ALİ DİZDAR’IN YAZISI: ARAP MOTORU

 

Arap Ömer ASLANSEREN, Arap amca, ayrılmaz üçlü arkadaş grubumuzdaki Hasan’ın babası, süngercilik, balıkçılık ve en son bakkallık yaparak rahmetli oldu, karaciğer kanaması sonucu beklenmedik erken bir zamanda 59 yaşında kaybettik nur içinde yatasın.

 

Arap amca derdik arkadaşları ona ARAPO diye seslenirdi. ARAP ismi ona dedesinden miras kalmış, koyu buğday tenli, kısa boylu, küçük adımlar atarak hızlı hızlı yürür, espri yüklü cümlelerle çabuk çabuk konuşurdu. Zaten espritüellik bizim mahallenin genel karakteriydi.

 

 

Arap amcanın İstanbullu bir arkadaşı vardı, Suat Bey, bizim mahallede oturur, sık sık İstanbul’a gider gelir, geleceği zaman İstanbul’dan telefon edermiş, geliyorum bir şey istiyor musun diye. Bir seferinde Arap amca “YOK, SEN KENDİNİ GETİR, BİR DE ŞU POYRAZIN DELİĞİNİ KAPAT DA GEL” demiş. İstanbul’da ne zaman yağmur yağsa, ardından Bodrum’da kuzey rüzgarları eser, hava soğur, biz buna İstanbul’daki yağmurun soğuğu geldi olarak anardık.

 

Bizim ahali güneyden esenlere LODOS dediği gibi kuzeyden esen soğuk rüzgarlara da POYRAZ derdi. Bu poyrazlar kış aylarında dondurur, bilhassa balıkçılar bu soğuğu, elleri devamlı ıslandığından hiç sevmezlerdi. Balıkçılık yapmakta olan Arap amcanın bu isteği çok anlamlı olmuş ve çok da hoşumuza gitmişti, sık sık anardık ve anarız.

 

Arap amca bizi bir arada gördüğün de “SACAYAĞI GENE BULUŞMUŞ” derdi. SACAYAĞI demirden yapılmış, genellikle daire veya eşkenar üçgen biçiminde üçayaklı, tencere, kazan, çömlek, gibi mutfak eşyalarının açık ateş üzerinde belli bir yükseklikte güvenilir bir şekilde durabilmesini sağlayan ocak başı eşyasıdır.

 

Dedim ya esprisiz konuştuğu olmazdı. Hasan anlatırdı, sünger seferi sırasında, motor dairesinin arkasında şaftın üzerinde kendilerine bir yer yapıp yatıyorken, teknede bolca kakalak var, Arap amca, üzerinden geçen böceğe seslenmiş, “TAMAM GEÇ AMA YOL YAPMA” demişti.

 

Bir gün arkadaşları ile rakı sofrasında, rakı kadehine küçük bir sinek düşmüş çatalın tersiyle sineği bardaktan çıkarmaya çalışmış ancak bir türlü denk getirememiş bir süre uğraştıktan sonra sıkılan Arap amca “ AAAA UĞRAŞAMICEM SENNEN YUM ULEN BACAKLARINI YUTUCEM” demiş ortalığı kahkahaya boğmuş.

 

Turizmin ilk yılları, Ankara’dan arkadaşlarımız geliyor, biz de onları gezdirmek istiyoruz, mehtap turu yapacağız tekne bulmak lazım, Arap amca da balıkçılık yapıyor, ARAP isimli 8,5 metre bir tirhandili var. Hasan’a baskı yaptık “AL ŞU GAYIĞI” diye, neyse Hasan da sabahçıya ağ atmak bahanesiyle tekneyi almış. Sabahçı demek gece 12-01 gibi serilen balık ağlarının gün ışırken kaldırılması ile yapılan balık avcılığı.

 

Neyse içkilerimizi aldık doluştuk tekneye, Karaada’nın arkasında vur patlasın çal oynasın eğlendik, içkileri de ziftlendik, olduk pilot, bizde ağ atacak ne hal kaldı ne de teknede ağ atılacak bir pozisyon. Ancak görevimiz var atmalıyız ve de atmaya kalkıştık da, başa bela aldık, ağlara basmışız dolaşmış, atamadık geri topladık ve sabaha karşı boş döndük.

