Anasayfa / FLAŞ HABER / İSTANKÖYLÜ KIZ …..10. BÖLÜM…..

İSTANKÖYLÜ KIZ …..10. BÖLÜM…..

İSTANKÖYLÜ KIZ YAYINLANAN TÜM YAZILAR

 

İSTANKÖYLÜ KIZ

 

…..10. BÖLÜM…..

 

Çoğunluğu Rum olan adamızda, Rumların çoğu esnaftır, Türklerin de çoğu çiftçidir. Türk esnaf azdır, şeker helva yapıp satan Hasan Çavuş amcamız vardı, bir de arkadaşım Yadigâr’ın babası Kazım amca, o da şeker, gazoz, çikolata satar. Biz çocuklar şekeri gazozu hep onlardan alırdık. Dükkânları Küçük Liman’ın karşısında idi. Geçen yıl, ben, Sevdiye ve Fatma, biz üç kız arkadaş, Hasan Çavuş amcanın dükkânında bir ay kadar çalıştık. Şekerleri kâğıtlara sarardık, haftalık alırdık. Hasan Çavuş amca, iri yarı, kocaman göbekli, orta yaşlıydı. Helvayı önümüzde karardı. Susamı önümüzde makinede tahin yapar, hazırladığı çövenle beraber karıştırır helva yapardı. Bize hem tahinden, hem de helvadan pay verirdi. Kâğıda sardığımız şekerleri tartar verir, tartar alırdı. Biz bir tane bile yemezdik, o bize sonra göz hakkımızı verirdi.

 

Hayatta dürüst çalışmayı, yalan söylememeyi, bir kimsenin en ufak bir şeyini çalmamayı, insanlara, yaşlılara, küçük çocuklara, şefkat göstermeyi, çalışıp para kazanırken paranın kıymetini bilip savurmamayı ve daha birçok şeyi o dünya iyisi, bana göre dünya güzeli, şanssız, ömür boyu üzüntülerle, yoksullukla savaşan annemden öğrendim.

 

Artık askerler sahilimize yerleştiler, her gün bir jiple yemek geliyordu. Dedemlerle, dayımlarla komşu olmuşlardı, bazı geceler, çavuşla beraber er Ciarcio ve er Denettis bize oturmaya gelirler ve daha çok benimle konuşurlardı. Bir gece gene geldiler, çavuş, dayılarımın adını sordu. “Ömer ve Mahmut” dedi dayımlar, sonra benim adımı sordu. Ben de bütün adlarımı düşündüm, hangisini söyleyeyim diye. Annem Zühre, babam Züre, ninem Zürha der, İtalyan mektebinde hocam Zürre Elebi diye çağırırdı. İtalyan okulundaki adımı söyledim, “Zürre” dedim, “Zurre” diye tekrarladı. Askerlerin konuştuklarını ninemlere tercüme ediyorum. Çavuş, İtalyancayı mektepten mi yoksa çocuklardan mı öğrendiğimi sordu, ben “mektepten” dedim. O zaman başımı okşadı, “bravo, ben çavuşum burada, erlerden sana kötü söz söyleyen olursa, ninene değil doğru gelip bana söyleyeceksin” dedi.

 

Komşuluk öyle ilerledi ki hepsi ninemin oğlu oldu, ninemi “anne” diye çağırıyorlar ve her gün gelen çorbalarından ve de kutu içinde gelen etlerden fazla ise bana ayırıyorlar. Bizzat çavuş getiriyor ve de beni “Azurra” diye çağırıyordu. Bir adım daha olmuştu. Dayımlara, çavuş beni “Azurra” diye çağırıyor dedim. Dayımlar güldüler, Ömer dayım, “tabii güneşin altında koşmaktan kapkara yanmışsın ondandır dedi. Çavuş ağabey beni kapkara görünce, kara demektense adıma uyuyor diye lacivert diyeyim diye düşünmüş olmalıydı. İtalyancada Azurra lacivert demekti. Ve ondan sonra bütün askerler beni “Azurra” diye çağırmaya başladılar. Öbür askerler evimize gelmezdi ama ben tarlada domates, karpuz toplarken, “Azurra ne yapıyorsun, yardım edelim mi” derlerdi.

