıyorduk. Yıkılan evimizde olduğu gibi kapıdan girişte mutfak vardı. Mutfak aynı zamanda oturma odası ve misafir kabul yeri olarak da kullanılırdı. Giriş kapısının solunda mutfağa bakan bir büyük oda, onun yanında bir küçük oda daha vardı. Mutfaktan beş basamak merdivenle yukarı çıkılıyordu. Yukarıda sadece bir oda vardı. Biz çocuklar aşağıdaki iki odada yatıyoruz. Ablamın nikâhlısı Hüseyin enişte de bizimle kalıyor ağabeyimle beraber bir odada yatıyorlar. Ben ve kardeşim ablamla beraber diğer odada yatıyoruz. Annem de yukarıdaki odada yatıyordu.
1937 yılı gün geldi mektebimiz açıldı. Gene aynı hocamız, aynı sınıf. Türk çocukları olarak hepimiz sınıfı geçmişiz. Birbirimizi görünce çok sevindik. Birinci sınıfta İtalyan alfabesini öğrenmiştik. Zaten biz o harflerin çoğunu biliyorduk, bu yüzden de galiba İtalyancayı çabuk öğreneceğiz.
Artık ikinci sınıftayız. Türkçe okusaydım dördüncü sınıf olacaktım diye düşünmeden de edemiyordum. Çaresi yok İtalyanca’ya da alışacağız. Bu sene yanımda oturan arkadaşım İtalyan kızı, ince, narin, ismi de Elda. Ben zaten herkese uyum sağlayan bir çocuğum, çok gülerim ve çocukları da güldürürdüm.
Hocamız güler yüzlü, esmer güzeli, güzel giyiniyor, güzel makyaj yapıyor bu nedenle de çok güzel görünüyordu. Hocamı çok seviyordum. Her verdiği ödevi severek yapardım. Çeşitli dillerde konuşan çocuklarla ayrı ayrı ilgilenir, güler yüzle ders verirdi. Sınıfta 30 kişiydik, Türk, Rum, İtalyan, Yahudi karma komisyonduk. Nasıl anlaşıyorduk bilmiyorum, İtalyanca anlaşmamız mümkün değil, daha yeni öğreniyoruz. Yadigâr ve Cavidan Girit’liydi hem Giritçe hem Türkçe bildiklerinden Rum çocukları ile güzel konuşuyorlardı. Ben de sokakta oynadığım Rum çocuklarından Rumca öğreniyordum.
Evde de babamın yokluğuna alışmıştık. Babam annemden boşandıktan bir süre sonra, o kadının tavsiye ettiği kızı kaçırmış. Babamın kaçırdığı kız küçükken Bodrum’un Gümüşlük Köyü’nden bizim adadaki iki oğlu iki kızı olan bir aileye evlatlık verilmiş. Baba ayakkabıcı idi dört çocuğu varken niye evlatlık ihtiyacı duydular bilemiyorum. Ailenin kendi çocukları büyüyüp evlenmişler ancak evlatlık kıza talip çıkmamış. Ya da evdeki yaşlılara baksın diye talipleri geri çevirmişlerdi. Hüseyin amcalar da bu ailenin komşuları. Evdeki bu kızcağızı babama layık görüp babamı kandırmışlardı. Kızın ailesi razı olmaz diye de babamın kızı kaçırmasına aracı olmuşlardı. Evi, malı ve doğru dürüst işi olmayan, yaşlı bir adamla evlendirip zavallı kızın da başını yaktılar. Kızın ailesi kızlarını ve babamı hiç affetmediler. Annemi bilmem ama ben de müthiş kinlenmeye başlamıştım.