 

Ertesi gün Allahın emri Hasan azarı yemiş, “OLUM BUNU TELAFİ ETMEMİZ LAZIM YOKSA BABAM SUSMICEK” dedi ve biz tekneyi tekrar alıp telafi avcılığına gittik sadece üçümüz. Şansımıza da oldukça fazla balık tutmuştuk, gerine gerine Arap amcanın yanına gidip balıkları verdiğimizde bize “ HEPSİNİ TUTMASAYDINIZ  BİZE DE BİRAZ BIRAKSAYDINIZ” diye af etiğini belirtmişti.

 

İllaki bir birimize kötü şakalar yapma eğilimimiz vardı, bu nedenle bir keresinde Hasan’ı iyice sarhoş etmiştik, şarabına tuz koyarak, kollarına girerek evine götürüp, avludaki sedire yatırıp bırakmıştık. Ertesi gün Hasan’ı kontrole gittiğimizde “BU KADAR İÇİRMEYİN BUNA, MANTARINI KOKLATIN YETER” demişti.

 

Yıllarca olanaksızlıklarla sürdürülen süngerciliğin eziyetinden kurtulmak için balıkçılığa başlayan Arap amca, çocuklarını bu işe bulaştırmamak ve tahsil yapabilmelerini sağlamak için balıkçılığı tek başına yapmanın yollarını aramıştı. Ağları tekneye çekmenin zorluğundan kurtulmak ve ağları tek başına toplayabilmek için demirci, kaynakçı, motorcu ustaların kapılarını aşındırarak, Yunan balıkçılarında gördüğü, bugün her balıkçı teknesinin baş tarafında, ağları toplamak için monte edilen, çıkrık dolabına benzeyen bu aparatı geliştirerek yaptırmıştı. Biz bu aleti ilk kez ARAP Motorunda görmüştük. Arap amca teknenin önündeki bu kasnağa teknenin motorundan kayışlar vasıtasıyla dönme gücü de aktararak ağların çekilmesini daha da kolay hale getirmişti. Ondan sonra diğer balıkçılar da yaptırmaya başlamışlardı.

 

 

Titiz, biraz asabi ancak hoşgörülü Arap amca ismini ARAP koyduğu 1962 yapımı teknesini biz gençlerin kullanmasına da hayır demezdi. Süngercilik balıkçılık ve ardından bakkallığa başladığı 1970 li yıllarda ARAP Motorunu gezi teknesi haline soktuğunda tekne neredeyse bizim olmuştu. Gezdiğimiz, gecelerimizin sohbet mekânı, ara sıra balığa çıktığımız ARAP Motoru hala yaşamakta. İlk tekne ustalarından Ziya Güvendiren ustanın imalatı olan bir tirhandildir. Tekne ustası rahmetli Ali Kemal DENİZASLANI’nın yaptığı eski tekne maketlerinin sergilendiği Bodrum Deniz Müzesinde bir maketi de sergilenmektedir.

 

 

Bizim çocukluk zamanımızdaki tabiriyle ARAP MOTORU,  8,5 metre boyunda bir Tirhandil, zamanın çalışkan süngerci teknesiydi, Hasan’ın anlattığı babasıyla çıktığı süngercilik seferini sizlere aktaracağım ki süngercilerimizi de saygıyla analım.

 

Aldı sözü Hasan ASLANSEREN;

 

Sokakta oyun oynayan haylaz, serseri ve “Bu çocuk adam olmaz” damgasından kurtarmak için, okul çağındaki biz çocuklar bilhassa yaz tatillerinde ya babanın işine yardımcı ya da tanıdık esnaf veya zanaatkâr yanına çırak verilirdik.

 

Babam o zamanın ekmek kapısı olan sünger avcılığı işiyle uğraşıyordu. Bu iş çocuklara göre değildi bu nedenle beni yanına almaz tanıdık esnaf yanına çırak verirdi.

 

İlkokul 4.sınıf öğrencisiydim ve sınıfı geçemedim. Sınıfta kaldığım 1963 yılı yaz tatilinde, Babam bana ders vermek, para kazanmanın zor yollarını göstermek ve biraz da cezalandırmak için, gittiği sünger seferine beni de dâhil etmişti.

 

11 yaşındaydım, esnaf yanında çıraklık yapmaya razıydım. Arkadaşlardan ve Bodrum’dan birkaç aylığına bile olsa ayrılmayı hiç istemiyordum ancak sınıfta kalmanın utancından istemiyorum bile diyemedim.