 

Şimdi Mayıs ayındayız, dutlar ağaçlarda yıkılıyor, hepsi dibine dökülüyor yiyen yok. Oraklar başladı, Allahın güneşinin altında annem ağabeyim orak biçiyorlar, sepeti kaparım, önce Ayşe teyzeden izin ister, onun da sepetini alır dut ağacına tırmanırım, bir sepet Ayşe teyzeme de toplarım. Yaşlı kadın ağaca çıkmaya korkuyordu, dut ağaçlarını sık sık buduyorlar, ağaç da çabuk yükseliyor. Dut ağacının saçakları yüksek oluyor erişilmiyor, illa da üstüne çıkmak gerekiyordu. Hem Ayşe teyzeye toplarım, hem de kendi sepetimi doldururum. Öyle çok dut var ki, annemin, ağabeyimin orak biçtikleri tarlaya koşarım. Annemle, ağabeyim kan ter içinde ağacın altına otururlar, mola verirler, dinlenirken götürdüğüm dutları yerlerdi.

 

Ve bazı günler ninemler için dut toplamaya giderim, iki sepet doldurur gelirim. Bir sepetini çavuş ağabeye veririm, on kere teşekkür ederlerdi. Çünkü askerlerin kimsenin tarlasından, ağacından bir şey koparma izinleri yoktu. Canları çeker diye, ne olsa onlara da götürürdüm. Bir gün gene dut toplamaya gidiyorum. Mavi gözlü temiz yüzlü asker ağabey, elime sepet vermeye çalışıyor, dut toplayayım diye rica ediyor. O gün de kara damarım tutmuş olacak ki, “hayır toplamam” diyorum. Ama o illa da sepeti elime tutuşturmaya çalışıyor, ben de kaçmaya başladım, asker de illa sepeti vereceğim diye arkamdan koşuyor. Beni tutmak mümkün değildi elbet rüzgâr gibi koşup kaçtım, arkama baktığımda asker geri dönmüş gidiyordu. Akşam nineme anlattım, ninem “yavrum toplayıp verseydin ya, belki canları istemiştir,” diye bana sitem etti. Ben de pişman oldum. Daha sonra onlara da topladım, hatamı düzelttim.

 

Askerlerin hepsi beni kendi kardeşleri gibi görüyorlardı, tarlada çalışırken görürler, “Azurra nasılsın” diye hatırımı sorarlar, ben de onlara “çok iyiyim” diye onlar İtalyanca sordukları için ben de İtalyanca cevap verirdim. Böylece hepsine alıştık, bazı akşamlar çavuşla beraber, bazen de yanlarında çavuş olmadan, iki üç asker bize oturmaya gelirlerdi. Bazen kardeşim nineme gelince, onu askerlerin yanına götürürüm, orta yaşa yakın askerlerin biri, kardeşimi görünce çok severdi, “benim de bu yaşta bir oğlum var, aynı sana benziyor” diye kardeşime sarılır, “artık ben evime döneceğime inanmıyorum, acaba çocuklarım ne alemde” der, gözyaşlarını tutamazdı.

 

Bazen çavuş beni tarlada görür, “sabah kahvaltısı yaptın mı?” diye sorar. “Evet” dersem susar, “hayır” dersem hemen gider, ekmek arası peynir veya başka şeyler yapar getirir. “Azurra otur önce bunu ye, sonra çalış, sen daha küçüksün yiyip büyümen lazım” derdi. Bizim açlıkla mücadele ettiğimizi biliyorlardı elbet.

 

Hükümetin bir emri geldi. Tüm çiftçiler biçtikleri ekinlerin tümünü, bizim oradaki meraya getirip, demet olarak yığacak, her yığın sahibine numara verilecek. Kimse kendine başak ayırmayacak. Harman yok, meraya getirilmeyen başaklar yerinde yakılacak. Tüm ekin alanlarında asker görevlendirilecek. Başakları saklamak yok, el değirmeni ile buğday veya arpa çekip un yapmak yok, yakalandığı zaman hapis cezasına çarptırılacak.

 

Haydi, bakalım ayıkla pirincin taşını. Çiftçiler şokta ama daha ötesini bilen yok. Mecburen herkes ekinini atla, eşekle, meraya taşımaya başladı. Ekinler toplanınca, ekinleri işlemek için makineler getirip kurdular biçerdövermiş. Koca koca makineler, bütün ada halkı makineleri görmeye bizim oraya geliyorlardı, böyle bir şeyi ilk defa görüyorduk. Hükümetin o makineleri, nereden, nasıl getirdiğine, kimsenin aklı ermedi.