Bize yeni anne gelmişti, adı Gülsiye idi. Babam bazen Kumburnu’nda Behlül amcanın kahvesine gelir, bizi çağırtır görmek isterdi, ben gitmem kardeşimi kahveye kadar götürür bırakır dönerdim. Öfkem geçmek bilmiyordu. Bazen babam bizi evine götürmek ister ben gitmek istemem, annem bazen “git kızım size pabuç alsın kardeşine elbise alsın” diye beni kandırır gönderirdi. Gittiğim zaman da bir gece yatarım, ertesi günü kardeşimi alır geri dönerdim. Bir süre sonra babam, bizi kendi üzerine almak için annemi mahkemeye verdi. Annem ikimizi de aldı ve mahkemeye gittik. İtalyan hâkim, tercüman vasıtası ile ikisini de dinledi. Ancak hâkim, annemi haklı bulup bizi, anneme vermişti. Annem nafaka da istememiş, ben çocuklarıma kendim bakabilirim demiş. Zaten babamın bize nafaka verecek durumu da yoktu, hakim ona verseydi bize bakacak hali de yoktu. Zaten “Çocuklarını alacaktı ama hâkim anneye vermiş” desinler de kötü baba damgası yemekten kurtulsun diye mahkemeye gitmişti.
Artık ağabeyim de çalışıyor, eve yardım ediyordu. Evin kirasını o üstlendi, annem hiç işsiz kalmıyor, yorgan dikiyor, elbise dikiyor, gecesini gündüzüne katarak geçineceğimiz parayı kazanıyordu. Hüseyin enişte de akşamları iş dönüşü bize geliyor. Bazen evine gidiyordu ama daha çok bizde yatıyordu. Annem sabah namaza kalkınca bir daha yatmıyor. Bize tarhana çorbası pişiriyordu, çay diye bir içeceğin adını duymuş değildik. Peynir, zeytin çoktu, sütümüz de bol olurdu ancak bu yıl ineğimizin olmaması nedeniyle biraz zorluk çekmiştik. Bizim buzağı daha küçüktü, ama ninemin inekleri sayesinde sütsüz kalmadık. Her sabah bizi ablam hazırlar mektebe gönderirdi. Kendisi okuyamadığı için, içinde istek kalmış bizim okumamızı çok ister ve desteklerdi.
Bir gün ablam hasta oldu, ne hastalığı idi bilemedim, meğer ablam çocuk düşürmüş. Hüseyin enişteyle bir buçuk yıldır nikâhlıydılar ve Hüseyin enişte kocası sayılırdı. Fakat o yıllarda düğün yapmadan evlenmeler büyük ayıptı. Hüseyin enişte bu haberi alınca bir daha evimize uğramadı. Bebek ondan değilmiş, kimden peydahladığını bilemezmiş. Belki de üvey babasından olmuş muş, diye saçma sapan söylentiler yayarak kendini temize çıkarıp ayıbından sıyrılmak istemişti.
Adamız küçük bir kasaba, kim birinin küçük bir suçunu duysa kusurunu görse bire bin katarak yayar, neredeyse insanın arkasına çan takarlardı. Çan çan da çan çan, hiç susmazlar artık günün olayı o olurdu.
Biz babamın olayını atlatmaya uğraşırken bir başka felaketle karşı karşıya idik. Evimize yine karabasanlar çökmüştü. Daha annemin boşanması unutulmadan bir de bu çıkmıştı. Şimdiki gibi babalık testi yapılmıyor ki ispat edesin. Bazı geceler Hüseyin enişteyle ablamın mutfakta muhabbet ettiklerini, bazen de gizlice görüştüklerini duyardım. Zaten bir şey bilmiyordum, bilsem de anneme söyleyemezdim. O zamanlar çocukların böyle konularda konuşması büyük ayıptı.
Hüseyin namussuzunun, ablamı terk etmesi, üstelik iftiralarla ailemize çamur atması ağabeyimi adeta çıldırtmıştı. Ağabeyim, o ırz düşmanı nankörü, öldürmek için çok aradı ancak o korkusundan aylarca evinden dışarı çıkmayıp saklanmıştı.