 

Sünger avcıları için Bodrum civarındaki kıyı denizlerinden çıkartılan süngerler yeterli olmaz, uzak denizlere seferler düzenlemek zorunda kalırlardı. Bu sefer rotalarından biri de Marmara Denizi rotası idi.

 

Sezon hazırlıkları Mayıs ayına kadar tamamlanır, teknelerin bakımı yapılır ve boyanırdı. O zamanki teknelerde hiç vernikli kısım olmaz her yer, dip köşe boyanırdı. Tekne denize inip belgeleri ve seyir güvenliği tamamlandıktan sonra dalgıçlara hava sağlayan hayati teçhizat elden geçirilir, güvenli olmaları sağlanırdı.  Hava Kompresörünün bakımı yapılır dalgıcın hava hortumunun sağlamlığı, basınca dayanıklılığı ve hava regülâtörlerinin sağlıklı çalışması test edilir gerekli yedek parçalar sağlanırdı.

 

Dalgıçlar balıkadam elbiseleri giyer maske palet ile dalar hava hortumu ucundaki regülâtörden hava solurdu. Tüplü dalışın farklı bir versiyonu gibiydi. Teknede konuşlandırılan büyük hava tüplerine bağlı uzun hava hortumu ile dalınırdı. Hava tüpleri dalış esnasında teknenin motoruna bağlı kayışlar vasıtasıyla çalışan hava kompresörleri ile devamlı doldurulur herhangi bir motor veya kompresör arızası meydana gelirse dolu olan tüplerdeki hava dalgıcın dışarıya sağ salim alınması için yeterli zamanı sağlardı.

 

Hava tüplerimiz teknenin alabandasına ( iç duvarına ) monteli büyük oksijen tüpleri ebadında 3 adet idi.  Seferden önce bakımı yapılır içleri temizlenir kurutulup kapatılırdı. Babam bu konuda çok hassastı, dalgıçların hayatının söz konusu olan bu teçhizatlarda asla tedbirsizlik yapmaz çok titiz davranırdı. Bu nedenledir ki babamın teknesinde hayati tehlike yaratan bir kaza yaşanmamıştır.

 

Teçhizat işleri tamamlandıktan sonra kumanya tedarikine başlanırdı.

 

1 dana veya bir koyun, kesilir evin avlusunda büyük kazanlarda akşama kadar et kavrulurdu. Mahalle mis gibi kavurma kokardı. Kavrulan etler tuzlanıp tenekelere basılır ağızları lehimlenirdi. Bu kavurmalar 3-4 tenekeyi bulurdu.  3-4 çuval peksimet siparişi verilir. Köylerden 1-2 teneke yağlı zeytin, 1-2 teneke salamura keçi peyniri sağlanırdı. Kumanyanın ana malzemesi kuru fasulye, bulgur, makarna çuvallarla alınır yağ, salça, soğan gibi kumanyalarda temin edilerek tekneye depolanırdı.

 

Baş üstüne direğin dibine içecek su tankı olarak yatay bağlanan bir varil ile içecek su temin edildikten sonra sefere hazır olunurdu.

 

Datça’lı dört dalgıç, aşçı (dedem) ve babam, okullar kapandıktan sonra da benim dâhil olduğum bu seferde teknede 7 kişi ile saydığım onca malzemeyi bizim 8,5 metrelik ARAP tirhandiline sığdırılma konusu ise bir ustalık işiydi.

 

Mayıs ayı idi Marmara sünger seferi başlıyordu böyle seferlere genellikle yalnız gidilmez 4-5 tekne birbirine yakın tarihlerde mahalleli ile vedalaştıktan sonra dualar ve sağ salim geri dönün temennisi ile uğurlanırdı.

 

Sünger dalgıçlarında vurgun yeme nedeniyle çok fazla ölüm ve sakat kalma olayı yaşandığından uğurlamalar acılı olur, gidenlerde bir heyecan, kalanlarda bir buruk keder alın yazısına dönüşürdü.

 

Babamı sefere uğurladıktan bir süre sonra okullar kapanıp ben sınıfta kalınca, toplanan süngerleri Bodrum’a getiren babamla birlikte Kuşadası’nda tekneye katıldık.

 

Bizimle aynı sünger seferine çıkan PLAÇİ ve GÜVEN tekneleri ile genellikle yan yana avlanıp akşamları beraber oluyorduk.

