Anasayfa / FLAŞ HABER / İSTANKÖYLÜ KIZ …..4.BÖLÜM…..

İSTANKÖYLÜ KIZ …..4.BÖLÜM…..

İSTANKÖYLÜ KIZ

 

…..4.BÖLÜM…..

 

Sekiz yaşıma girmiştim. Yaşgünü kutlaması bilmezdik, adını bile duymuş değildim. Kutlamak için sadece iki bayram bilirdik, Şeker Bayramı ve Kurban Bayramı. Yılbaşı gecesi eğlencemiz de olmazdı, o gece Rum çocukları “gamzella” olurlar, ev ev gezerlerdi. Rum komşu ve arkadaşlarımız bizlere de uğrarlar, çeşit çeşit kıyafetlerinin üstüne, kimisi sarımsak kimisi soğan asar, bizleri güldürürlerdi.

 

Şimdi ne olacak, işin içinde babam için hem hapislik, hem de para cezası var. İtalyan okuluna gitmeyecek olsam, Türk mektebine de gitmem yasak, ama ben okumayı çok seviyorum. Evin içine sanki ateş düştü. Annem babam düşündüler, konuştular, sonunda hükümetin dediğini yaptılar mecburen.

 

Artık İtalyanca derslere başlıyorum. Çocukluk duygularım altüst oldu. Ne güzel bu yıl üçüncü sınıfa başlayacaktım. Annem babam, elbette Türkçe okumamı istiyorlardı, ancak bunun olması için Türkiye’ye göçmemiz lazımdı. Babamlar denemişler ancak becerememişlerdi. Daha doğrusu fırsatı kaçırmışlardı. Ben evde konuşulanları çok dikkatli dinlerdim. 

 

1932’de Atatürk, adalarda yaşayan Türklere kucak açmış, bilmem kaç günde bir vapur yollamış. Kim isterse gelsin, buralarda onları iskân edelim demiş. O zaman adadan birçok aile Türkiye’ye geçmişler. Ali dayım da geçmiş. Datça’nın Beççe köyünden, Nazife isimli, sarışın bir kızı adaya henüz gelin getirmişken, Atatürk’ün bu çağrısına uyup, Türkiye’ye gitmişler. Devlet İzmir Çeşme’de onlara, zeytin ağaçları ile beraber üç tarla, çarşıya yakın koca bahçeli bir de ev vermişti.

 

Bir gün dedemler, babamlar ailece toplanıp, Anadola biz de gidelim diye anlaştılar. Dedem de biz de inekleri, eşekleri, tavukları, canlı hayvanların hepsini sattık. Eşyaları balyaladık, günlerce bekledik, Türkiye’den vapur gelecek diye. Derken vapur gelmedi haber geldi, Türkiye artık göçmen almıyormuş diye. Karar vermekte gecikince, kalmıştık adada. Ondan sonra yine inek, eşek, at aldılar, çiftçilik hayatına devam ettiler. Ardından 1933 depremiyle de yerle bir olduk.

 

Burada, yaşadığımız günlerden birinde Ablamı Hüseyin Terzi’ye istediler. Depremde yıkılan evimizin arka bahçesindeki komşumuz, mandalina almaya gittiğim, Fatma ninenin oğluymuş. Nikahları kıyıldı ve ablam evlilik hazırlığına başladı. İki genç, komşuluk zamanımızdan beri görüşür anlaşırlarmış, birbirlerini severlermiş. Sevmek ve sevilmenin büyüsüyle ablam, havalarda uçuyordu. Emeline kavuşmanın sevinciyle de, çeyizlerini işlemeye hız vermişti. En fazla bir yıl nikâhlı bekleyecekler, ondan sonra düğün olacaktı.

 

Benim okuduğum alfabe Türkçe idi. Acaba İtalyanların alfabesini okuyabilecek miyim? Acaba hangi sınıftan başlayacağı? Üçüncü sınıftan mı başlarım? Gibi daha birçok acabalarla kafam allak bullak olduğu günlerde, babam beni götürdü İtalyan mektebine kaydettirdi. Okul malzemesi yine Türk mektebimde olduğu gibi, siyah önlük, bir defter, bir alfabe, kara tahta, tebeşir, kalem ve silgi. Annem bana yine aynı kumaşından bir askısı olan, yeni bir kumaş çanta dikti. O yıl kardeşim de Türk okuluna başladı, ben sekiz, o ise altı yaşındayız.