Annem, her gün “Aman çocuğum onu öldürürsün bir mikrop eksilir ama bu genç yaşta hapishanelerde çürürsün. Seni hangi para ile kurtarırım, yapma yavrum” diye ağabeyime nasihatler ederdi. Annemin “iki gözü kör olsun, Allahından bulsun” bedduaları ile gözyaşı döktüğü günler çok oldu. Biz de bu beddualarla yetinmiştik.
Günler geçtikçe ablam bize belli etmese de günden güne kötü olmaya başladı. Bazen de eli yüzü şişiyordu. Annem önce kızım verem oldu galiba diye ağladı, sonra eli yüzü şişince de hemen İtalyan doktoruna götürdü. Adada çok iyi diye ünlenmiş İtalyan bir doktor vardı. Doktor Burnet, orta yaşlı eli yüzü düzgün, şişman, göbekli bir adamdı. İyi bir muayeneden geçirdi ablamı. Ben de yanlarındayım. Doktor, anneme bir şeyler söylüyor ancak annem anlamıyordu. Ablam doktora, annemin ağır işittiğini hatırlattı. Doktor, anneme Türkçe bağırarak, nasıl perhiz yapacağını, ilaçlarını nasıl kullanacağını, tek tek anlattı ve ilaçlar bitince yine getirmesini söyledi. Ve ilaçları yazıp bizi gönderdi.
Ablam albümin olmuş, sıkı perhiz gerekiyormuş. Süt, yoğurt yok, ekmek hiç yok, hele et katiyen yok. Ablam perhize başladı, annem, gizli gizli yer korkusuyla, ablama zararlı olabilecek her şeyi saklıyordu. Ablamın perhizi nedeniyle ek masraflar çıkmıştı, gelirimiz zaten yetersizdi, annem artık ne iş bulursa gitmeye başladı.
Ablamın, doktora ikinci gidişinde, doktor, iyi bakmışsınız, iyiye gidiyor, böyle devam, perhizi bozmak yok, bu hastalıkta perhiz çok önemli diyordu. Annem, sevincinden kızına daha da titizleniyor ilaçlarını zamanında veriyor, işe giderken de ablama sıkı sıkı tembih ediyordu, “ilaç saatini unutma, perhize dikkat, bu hastalığı bir atlatalım o zaman ne istersen yiyeceksin” diye. Birkaç ay sonra, artık ablam çok iyi görünüyor ancak doktorun şart koştuğu, perhize devam ediyordu.
O günlerde de Fatma ninem, İzmir Çeşme’ye Atatürk’ün çağrısı ile Anadol’a geçen Ali dayımlara gitmek istiyordu. O tarihten beri oğlunu görmemiş, çok özlemiş gideceğim diye tutturdu. Annem razı olursa ablamı da götürmek istiyordu. Ancak annem, ya orada perhizi bozarsa diye korkuyordu. Doktorun sıkı tembihi vardı, perhizi bozarsa öleceğini söylemişti. Üstelik kardeşi Ali’nin zaten beş nüfuslu bir ailesi ile başı kalabalıktı, iki de siz giderseniz çok kalabalık kardeşini sıkar mı acaba, kızının arada bir doktora görünmesi lazım, bir de ilaç meselesi var diye endişeleniyordu. Ninemin çok parasının olmadığını bildiği gibi kendinin de parası yoktu ki yanlarına versin de sıkışınca kullansınlar. Bu konuları düşündükçe annem kızını göndermeye pek razı görünmüyordu.
Ablam, ninemle gitmek istiyor ve perhizini bozmayacağına yeminler ediyor, “ben çocuk muyum kendime bakarım” diye de annemi ikna etmeye çalışıyordu. Annem her ne kadar istemese de onca sıkıntıdan sonra ablamın bir hava değişikliğine ihtiyacı olduğunu, oralara gidip, biraz açılmasının ona iyi geleceğini düşündüğünden, razı gibi olup benim vasıtamla Çeşme’deki kardeşine mektup yazdı. “Annem seni özlemiş, kızım Aliye ile birlikte sana gelmek istiyor, kızım Aliye biraz hasta, senin başına sıkıntı olmassa” diye. Mektubun cevabı hemen geldi. “Abla sen onu yolla biz burada ona bakarız da baktırırız da” diye. Burada daha büyük doktorlar var, onlara götürürüz diyordu. Annem bu cevapla biraz teselli buldu da razı oldu.