 

Bir anda meranın içi ekin yığınları ile doldu ve her tarlada askerler nöbet tutmaya başladı. Hep ikişer ikişer geziyorlardı, ama çiftçiler sonlarının daha kötü olacağını düşünerek, biçtikleri ekinlerin içinden birkaç demetini ahırlara, hatta odalarına bile saklayıp örtüyorlardı. El değirmeni yasaklanmıştı, o ayırdığımız ekinleri neyle öğüteceğiz bilmiyorduk. Altı yel değirmeni vardı, ama onları da kapatıp mühürlemişlerdi.

 

Böylece ekin makineleri çalışmaya başladı, biz çocuklar büyüklerden meraklıyız, inekleri meranın bir ucuna yayıyoruz, birimiz nöbet tutuyor, hayvanlar ziyan olmasın diye, üçümüz makinelerin nasıl buğdayı çuvala doldurduğuna, samanı bir yana yığdığına bakmaya gidiyoruz ve hayretler içinde kalıyoruz. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyoruz.

 

Yığını işlenip, ürünü çuvallara doldurulan mal sahibini çağırıp, tarlalarının tapularını istiyorlar ve de ailenin kaç nüfuslu olduğunu da tespit ettikten sonra, tarlaları kaç dönümse ona göre tohumunu ayarlıyorlar ve bir yıllık ekmek ihtiyacını hesaplayıp, ona göre ürününü ekin sahibine veriyor, gerisini devletin deposuna gönderiyorlardı. Artık onlara karne ile ekmek de verilmiyordu.

 

Bizim orada kamp kurmuş askerlerle iyi geçiniyoruz, düğmeleri kopuyor ya da bir tavaya tencereye ihtiyaçları oluyor. Hep bize geliyorlar çünkü onlara en yakın olan ninemin evi. Ve benim de inek çobanlığım devam ediyor. İnekleri gene meraya götürüyorum. Çocuklarla orada buluşuyoruz. Çoğunluk oğlan çocukları oluyor. En çok “Yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım” oynuyoruz. Yakalamaca da oynuyoruz ama beni yakalayamadıkları için pek oynamak istemezlerdi. Bazen de Mehmet’in, dut ağacındaki salıncağa geçeriz. Sıra ile hepimiz bineriz. Ali amcanın oğlu Ahmet ağabey beni bazen Hüseyin’le güreştirir. Ben Hüseyin’i yenerim, Ahmet ağabeyden bir aferin alırdım. “Ulen kuru muru sun ama kuvvetlisin” derdi. Hüseyin ile İbrahim benim yaşlardalar, Mehmet benden 2 yaş, Ahmet’te 4 yaş büyüktü.

 

Bu yıl harman dövmekten kurtulduk. Sade biz değil, atlar, inekler, eşekler de kurtuldu. Bütün ekinleri makine harmanladı, artık sıra zeytinlerde. “Zeytini olan düşünsün” diye konuşuyorduk. Ama zeytini olmayanlar da olanlardan para ile alıyor. Hükümetin verdiği yağ kalabalık ailelere, işçi çalıştıran ailelere yeter mi ki. Ekmek de karne ile, çoluk çocuk sabah kahvaltısına anca yetiyordu. Sadece suyumuz boldu.

 

Zeytinin toplanmaya başladığı Ekim ayı geldiğinde korka korka beklenen o duyuru da geldi. “Zeytini olan tüm çiftçilere duyurulur, herkes zeytinini toplayıp çuvallara doldurduktan sonra, hükümetin gösterdiği yere taşıyacak. Yine numara verilecek. Hanede kaç nüfus varsa, yıllık yiyeceği zeytinyağları hesaplanıp çiftçiye verilecek”. Aynı ekmeği ayarladıkları gibi yağı da ayarladılar.

 

Bu arada Alman uçakları da gece gündüz demeyip alçaktan uçmaya başladılar. Biz çocuklar ne kadar korksak da büyüklerimiz gibi düşünmüyoruz tabii. Aile reisleri hem ölümden hem açlıktan nasıl korunuruz, çocuklarımızı nasıl besleriz diye düşünüyor.

 

Artık inciri, bademi olan çiftçiler, meyve veren ağaçlarının altına çardak yaptılar, gündüzleri nöbet tutmaya başladılar, meyvenin her bir tanesi kıymetlendi. Rum çocukları sık sık gelip meyveleri sıyırıp gidiyorlardı. Adamızdaki herkes ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Artık kimsenin kimseye yardım edecek hali kalmamıştı. Herkes kendini, kendi ailesini düşünüyordu.

