İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan :
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
YİRMİYEDİNCİ BÖLÜM
***
O sıkıntılı günlerimizde yine ağabeyimin Andızlı’daki tarlasına taşındık. Her zaman ki gibi tarlalarda çalışıyoruz. Annem bizimle yatar kalkardı, üretmeden duramazdık. Yorulmak nedir de bilmezdik. Kardeşim ben ve annem tarlalarda koşuşturup çalışırken Babam pek oralı olmuyordu. Kendi keyfinde idi. Ben artık 18, yaşımdayım. Artık kara kuruluktan kurtuldum, genç kız konumundaydım. Türkiye’den döneli beri biraz daha büyüdüm. Artık kararmak istemiyordum. Yüzümün güneşten yanmasını istemediğim için başıma örtü bağlıyordum. Kardeşim Mehmet de 16 yaşında neredeyse delikanlı olmuştu. Biz iki kardeş tarlalarda çalışıp koşuştururken, beni bazı gençler beğenirlermiş ama aileleri istemezmiş. Çünkü onlara götürecek çeyizim yokmuş diye yapılan dedikoduları da duyuyordum. Çok çalışkan olmak yetmezdi. Bizim adada bir kızın çeyizinde, bir mangal maşası bile eksik olsa, ona çeşit çeşit türkü uydururlardı. Benim eksiğim o kadar çoktu ki evliliği aklımdan bile geçiremiyordum. Durumumuz belli üstelik çeyiz hazırlamaya hiç halimiz de vaktimiz de olmadı. Şu günlerde evlenmeyi değil, Türkiye’ye tekrar nasıl gideriz diye düşünüyorduk. Aklımız fikrimiz Türkiye’deydi. Annem ve babamla bu konuları hiç konuşmuyorduk ama iki kardeş aramızda sıkça konuşur ve tekrar nasıl gideriz diye kafa yorar olmuştuk.
Türkiye’deki rahat işimizi unutamıyorduk. Bize verilen sözleri de unutmamız mümkün değildi. Tekrar geri dönmek ve yine Sümerbank’ta çalışalım istiyorduk. Umudumuzu da kaybetmiş değildik. Fakat nasıl yapabiliriz diye de düşünüyorduk. Devletimiz tarafından uğratıldığımız hezimeti bir türlü kabullenemiyorduk. Sanki bir kabahat işledik de bizi buralara sürmüşler gibi olmuştuk. En büyük darbeyi de kardeşim yedi. Okulu yarıda kaldı. O da benim gibi diplomasız kaldı.
1947’nin yazı da bitmek üzereydi. Kışlıklarımızı hazırlamaktaydık, aç ve açıkta kalmayız ama bizim aklımız Türkiye’de başka bir şey düşünemez olduk nasıl bir yol buluruz da tekrar gidebiliriz diye kardeşimle konuşuyoruz ancak çözüm bulma kapasitemiz çok düşük konuşmayla kalıyorduk.
Ağustos ayının sonundaydık. Ninemlerin tarlasının orada bir meramız vardı ya, İtalyanların uçak pisti yaptığı, Almanların bombaya boğduğu, çocukların mermiden barut çıkarırken öldükleri meramız. O günden beri de kullanılmıyordu. İşte o meranın deniz tarafından, ikindiye yakın bir patlama sesi geldi. Bomba patladı zannettik. Ne oluyor yeniden harp mi başlıyor diye bir an endişelenip, eski günlerin korkusunu duyar gibi olduk. Ancak bizim oturduğumuz semte oldukça uzaktı ve ardından başkaca bir şey olmadığından telaşımız geçmiş ve sakinlemiştik.
Akşama doğru ağabeyim geldi, anneme gözükmeden beni çağırdı. “Zühre” dedi, “patlayan bombayı duydun değil” mi. “Evet abe, ne olmuş” dedim. “Mehmet dayın balık tutmaktan gelirken, deniz kenarına döşenmiş olan mayının birisinden barut çıkarmaya çalışmış ve mayın patlamış. Parçalanmış etlerini küçük bir kasaya koymuşlar, yarın gömülecekmiş” dedi. Ben Ne olduğumu bilemedim, başımdan kaynar sular döküldü. “Sakın anneme söyleme” dedi. “Ben şimdi gidiyorum akşam gelecem, hep beraber dayımlara gidecez” dedi. Boğazımda bir yumruk, tıkandım kaldım. İçimden feryat fışkırıyordu ancak anneme belli etmemek için de sakinliğimi korumak zorundaydım. Annem bu acıya da dayanır mı acaba diye korkmaktaydım. Akşamı zor ettim, ağabeyim geldi hepimiz dayımlara gittik. Bütün ev yasta. Annem hepimizin yüzüne bakıyor. Ne oluyor, ölen mi var, hepimiz buradayız kardeşim nerede diye dayımı arıyordu. Biz de dayımın kalp krizi geçirdiğini, hastanede olduğunu söyledik. Geçmiş olsun dileyerek çarçabuk çıktık evden ve o gece böyle geçti.