Annem, ablamı da alıp, yorgan dikip sattığı Yahudi’nin dükkânına gittiler, çeşit çeşit kumaşlar aldılar. Ablama elbiseler dikti, iki tane yıkanmış, taranmış, tabaklanmış koyun derimiz vardı, onları sattı bir kısmıyla vapur biletini aldı, gerisini de harçlık olsun diye ablamın çantasına koydu. “Oralarda belki evlenirsin” diye göz nuru dökerek işlediği çeyizinden beğendiği, battaniyelerinden istediklerini de balya şeklinde hazırladı. Ağabeyim de yevmiyelerinden biriktirdiğini ablasına verdi. Ninemle Ablam hazırlandılar, artık İzmir-Çeşme yolcusu idiler. Vapurla İzmir Limanına oradan da otobüsle Çeşme’ye gidecekledir. İzmir limanında dayım onları karşılayacaktı.
1938 in Mayıs ayındaydık. Gidecekleri gün geldi, vapurun gelme saatinden evvel ninem, ablam, ağabeyim, annem, kardeşim ve iki dayım limana gittik. Vapur Rodos’tan gelecekti. İzmir’e gidecek başka yolcular da vardı. O zamanlar vapurlar iskeleye yanaşamaz, açıkta demirler, yolcularını, vapurdan indirilen bir sandalla taşırlardı. Vapur geldiğinde güneş batmıştı. Vapurdan indirilen sandal her zamanki gibi büyük Liman dediğimiz kale arkasına yanaştı. Annem sabahtan beri sakladığı gözyaşlarını artık salmıştı. Annemle beraber ağabeyim, ben, kardeşim, dayımlar hep beraber ağlıyorduk. Ağabeyim talihsiz ablasının gidişine isteksizdi, ninemden çok ablamı öptük kokladık, biz onun eline doğmuştuk. Ablamla ninemi, alacakaranlıkta sandala koyup yolladık. Vapurun ışıkları da çok kuvvetli yanıyordu ve onları vapurun merdivenlerinden çıktıklarını görüyorduk.
Bizim ağladığımız durmuyordu, onların ne halde olduğunu göremiyorduk ancak muhakkak ablam da ağlıyordur. Annesinden, kardeşlerinden ayrıldığına ve çok sevip de kavuşamadığı evliliğine, kocasının ihanetine ağlıyordur. Bir yandan da her zaman isteyip de fakirlik nedeniyle gidemediğimiz, Atatürk’ün Anadolu’suna gidiyorum diye sevincinden ağlıyordur. Çiçeği burnunda yirmi iki yaşında bir genç kızın çektiği sıkıntılar yüzünden ağlıyordur diye de daha da beter ağlıyordum.
Ben ablama, “ben de Anadol’a gitmek istiyorum” diye epey eziyet etmiştim. Onları uğurlarken onca ağlamamın yarısı, belki de ben de gidemedim diye olabilirdi. Onlar vapurda yol alırken ne âlemdeydiler bilemeyiz ama biz üç kardeş annemle yaşlı gözlerle eve boynu bükük döndük. Buradan sonra kim ne kadar daha ağladı bilinmez.