 

Yıl 1936 ders yılımız başladı. Ablam sabahleyin erkenden beni mektebe götürdü. Diğer çocukları da anneleri, babaları ya da ağabeyleri mektebe getirmişlerdi. Birer birer isimlerimiz okundu, bizleri sınıfa aldılar, güzel bir kız hocamız, bizimle beraber sınıfa girdi, hepimizi ikişer ikişer sıralara oturttu. Bizlerle beraber Rum, İtalyan, Yahudi çocukları da vardı. Türk mektebindeki arkadaşlarımdan, hele Arap Mensure’den ayrıldık diye üzülüyordum ki, okula gelenler arasında Leman, Yadigâr, Cavidan, İkbal, Arap Mensure de vardı. Türk mektebinden bütün sevdiğim arkadaşlarla aynı sınıfa düşmüştük. Sınıfımızda erkek çocuk yoktu, erkek çocukları bitişikteki sınıfa almışlar, kızlarla erkekleri karıştırmıyorlarmış. Teneffüste birbirimizi görünce öyle sevindikki, hepimiz havalara uçmuştuk, gene hep beraber oynadık. Yalnız İtalyan çocukları bizlerden azdı, herkesin dili farklı olduğundan, nasıl anlaşacağız diye düşünürken, her çocuk kendi dilinde konuşanı gördükçe epey seviniyordu.

 

Biz Kumburnu’na şehre taşınmıştık ama İtalyan mektebimiz Kumburnu semtine uzaktı, şehre taşındık diye bunu dert etmemiştim. Mahallemizle karşı mahalleyi bölen bir geniş dere var aramızda, kışın çok, yazın az da olsa hep denize akar durur, bu dere sürekli kum taşıdığından, kumdan bir burun oluşturmuştu. Bu nedenle Kumburnu demişler. Bizim mahallede yollarımız deniz kumu ile örtülü olurdu. Bazen yürürken ayaklarımız kumlara batardı. Derenin denize çok yakın bir yerinde de bir köprü vardı, köprüden öteye geçince, mektebe kadar yollar asfalttı. O yollarda yürümek hem kolay hem temiz. Kışın bile yağmur yağdığı zaman, asfalt yollarımızda su durmaz yanlardan mazgallara akar gider.

 

İtalyan okulunda yine birinci sınıftan başlamıştık, benim okuduğum iki yıl yabana gitmişti. Türkçe okuduğumuzu biliyorlar mıydı acaba hiç soran da olmadı. Biz Türk çocukları bir araya geldiğimiz zaman gülüşüyorduk, biz bu A’yı B’yi biliyoruz diye. Önce çekimser kaldığımız İtalyan mektebine, kısa zamanda alıştık, hangi dil olursa olsun okuyup öğrenmek güzeldi.

 

Mektebimiz modern bir bina. İki katlı, dışarıdan gelince birkaç merdivenden çıkıp büyük bir kapı, açıp giriyorsun, karşıda ikinci kata çıkan bir merdiven, yukarıda dört ve beşinci sınıflar okuyormuş. Arkada büyük bir de bahçesi var. Bütün sınıflarda kız çocuklar okuyor. Bahçe bitişinde de daha büyük bir bahçe ve de iki katlı daha büyük bir mektep binası, bütün erkek çocuklar orada okuyorlar. Ortaokul ve liseyi de orada mı okuyorlardı bilmiyorum, yalnız şenlik günlerinde, büyük büyük erkek çocuklar bando çalarlar biz de onların arkasında yürüyorduk.

 

Bir gün hocamız sınıftaki bütün çocukları tek tek yanına çağırıp, babamın ne iş yaptığını, evimizin, tarlamızın olup olmadığını sorup hepsini yazmıştı. Sömestre tatilinin başladığı yılbaşı günü, benim de içinde olduğum birçok çocuğu ayırdılar ve bizi “Faşyo” denilen büyük bir binada topladılar ve isimle çağırarak, içinde iç ve dış giyim, ayakkabı, bir çocuğun ihtiyacı olan her şeyi paketlenmiş halde hepimize dağıttılar. Bir de müdürümüz konuşma yaptı. “Çocuklar, sizlere verilen hediyeleri, özellikle ayakkabıları mektebe gelirken muhakkak giyeceksiniz, eğer giymezseniz hepsini geri alacağız”diye. Galiba bizleri, ihtiyacı olan fakir çocuklar olarak tespit etmişlerdi.