 

Yeşil elbiseli askerler, ikişer ikişer hem ekin olan yerleri, hem de el değirmeni var mı diye yaz evlerinin etrafında dolanıp, evleri dinlemeye başladılar. Asker gece gezmiyor diye ağabeyim, arkadaşları ile gece sabaha kadar el değirmeninde un öğütüyorlar. Sabah eve gelip uyuyordu. İki kişi değirmeni döndürüp un yapıyorsa, iki kişi de dışarıda gözcülük yapıyormuş. Belli mi olur, askerler gece de gezmeye kalkarlarsa diye, yakalanacak olurlarsa hapis cezası var.

 

Geceleri askerler gezmez diye, üzüm küfelerinin dışına, kendi malımızdan çaldığımız ekin başaklarını sürtüp, tanelerini alıyoruz. Arpa, buğday hangisi olursa olsun, onları, el değirmeninde öğütüp, kepeğini bile elemeden, biraz ekmek mayası ile yoğurup bazlama yapıyoruz. Korkular arasında yaşıyoruz ancak açlığımızı da gidermemiz lazım. Bir gün annem evimizin içine yine el değirmeni kurdu, değirmende un öğütüyor. Beni de dışarıya nöbetçi dikti. Bir anda evimizin arkasından iki asker çıkıverdi, ben ne yapacağımı şaşırdım. Bağırsam annem duymaz. Birden yanıma geldiler, ben kıpırdayamadım. Askerlerden bir içeri daldı, annemin karşısına dikildi, birisi de dışarıda bekliyor. Annem neye uğradığını bilmeden dışarı çıktı. İçeri giren asker çantasından çıkardığı ağır bir çekiçle değirmenimizi kırdı. Annemin yüzü sapsarı oldu, kendini kaybetti yere düştü, bayıldı. Kardeşimle ben “annem öldü” diye bağırmaya ve ağlamaya başladık. Komşumuz olan Saadet abla koşarak geldi. Biraz Türkçe biraz da Rumca askerlere çıkıştı. “Bak kadın korkudan öldü sizi şikâyet edeceğim” diye. “Komşular koşun yengem öldü” diye bir bağırmaya başladı ki, bu yaygaraya askerler nasıl kaçtıklarını bilemediler. Annemi ayılttık ama biz de mahvolmuştuk. Değirmenimizin kırıldığı, birşey değildi de kaçak un öğütmekten hapisten korkuyoruz. Başımıza geleni öğrenen çiftçi ailelerinden biri fazla olan değirmenini getirdi. Sağ olsunlar yoksa ekmeksiz kalırız.

 

Artık devlet yarım çuval bile zahire saklarsak da yakalanırsak hapis cezası verileceğini duyurdu. Bizim de geçen yaz sezonundan iki çuval buğdayımız var. Şehirdeki evimizde yatakların altında saklı. Geçen yılın yazında, annem ve ağabeyimin, ortak girdikleri tarlanın mal sahibi, biçtikleri ekinlerden, hakkımız olanı vermişti. Onları kış kıyamette aç kalmayalım diye ağabeyim kış evimize saklamıştı.

 

Bu yaz ekinleri makinalar işledi. Çiftçiye verilen karne ekmeği kadar buğday verdiler. Kalanını hükümet kendi depolarına taşıdı. Ağabeyim, “gördün mü anne” dedi, “o buğdayları saklamasaydık bu kış karne ile aldığımız ekmek bize yeter miydi?” diye konuştular. Ama İtalyan hükümeti yarım çuval zahire bile yakalasa hapse alınacağını ilan edince, ağabeyim evdeki buğdayları başka bir yere saklamayı düşünmüş. Bizlerin haberi yok. Ağabeyim şehirdeki evimize gitmiş, sofa diye denize bakan küçük bir odamız var, orayı kazmış ve buğdayları oraya gömmüş. Bir de Rum arkadaşı var ağabeyimin, oraya buğdayları gömerken görmüş, epey bir zaman sonra ikisinin arası açılmış, Rum arkadaşı gitmiş, ağabeyimi buğday gömdü diye ihbar etmiş. İhbar ettiğini duyan ağabeyim, oradan çuvalları acele çıkarıp, ninemin şehirde oturduğu eve taşımış. Ama o kazdığı yeri kapatmaya vakit bulamamış. Rum arkadaşları polisleri getirmiş bakmışlar buğday çuvalları yok. “Buraya ne gömdün?” demişler. “Yarım çuval bulgurumuz vardı, dün çıkardım bahçedeki evimize götürdüm” demiş. Ağabeyimi karakola almışlar. Bizim olaylardan haberimiz yok. Yarım çuvala yakın bulgurumuz vardı, yeni kaynatmıştık, fakat evin içinde durmasın belki evleri basarlar diye, bir de yaz olduğu için annem çuvalı almış, bir akrabamızın üzüm bağına saklamıştı. Bir polis yanında da Türk tercüman Haydar amca ile birlikte, yarım çuval bulgur için kaç kilometre yol geldiler, polis, bizden bulguru istedi, anneme tercüman vasıtası ile “vermezsen oğlunu hapse atacağız” diyordu. Annem ağabeyimin başına gelenden haberimiz yok, onlara da inanmıyor, “biz bulgur mulgur görmedik” diyor, ne kadar sıkıştırdılarsa da annem korkusundan hep inkâr etti ve döndüler gittiler. Sonra ağabeyimi mahkemeye çıkardılar, Sadece yarım çuval bulgur için iki ay hapislik, 500 Frank para cezası. Ağabeyim artık kendi malı ile hapse mahkûm olan ilk Türk oldu. Sonradan öğrendik ki eğer o yarım çuval bulguru verseymişiz ağabeyim daha az cezayla kurtulacakmış. Bilememiştik, ağabeyim akıllılık etmiş yarım çuval demişti ya iki çuval buğdayı yakalasalardı artık kaç ay hapis ve ne kadar para cezası yerdi bilmem. 