Ertesi günü benim kabusumdu, her şeyi anlatmak yine bana düştü. Ne kadar saklanabiliriz ki. Birazdan cenaze gömülecek. Mecburen ağlaya sızlaya anlattım anneme. Annem yine bayıldı ayıldı, zor kendine getirebildik. Mecbur gittik dayımı gömdük, ağlamalar, sızlamalar, feryatlar arasında. Annem günlerce kendini toparlayamadı. Bu kadın her acıya göğüs geren etten bir duvardı sanki. Mehmet dayımlar adaya bizden sonraki kafile ile gelmişlerdi. Adaya döndükten sonra evinin geçimini sağlamak için balıkçılığa başlayan Mehmet dayım denizde rastladığı bir mayının barutunu çıkarıp satarak evinin geçimine katkı sağlamaya uğraşırken. Geride eşini ve çocuklarını perişan halde gözü yaşlı bırakıp yok oldu gitti. Bu yok oluş hepimizi de perişan etmişti adaya geri dönmenin en büyük vebali bu olmuştu. Nazilli’de kalsaydık en azından dayımı kaybetmeyecektik düşüncesi her zaman zihnimizde yerini koruyacaktı elbet.
Bu harpte hiçbirimiz savaşmamıştık, savaşmak da istemedik, adaya kim geldiyse itiraz etmemiştik, ancak dedem, Mehmet dayım, merada oynayan çocuklar pisi pisine öldüler. Sokakta yürüyen, evlerinde oturan insanlar bombaların ya da mermilerin hedefi oldular. Hiçbir suçu olmayan Yahudi vatandaşlarımızı kaybettik. Muhtaç olanlara yardım etti diye komşularımızı astılar ve daha bizim bilmediğimiz duymadığımız daha niceleri vardı kim bilir. Savaşın kimseye bir faydası olduğu nerde görülmüş ki?
Ne geldiyse Allah’tan geldi diye her şeyi kabul ediyor da olsak, yazılan bozulmaz diye bilsek de kayıplar içimizi dağlıyordu. Ne kadar çok üzülsek de çaresi yok yine ayni yaşantıya dönmek zorunda kalıyorduk.
1947 yılının Eylül ayındaydık. Henüz şehre taşınmadık bir mecburiyetimiz yok diye acele etmiyorduk Ekim ayının başlarında taşınırız diye kış hazırlıklarımıza devam ediyorduk. Adada artık Yunan hükümeti hüküm sürüyordu. İşler yoluna girmeye başlamıştı. Para birimi Drahmi oldu. İtalyan lireti tarihe karıştı. Babam bazen şehre gidiyor, ihtiyacımız olan kumanyayı alıp geliyor, duyduğu haberleri de bize söylüyordu.
Yine bir gün şehirden döndüğünde, bir haber getirdi. “Bodrum’dan küçük bir motorla adaya Ali Kaptan diye biri gelip gidiyormuş, kaçmak isteyen ailelerle anlaşıp, geceleri, Değirmen deresinin denize akan yerinden alarak kaçırıyormuş” dedi. Bu haber bizi çok heyecanlandırdı. Biz iki kardeş baş başa verip, “kaybedecek bir şeyimiz yok, biz de kaçalım, önceden bir tecrübemiz var, artık gözümüz açık. Gelinen gidilen yolları biliyoruz. Burada havuzda yaşar gibi yaşamayalım. Çünkü geleceğimiz karanlık. Eğer başarırsak, yine Sümerbank fabrikasına girer çalışırız. Hiç olmazsa işimiz, aşımız belli olur. Devlet bizi nerelere gönderirse oralara da gideriz” diye konuşarak anlaştık ve konuyu Annemlere söyleyeceğiz ve onların da dünden razı olacaklarını tahmin ediyorduk ancak onlar istemeseler de biz kararlıydık. Arkadaşım Mensure ağabeyi ile birlikte nasıl kaçtılarsa biz de onlar gibi kaçamaya karar vermiştik.