 

Elbette ben de fakirler grubuna dahildim, çünkü ne evimiz vardı ne de tarlamız, sadece el emeğimizle geçiniyoduz. Annem yaz kış yorgan, erkek gömleği, hanımlara elbise diker, tarlada çapa yapar, ekin biçer, hiç oturmasını bilmeyen bir kadın. Ağabeyimin eve bir faydası yok ancak kendine bakıyor. Ablamın çeyizleri alınacak, babamın kazancı kime yetecek? Kıt kanaat geçindiğimiz bir yaşantımız var.

 

1937 Yılbaşı geçti, sömestre tatili bitti, yine hepberaber mektepteyiz. Hocamız hemen ayakkabıları giydik mi diye bize baktı, hiç giymez miyim sevincimden havalara uçtmuştum. Bütün kış aynı ayakkabılarla mektebe gittim geldim, siyah önlük beyaz yaka da vermişlerdi. Önlükleri akşam paydosta evimize giderken çıkarıp bana ayrılmış çiviye asıyor, sabah gene mektebe gelince oradan alıp giyiyordum. Haftasonu önlüğümüzü, yakamızı evimize götürüyoruz, yıkayıp ütületiyorduk.

 

Öğlene kadar bir defa tenefüsümüz vardı, teneffüs bitince düdük çalardı. Öğleyin saat bir buçuk gibi evlerimize dağılırdık. O gün hediye dağıttıkları çocuklara yemek vereceklerini duyurdular, yemek yiyen çocuklar, evlerine biraz geç gidebilirler. Anne babalarımıza söyleyelim diye tembihlemişlerdi.

 

Ertesi gün okula geldiğimizde, bahçede yemek sıraları hazırlanmıştı. Hocamız, sınıfta yemek verilecek çocukların isimlerini okudu, “siz evinize gitmeden evvel bahçede hazırlanmış olan sıralara gidip oturacaksınız” diye tembih etti.

 

Öğlen paydosu oldu, orta yaşlı güler yüzlü bir de müdiremiz vardı, o yemek yiyecek çocukları denetliyordu. Hem İtalyanca, hem de Türkçe olarak yol gösteriyordu. Sıralara oturduk, önümüze yemekler geldi, bekleyelim diye tenbih edilmiştik, sonra müdiremiz geldi hepimizi ayağa kaldırdı. “Çocuklar önce Allah’a dua edeceğiz sonra yemeklerimizi yiyeceğiz” dedi. İtalyanca ağır ağır söylediklerini biz de tekrar edip yemeklerimizi yedik. “Her gün öğleyin, Pazar hariç, burada önce Allah’a dua edeceğiz, sonra yemeklerimizi yiyip evlerimize gideceğiz” tamam mı, diye bizden söz almıştı.

 

Her yıl ayak ölçümüzü alırlar ve her yılbaşı hediyelerimizi dağıtırlardı. Okul açık olduğu sürece de her gün yemeğimizi yiyerek evlerimize gittik.

 

1937 Mayıs ayı sene sonu okululumuz kapandı. O yaz babam depremde yıkılan evimizin karşısındaki, gazinonun sahibi Cefala amcanın, bilmem kaç dönüm bağına ortak girmiş, bağda ailece çalışmak gerekiyormuş, bağ içinde bir taştan kule ev vardı, biz de bağ evine taşındık. Gene hayvan damı, kocaman iki dut ağacı. O yaz üzüm bağında, kardeşimle kah koştuk, kah dövüştük, daha başka akraba çocukları da geliyorlar oynuyoruz, bazen de biz annemden izin alıp onlarla oynamaya gidiyorduk. 

 

Bağa göçmeden evvel bir gün annem, sabah alıp getirdiği ekmekleri, her zamanki gibi beze sarıp kaldırmamış diye, babam, benim önünde anneme bir tokat atmıştı. İlk defa babamın anneme kötü muamele yaptığını gördüm. Belki benim görmediğim zamanlarda da oluyormuydu, bilmiyorum. Annem, bana sıkı tenbihte bulundu, “sakın ağabeyin ablan duymasın” dedi. Ben de hiç kimseye söylemedim. Annem, ablama belli etmeden gizli gizli ağlamıştı.

 

Artık ablamın evlenmesi yaklaştı, ama elde para yok. Babamda bir huzursuzluk var, ablamın alışverişlerine mi kızıyor, yok yere sinirlenip bağırıyordu. Annem, ablam hep üzgünlerdi. Tabiki arada bir alışveriş oluyordu, Annem, ablam için kilimi dokunsun diye, Germe köyünde bir kadına, yün vermişti. O zamanlar, kilimler bükülen yünlerle dokunurdu. Evlenecek kızların çeyizi kilimidir.