 

Dedem Mehmet Çavuş çok iyi bir aşçı ve denizciydi. Ön tarafı yarım açılmış yağ ya da peynir tenekesinden yapılmış ocağı çalı çırpı ile kamara girişinin ağzında öyle güzel yakar ve dikkat ederdi ki etrafa kıvılcım sıçratmaz, ceviz kabuğu misali denizde sallanan teknede yemekler dökülmezdi. Kötü hava bile olsa yemek; saatinde hazır olur kimseye acıktık dedirtmezdi. Kuru fasulye ve bulgurdan bıktı mı günün son dalgıcına siparişi verir “ 3-4 KİLOLUK Bİ ORFOZ AL DA GEL AKŞAMA PİLAKİ YAPICEM” derdi. İşini bitiren son dalgıç yüzeye çıkmadan önce dedemin siparişini ne bir eksik ne bir fazla tam olarak yakalar gelirdi.

 

Çıkarılan süngerler önce ayakla çiğnenerek süngerin içindeki beyaz sıvıdan arındırılır daha sonra üzerindeki siyah zarı temizleyebilmek için “APOŞ” dediğimiz file türü torbalara konularak denize sarkıtılır denizde yumuşayan süngerler daha sonra tekrar çiğnenip çitilenerek üzerindeki siyah zardan arındırılır ve iplere dizilerek teknenin muhtelif yerlerine asılarak kurutulurdu. Bu işlem hep bana verilirdi ki ben bunu bir angarya gibi görürdüm, sünger çıkartmak bana göre daha sayı değer gibi görünmüştü.

 

Kuruyan süngerler sonra çuvallara basılır depolama yeri olmadığından kamara içinde, güverte üzerinde her yer sünger çuvallarıyla dolardı, kıpırdamaya yer bulana aşk olsun. Kamara içinde yer kalmadığı için dedem hariç dalgıçlar dışarıda nerede yer bulurlarsa, babam ve ben makine dairesinin arkasındaki boşlukta şaftın üzerinde yatardık.

 

Sabahları erken kalkılır önce biraz yol gidilir sonra dalgıç hazırlanır ve dalmaya başlanırdı, sabahları benim işim olmaz ancak babam uyumama izin vermez kaldırırdı. Para kazanmak için verilen çabanın, zorlukların, çekilen eziyetlerin farkına varayım diye. Bunu da yüzüme söylerdi.

 

Bizim filo avlanarak Çanakkale’ye doğru yol alıyordu. Çeşme, Foça, Dikili, Edremit, Midilli Adası derken Bozcaada’ya vardık. Burada bir gece dinlendikten sonra zorlu Çanakkale boğaz geçişi başladı. Boğazın bir dere gibi aktığını görmüş hayretler içinde kalmıştım. 10 beygirlik (hp) SCANDİA marka makinemiz kuvvetli akıntıya dayanamayıp arızalandı. Babam ve dalgıçlardan Nihat Abi motoru tamir edip çalıştırdıklarında boğaz girişinden 5 mil kadar açığa sürüklenmiştik. Giriş çıkış yapan büyük tankerleri seyrediyordum bizim teknemiz onların filikası kadardı.

 

Çanakkale boğazını geçmek için tam bir kıyı seyri başladı. Akıntı bize göre çok kuvvetli olduğu için neredeyse kıyılara altımız sürtecek kadar yakın gidiyorduk. Biraz ortaya çıksak motorun gücü akıntıyı yenemiyor yerinde sayıyor gibi oluyorduk, bu zaman kaybı Babamın da dalgıçların da çok canını sıkıyordu ama benim çok hoşuma gitmişti. Tirhandilin en önünde oturup gün boyu kıyıları ve Çanakkale’yi seyretmiştim. 30 Mil olan Çanakkale boğazını geçmek 2,5 günümüze almıştı.

 

Boğazı gerilerde bıraktıktan sonra bir süre Paşa Limanı – Avşa adası – Erdek civarlarında avlandık. Marmara Denizinin meşhur MANTABA süngerlerine ulaşmıştık. MANTABA süngeri; küçük boyutta bol bulunan ve bu bolluğu nedeniyle getirisi tatminkâr bir sünger. Bu süngere ulaşmak için Bodrum’dan Marmara denizine yapılan bu zorlu yolculuğu gerektiriyordu. Ege Denizinde 80-90 metre derinlikteki sünger çıkarma eziyetinden 5-6 metreye kadar düşen derinliklerde rahat dalmaya geçilmişti. Sırasını bekleyen dalgıçlar sıkılırsa maske palet çıplak vaziyette dalar MANTABA toplarlardı.