Bu ayrılık benim ve kardeşim için de çok zor oldu. Ablam bizim için anne yarısıydı. Dedim ya biz onun eline doğmuştuk. Annem anlatırdı, benim bebekliğimde, annem tarlada orak biçerken, ablam beni kucağına alır, tarlaya anneme götürür, emzirir, geri eve getirirmiş. Kardeşim Mehmet’te de aynı durum yaşanmış. Ablamın bizim üzerimizde çok hakkı vardı. Bizi hiç üvey kardeş gibi görmedi, bize bir fiske dahi vurmadı. Yalnızca bir defa, İtalyan mektebinde ödevimi yapmadığım için, okuldan kaçmış korkumdan evin içine saklanmıştım. Ablam da evi süpürürken beni bulunca “Bir daha mektepten kaçacak mısın, ben okuyamadım sen de mi cahil kalacaksın” diye popoma süpürgenin topuzu ile vurmuştu, hepsi o kadardı.
Annem de Aliye’siz kalıyordu ablam onun sağ koluydu, annem için işler bir süre daha da zorlaşacaktı. Annem, oraya buraya koşuşturup para kazanmaya gittiğinde ev işlerini ablam yapardı. Temizlik ve yemek dışında bizi de sabahleyin mektebe o hazırlayıp gönderirdi. Şimdi onsuz hepimiz zorlanıyorduk ancak “Çeşme’de az kalacaklar, yaz ayları çabuk geçer okulların açılmasına yakın da zaten gelirler” diye avunuyorduk.
Onları yolcu ettikten on gün sonra ablamdan mektup geldi, okuması yazması yoktu ama dayımın benden iki yaş büyük kızı yazmış olacak, nasıl yolculuk yaptıklarını, dayımın gelip onları İzmir Limanı’ndan aldığını, sıhhatinin de iyi olduğunu, perhizine çok dikkat edeceğine anneme yine söz veriyor ve herkesin çok selamı olduğunu yazıyordu. Hepimiz havalara uçtuk, en çok sağlığının iyi olmasına sevinmiştik. Kızından haber almak anneme iyi gelmişti, evladının iyi olduğunu duymak her anne gibi yürek yangınına su serpiyordu.
Mektebimiz her yıl mayıs ayında kapanırdı. Ablamları yolcu ettiğimizde mektepler kapanmıştı. Onlar gittikten sonra kendimizi derleyip topladık. Andızlı’daki annemin ilk kocasından kalan ve ağabeyime verilen tarlamıza taşındık. Tarlanın bir köşesinde kovalık otundan yapılmış “saz damı” dediğimiz bir odamız vardı. Önüne de kamıştan çardak yapmıştık. Depremde verilen çadırı da iki ağacın arasına kurduk ve bütün yazı orada geçirdik. Artık kimsenin bağına ortak olma ihtiyacımız kalmadı, kendi tarlamız bize yeter olmuştu. Ağabeyim artık babamın eksikliğini hissettirmez, onun yaptığı işlerin hepsini yapar olmuştu. Bizi yalnız bırakmıyor, kış hazırlıklarımızı beraber yapıyorduk. Hazırlanan kışlık yiyecekleri annemle birlikte eşeğe yüklerler şehirdeki evimize yerleştirir gelirlerdi.
Ninem gidince O yaz dedem de yalnız kaldı, en küçük dayım hayvanlara bakıyor ama yemek yapamıyor, Mahmut dayım ise Zehra isimli bir kızla nikâhlı, kızın evinde kalıyor ninemlere pek fazla yardımı olmuyordu. Annem de doğal olarak dedeme bakmak için beni gönderiyordu. Ben de bildiğim kadarıyla hafif yemekler yapıyordum. Yemek yapmanın çoğunu yedi yaşımdan beri yardıma gittiğim ninemden öğrenmiştim. Ninem de her yaptığı yemeği bana gösterir, “bunları öğren evlenince rahat edersin” derdi. Dedemlerin orası iyi idi de ancak oynayacak arkadaş bulmak zor oluyordu. Oradaki tarlalar büyük ve bağ evleri birbirlerine çok uzak olduklarından, o evlerdeki arkadaşlarım Sıdıka, Azime, Sabahat ve Atifet ile buluşmak zor olurdu. Nadiren buluşup oynayabiliyorduk. Bu nedenle dedemlere gitmekten çok sıkılıyordum
Günler böyle geçip giderken ağustos ayına geldik. Ablamdan iyi haberlerini alıyoruz. Eylül’de geleceklerini yazmışlardı. Mektup gelme süresi biraz uzayınca, benim yazdığım mektuba cevap geldi. Eylül’ün filan gününde oradayız, gelin bizi alın diyordu.