 

Sonbahara yaklaştığımız bir gündü. Babam, beni eşeğin arkasına bindirip gezmeye götürdü. Arkadaşı Hüseyin amcalara uğradık. Bahçeye, düz tahtaların altlarına, birkaç destek koyarak, oturacak sıra yapmışlar, babamla yan yana o sıraya oturduk. Babamla Hüseyin amca kahve içtiler, evin hanımı fincanları alıp gideceği sırada babama, “bre Hasan sen daha o sağır kadını boşamadın mı, ben sana kızı hazırladım bile” demez mi. Babam hiç sesini çıkarmadı, ama benim çok ağrıma gitmişti o söz, hala kulağımdan gitmez.

 

Ancak ben o sözü, “o kadın böyle dedi” diye, evdeki kimseye söyleyemedim. Bir yandan korkuyorum, babam, başka kızla evlenir mi diye, bir yandan da, babamız bizi başkasına değişmez. Annemin yaptığı bunca fedakârlığa karşı, o kadının dediğini babama yakıştıramıyordum. 

 

Ninem ve Dedem, yaşını almış iki ihtiyar. İki de bekâr oğulları var, ama oğullar kendi sevdasında, eve pek uğramazlardı. Annem, annesi yaşlı diye hep beni ninemin yanına gönderirdi. Annemle ninem sözleşmişler, Germe’ye ablam Aliye’nin kilimini almaya gidecekler. Bende o gün ninemdeydim. Ninem, benini eşeğin arkasına bindirdi, anneme gidiyoruz. Yolda giderken nineme o gece gördüğüm kötü bir rüyayı anlatmıştım. Ninem, “hayır olsun yavrum, Allah korusun hepimizi” diye dua etti ve bizim eve geldik.

 

Manzara benim rüyamın aynısıydı. Evimizin önü harp meydanına dönmüştü, eşyalarımız dağılmış, annem perişan, bir kenarda bayılmış, ablam başında ağlıyor, babamın öfkeden burun delikleri açılıp kapanıyordu. Ninem, eşekten atladığı gibi baygın yatan kızına koştu, öldü zannedip feryat figan ederek. O bağırtıya, Rum komşular, ellerinde sularla annemin yanına koşup geldiler. Annemi ayıltmaya çalışıyorlardı ki babamın derdi her neydi ise yapacağını yapmıştı, eşeğine bindi gitti.

 

Annem ayıldığında biz bahçede, ablam, ninem, kardeşim ağlıyorduk, ağbeyim de yeni gelmiş şaşkın şaşkın olayları anlamaya çalışıyordu. Ben ninemde olduğum için olan olaylardan bir haberdim. Sonradan öğrendim tabi.

 

Ben bebekken, annem çok zengin bir aileye sütannelik yapmış, onlar da, anneme bir inek hediye etmişler. Annemle babam o inekten, çok yavru almışlar ama son yavrusunu satmamışlardı. Annem, “Hasan gel ineği satalım, zaten yaşlandı, buzağısını onun yerine koyalım, satılan ineğin parasıyla Aliye’yi evlendirelim” demişti. Evdeki herkes, bunun güzel bir fikir olduğuna karar vermiştik. Babam bu ineği satmış ama annem para istediğinde, “hayır beş kuruş veremem, benim oraya buraya borcum var, onları ödeyeceğim” demiş. Annem, “Hasan yapma şu kızı başgöz edelim biz yine o borçları öderiz” derken tartışma büyümüş, sonra da babam annemi dövmeye başlamış. Ablam anneme siper olmuş, o da böylece dayaktan nasibini almıştı. İyiki ağbeyim evde yoktu, çinayet çıkabilirdi.

 

Böylece aile birliğimiz altüst olmuştu, babam sattığı ineğin parasından bir kuruş vermeden çekip gitti ve bir daha da geri gelmedi. Annemin dünyası kararmıştı. Bu sefer de dört çocukla ortada kalmıştı. Ev yok mal yok elinde kala kala bir buzağı kalmış, onunla ne olur ki. Ağabeyim eve pek gelmez, nerelerde çalışır bilinmez. Ablam bir buçuk yıldır nikâhlıydı, nereye işe gitsin ne iş yapsın, adada öyle iş yerleri yoktu. Ablamın düğünü mecburen ertelenmişti ancak nasıl yapacaktı kızını nasıl evlendirecekti bilemiyordu.

 

……4.BÖLÜMÜN SONU…..

Bir yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

İSTANKÖYLÜ KIZ …..20. BÖLÜM…..

İSTANKÖYLÜ KIZ …..20. BÖLÜM….. 1945 yılına girmiştik bakalım bu yıl bize ne ...