 

Babama denemek istediğimi söyledim. Kabul etti ve kompresörle ilk dalış heyecanını orada yaşadım 11 yaşında 11 metreye daldım. Birkaç sünger getirdim biri uslu imiş diğerlerini denize attılar. Birbirine çok benzeyen bu iki tür süngerden işe yarayanına USLU işe yaramayan süngere de DELİ sünger denir. Bunun ayırdına varmak biraz deneyim gerektirir.

 

Avlanarak kuzeye doğru yol alıyorduk 4-5 teknelik filomuz bazen 2 ye düşüyor bazen günlerce birbirimizi göremiyorduk, tesadüfen bir yerlerde karşılaşınca da çok mutlu oluyorduk.

 

Dalgıçlar Tekirdağ yakınlarında bol sünger çıkarmışlardı. Tekirdağ’da kumanya takviyesi yapıp hasretini çektiğimiz meyveleri almıştık. Gördüğüm en büyük karpuzdu 7 kişi iki günde zor bitirmiştik.

 

Bir akşam avlanmadan erken dönüp Şarköy’de bir çay bahçesinin önüne bağladık. Kasabanın merkezindeydi, akşamsefası ya da çay keyfi için gezintiye çıkanlar bizim tekneyi ilgiyle seyrediyorlardı. Uzaylı görmüş gibiydiler. Görüntü olarak çok farklıydık, galiba kötü görünüyorduk. Her yerde kocaman sünger çuvalları, direkten gerili iplerin üzerinde dalgıçların çamaşırları, saçı sakalı uzamış insanlar, bir de kimsenin alışık olmadığı ve sevmeyeceği sünger kokusu. Çay bahçelerinden gelen bir müzik beni çok etkilemişti ve o müziği çok sevmiştim. Daha sonralarda meşhur olan Berkant’ın SAMANYOLU şarkısıydı ilk kez orada dinlemiştim.

 

Şarköy’den sonra tekrar Marmara’nın ortalarına Marmara adalarına indik. Teknede adım atacak yer kalmamıştı, her yer sünger çuvallarıyla dolmuştu.

 

Babam sünger çuvallarını ve beni Bodruma geri götürmenin zamanının geldiğini söylediğinde çok sevinmiştim. Tekne ve dalgıçlar yaz sonuna kadar avlanmaya devam edecekti.

 

Marmara adasından İzmir’e mermer taşıyan Karadeniz tekneleri (ÇEKTİRME) vardı. Ağzına kadar mermer yüklü bir Çektirme’nin üzerine bizim sünger çuvallarını da yüklediler. Babam, ben ve sünger çuvalları İzmir’e doğru yola çıktık. Birkaç gün sonra İzmir – Pasaport Limanına oradan da bir kamyonla Bodrum’a geldiğimizde Temmuz sonlarıydı. İki ay süren ilk ve son süngercilik maceram sona ermişti. Babam bu işi birkaç yıl daha devam ettirdikten sonra pes edip balıkçılığa geçiş yaptı.

 

 

Araştırırsanız binlercesine ulaşabileceğiniz hikâyelerden Hasan’ın yaşadığı bu deneyimini aktarmayı süngercileri anmak için bahane ettim.

 

Unutmayın ki günü geldiğinde çarçabuk turizme geçiş yapan denizcilik sektörümüz, süngercilerimiz sayesinde hiç bocalamamış, zorlanmamıştır. Turizm gezi kaptanlıklarına geçiş yapan süngercilerimiz mesleklerini saygı ve övgülerle sürdürmüşler, kendilerinden sonraki kuşaklara da aktardıkları denizcilik bilgileriyle de, gezi turizminde diğer yörelerden hep bir adım önde olmamızı sağlamışlardır. Kaptanlarımızda temel denizcilik öğretileri, usta çırak ilişkisiyle genlerimize işlemiş olması vefakar ve cefakar süngercilerimiz sayesindedir.

 

Saygıyla anıyorum. Ali Dizdar

Bir yorum

  1. Teşekkürler. Güzel bir yazı.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

LODOS ve ERİŞTELER, ALİ DİZDAR’IN YAZISI

  Bodrum’da yazları genellikle kuzeyli rüzgârlar kışları da güneyli rüzgârlar eser. Yazın ...