 

Ağabeyimin iki ay hapis ve 500 Frank para cezası bizi mahvetmişti. Ertesi gün benim dudaklarımın etrafı kıpkırmızı yara olmuştu. Bir de annemin ağlaması, oğlum hapise girecek diye diye üzülmesi. Perişan olmuştuk. Biz 500 Frank’ı nereden bulur da öderiz diye annem hasta oldu. Bereket ağabeyimin halasının oğlu Salih ağabey, kardeşleri Hüsniye, Saadet ve Nuriye ablalarım annemi hiç boş bırakmadılar. Hele ağabeyimin halasının kocası var, “kızım Raife, ağlamakla, üzülmekle bir şey elde edemeyiz, oğlun hırsızlık yapmamış, kendi malıyla hapis olmuş, iki ay dediğinden ne olacak gelir geçer, bak harp içindeyiz, bombalarla mı öleceğiz yoksa, rahat yatağımızda mı, onu bile bilmiyoruz. Topla kendini, önünde iki çocuğun var, yarın hasta olursun, sonra haliniz ne olur” diye annemi teselli etti durdu.

 

Adada bir hapishane vardır, Kabapınar semtindedir adı da “Kiremitli Dere” dir, Yaz aylarıydı ağabeyim orada hapis yatmaya başladı. Ben nineme gitmiyor abime yemek götürüyorum. Annem götüremezdi, hem çalışıyor hem de kulakları duymuyordu. Annem nineme yardıma kardeşimi gönderdi. Benim yokluğuma dedem ve ninem de sıkılıyorlardı. Kardeşim benim yerimi kapatamıyordu.

 

Ağabeyime iki veya üç günde bir yemek götürmeye başlamıştık. Hapishanede pişen yemekleri pek yiyemiyordu. Annem bazen yemeği akşamdan hazırlar, ertesi gün eşeğe binerim, epey uzaktı, yemeği götürürüm, hapishanenin büyük kapısı var, zilini çalarım, gardiyan kapıyı açar yemekleri alır, ağabeyim yemekleri boşaltır tencereyi gönderir. Gardiyandan tencereleri alırım, gene geldiğim yoldan geriye gelirim. Bazen annem akşamdan tembih eder, “yarın ağabeyine domatlı makarna yap götür” diye, aynen pişirir götürürdüm. Böylece iki ay geçti ama biz 500 Frank’ı nereden bulacağız ki, elbette ödeyemedik. Ödeyemedik diye ağabeyim on beş gün daha hapis yattı ve çıktı. Bunun gibi daha kimler yanmıştı bilemiyorum.

 

El değirmeni işi de devam ediyor, bizim değirmen kırıldı ama yerine başka değirmen geldi. Tarlamızdan çaldığımız ekin başaklarını gündüzleri küfelere sürterek, geceleri öğüterek, uğraşıyor ekmeklik elde ediyoruz. Bazen kardeşim gözcülük yapıyor, annemle ben, bazen ben gözcülük yapıyorum kardeşimle annem, birlikte daha çabuk ve daha çok un elde ediyoruz.