Ağustos bitmiş Eylül’e giriyorduk ve hemen toparlanıp şehirdeki evimize taşındık, evimizi temizledik. Artık gelecekleri günü bekliyoruz. Eylül’ün ilk günleriydi evimizin yakınında oturan, annemin Ümmühan teyzesinin kızı Ayşe teyze vefat etti. Çoktan beri hasta imiş tedavi görüyordu. Hastalığı veremmiş. Annem çok üzülüp ağlamıştı, kardeş çocukları oldukları için mi bilmem birbirlerini çok seviyorlardı. Biz, ablamın geleceğine seviniyorken, hiç yere bir de bu üzüntü çıkmıştı.
Ablamdan gelen son mektuptan sonra ağabeyim gidip acenteden gelecekleri günü öğrendi. Annemin endişeleri hiç dinmemişti, son günlerde hele gelmeleri yakınlaşınca “hastalığı iyiye gidiyor mu? Yoksa kötüleşti mi?” diye iyice de artmıştı. Ben de “anne dur bakalım sağ salim gelsinler de görürüz” diye teselli etmeye çalışıyordum.
O gün geldi. Annem sabah kalktı, ağabeyime bir tavuk kestirdi, temizledi, ocağa koydu, geldiklerinde vapur sersemi olacaklar, çorba içsinler iyi gelir diye ve daha bir sürü hazırlık yaptı. Küçük dayımla ağabeyim karşılamaya Büyük Liman’a gittiler. Akşama doğruydu, güneş henüz batmamıştı geldiler. Geldiler ama yalnız ninem vardı ablam yoktu. Annemin nutku tutuldu, zaten endişesi tavan yapmış aklı hep kızındaydı, üstelik mektubunda da “anne biz filan gün geliyoruz, gelin bizi alın” diye yazıyordu. Hepimizin aklı Ablamda dört gözle onu bekliyoruz. Nineme hoş geldin diye sarıldık ancak gözlerimiz ablamızı arıyordu. Annem “Anne hani Aliyem?” diye sordu. Ninem “Dur kızım anlatacağım” dedi. “Aliye nişanlandı, yakında evlenecek, onun için gelmedi, dayısı bırakmadı” dedi.
Ninem böyle dedi ancak yüzünde hiçbir sevinç ifadesi yoktu, bizi gördüğüne bile sevinmemişti, ağlamamak için de kendini zor tutuyor gibiydi. Annem nineme pek inanmamıştı, endişeleri devam ediyordu ancak umudunu da yitirmemiş hayırlı haberler bekliyordu. Fırtına varmış vapur çok sallanmış, yaşlı ninemi de deniz tutmuş, kötü olmuş, yol yorgunuydu. Beti benzi atmış olduğundan annem fazla sık boğaz etmedi. Hazırladığı çorbadan biraz içirip onu yatırdı.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra annem sormaya başladı, “anne Aliyem iyi değil mi?” “Anne söylediklerin doğru değil mi?” diye durmadan sorup üsteliyordu. Ninem de yutkuna yutkuna cevap veriyordu, ağlamamak için de kendini zor tutuyordu. Annemin “Anne söylediklerine pek inanmıyorum, bana kızımı anlat Allah aşkına” diye yalvarması karşısında ninem de artık dayanamadı ve patladı. Bağıra bağıra ağlamaya ve “Raife kızım, Aliye’yi kaybettik, söylemeye dilim varmıyor” diye feryat etmeye başladı.
BEŞİNCİ BÖLÜM SONU………