 

Ağabeyim hapisten çıktıktan sonra ben yine nineme döndüm, kardeşim de eve geri döndü. İki buçuk ay geçmişti ama tarlamızda domatesler henüz bitmiş değildi. Askerlerin çadırı gene oradaydı, çavuş ağabey beni gördü, “Azurra hoşgeldin, neredeydin? Seni özledik” dedi. Ben de bildiğim kadar İtalyanca’yla, ağabeyimin durumunu anlattım. “Azurra çok üzüldüm, ama böyle günler gelip geçicidir, bir gün bitecek, ama bizler ne olacağız bilmiyoruz” diye bana moral verdi.

Ninem ve dedemin de değirmen işi var. Onlara yardım ediyorum. Bir yandan da korkuyoruz. Çavuşa, annemin değirmenini nasıl kırdıklarını anlattım, çok korktuğumuzu söyledim. Çavuş, “Abe Azurra, sakın korkmayın, eğer böyle değirmen çekerken asker gelir yakalarsa, hemen gel bize haber ver. İstediğiniz kadar un çekebilirsiniz. Nöbet tutmayın, yanınızda biz varız,” dedi. Çok sevindik, yüreğimize biraz güç geldi, korkmadan yapmaya başladık. Ancak bu rahatlık Nenemin orası için geçerli de annem yine tehlikedetdi.

 

Çiftçiler birleşti, buğday, arpa, darı ne kaçırabildilerse, geceleri bir gün birinin değirmeni, yarın öbürünün değirmeni, imece usulü çalışmaya başladılar. Böylece epeyce un elde edebiliyorlardı. Eskiden unlarımız büyük değirmenlerde çuvallarla öğütülür gelirdi, elekten geçirir öyle ekmek yapardık. Elediğimiz unun kepeğini de ineklerimize yedirirdik. Şimdi el değirmeninde çektiğimiz unları kepeği ile birlikte ekmek yapıyorduk.

 

Nineme gittiğim o günlerden birinde ninemle dedem evde yoklardı. Ben de tarlamızda domates topluyorum. Askerlerin kaldığı çadırdan bir asker karşı taraftan bana “sinyorina, benimle evlenir misin?” diye seslendi. Böyle bir sözü daha kimseden duymamıştım, korkudan elimdeki sepeti bırakıp eve koştum ve ağlamaya başladım. Bu ara tanıdığımız askerlerden biri tava istemeye gelmiş, beni ağlar görünce “Azurra niçin ağlıyorsun, deden ninen mi dövdü?” diye sordu. Ben de bir askerin bana bu şekilde davrandığını ve çok korktuğumu anlattım. Asker hemen çadıra gitti, çavuşla beraber geldi. Çavuş, “Azurra, o askeri görsen tanır mısın?” dedi. “Tanırım” dedim. “Birazdan çadıra gel, askeri bana göster” dedi. Ve sonra ben gittiğimde, bütün askerleri sıraya dizmişti, benim elimden tuttu, askerleri sıra ile gösterdi. O askeri gösterdim. “Emin misin?” diye sordu, “Evet eminim” dedim. Beni eve gönderirken hem başımı okşadı hem de “Azurra özür dilerim, bir daha böyle şeyler olmayacak” dedi. O askeri bir daha görmedim. O asker yeni gelmiş, çavuş onu bir güzel benzetmiş ve de başka tarafa yollamış.

 

Bir gün yine ninemlerdeyim, dışarıda komşu askerler şarkı söylüyorlardı, çok hoşuma gitmişti. Gittim çavuş ağabeye şarkının adını sordum, çok beğendiğimi, öğrenmek istediğimi söyledim. Çavuş hemen gitti, yazdı getirdi ve bu şarkının Alman askerlerine ait olduğunu, İtalyan askerlerinin de beğenip İtalyancaya çevirdiklerini anlattı ve birkaç kere beraber okuduk çavuşla. Ondan sonra bana tekrar tekrar okuttu ve öğrendim. 1940’larda bestelenmiş. Bir Alman askerinin sevgilisine seslenişini anlatıyor.13 yaşındayken öğrendiğim bu şarkıyı hala büyük bir zevkle söylerim. LİLİ MARLENE

 

 

…..10. BÖLÜMÜN SONU…..

Bir yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

İSTANKÖYLÜ KIZ …..20. BÖLÜM…..

İSTANKÖYLÜ KIZ …..20. BÖLÜM….. 1945 yılına girmiştik bakalım bu yıl bize ne ...