Bu düşündüklerimizi güzel bir dille anne babamıza anlattık. İkisi de hiç tereddütsüz kabul ettiler. Babam, ben önce sık sık şehre ineyim, kaptan gelirse önce kaçırabilecek mi, kaç para isteyecek öğreneyim anlaşayım ondan sonra hazırlanırız, dedi. İçimize bir sevinç çöktü ama korkusu da beraberindeydi. Ya Yunanlılar haber alır da bizleri yakalarsa diye de düşünmeden edemiyorduk. İlk kaçışımızda Almanlar bizim kaçmamıza göz yummuş olabilirlerdi. Çünkü o zamanlar adada açlık vardı. Karadan da yardım gelmiyordu, nüfus ne kadar eksilirse o kadar iyiydi diye düşünmüş olmaları normaldi. Ama artık adalar Yunanlılara verilmişti ve yaşam düzeliyordu. Tarlalarda çalışacak çiftçilere, üreten insanlara ihtiyaçları olduğundan kaçmamızı istemeyebilirlerdi. Onun için de kaçarken yakalanıp başımıza iş açılmasından korkuyorduk. Ancak ne kadar korksak da kararlıydık.
Şehre taşınmadan burada iken kaçmak daha akıllıcaydı, çünkü şehre taşındıktan sonar tekrar bu tarafa eşyalarla gelmek şüphe uyandırırdı. Oradaki komşularımızın hepsi Yunanlıydı. Nereye gideceğimizi sorarlarsa ne cevap verirdik. Bu nedenle şehre dönmeyi artık düşünmemeye başladık.
Bu arada babam kaptanı görmüş ve anlaşmışlardı. Ancak gidecek olan sadece biz değilmişiz. Bizimle dört aile daha gelecekmiş. Ona da sevindik, çünkü ücreti paylaşacağımızdan daha ucuza kaçacaktık. Tarih kararlaştırıldı Eylül ortalarıydı. O zamanlar hiç tarih bilmediğimden günleri hiç hatırlamıyorum. Değirmen Deresi’nin denize aktığı sahilde, gece 12’den sonra Bodrum’dan gelecek motoru bekleyecektik.
Ağabeyime söyledik o zaten gelmek istemiyordu. Bizim kaçmamıza da hiç itiraz etmedi. Çünkü yaşantımızı görüyordu. Ninem de çok yaşlıydı artık yolculuk çekecek durumda değildi. O nedenle gelmek istemedi. Ömer dayım da hem ninemi yalnız bırakmak istemedi hem de malların başında kalmak istedi. Nazilli’den dönen kafileden sadece annem babam ve biz üç kardeş tekrar dönmek için hazırlanıyorduk. Gitmeden önce belediyenin bize verdiği evi ağabeyime bıraktık. Başka kimselere de belki bizi ihbar ederler diye korkumuzdan söylemedik. Keçimizin iki yavrusu vardı. Anne ile bir yavrusunu sattık. Bir yavruyu da yanımıza aldık. Gereken eşyaları aldık denk yapıp hazırlandık. Evde de daha neler vardı bilmiyorum. Onları da ağabeyime bıraktık. Ve belirlenen tarihte sözleştiğimiz gibi Değirmen derenin denize aktığı yere gittik.
Motora bineceğimiz yer, Mahmut dayımın tarlasına da yakın olduğu için eşyalarımızı dayımın tarlasının duvar kıyısına yığdık, üzerine de mısır saplarını örtüp gizledik. Diğer aileler de geldiler, eşyalarını bizim eşyalarımızın yanına sakladılar. 5 aileyiz, motoru bekliyoruz ama hava çok rüzgârlıydı. Gece yarısı motor geldi ama rüzgârdan ve dalgadan kıyıya yanaşamadığı için vaz geçip Bodrum’a geri döndü. Diğer aileler ne yaptı bilmiyorum ama biz, Mahmut dayımlara gittik o gece onlarda kaldık. Ertesi gün yine aynı yerde bekliyoruz deniz yine aynı oldu motor yine kıyıya yanaşamadı ve geri döndü. Motorcu bu işten vazgeçer mi acaba diye de korkmaya başlamıştık. Deniz bir türlü düzelmiyordu. Motor her gün geliyor ancak kıyıya yanaşamayıp geri dönüyordu. En azından motorcunun vazgeçmeyip her gün gelişine seviniyorduk. Bu böyle yedi gün sürdü.
Beklediğimizin 8. günüydü artık hava düzeldi. Gece ay da vardı. Yine 5 aile toplandık gecenin geç bir saatinde, motor kıyıya yanaştı ancak denizimiz sığ olduğundan tekne sahile kadar yanaşamadı. Uzakta kaldı bizi taşıyacak sandalı da yok. Haydaaa! Ne olacak şimdi. En azından diz boyunu geçen denize girip ıslanacağız başka da çaresi yoktu. Neyse, kadınları, çocukları, erkekler sırtlarında taşıyarak tekneye bindirdiler, ardından eşyalarımızı da motora taşıdılar. Daha sonra motorda soyunup kıyafetlerini değiştirdiler. Ağabeyim de bize yardım ve yavru keçimiz ile birlikte motora bindik. Bu arada yavru keçi motora binene kadar meledi durdu. Sus desen de anlamaz, belli ki o da annesini arıyordu. Tamam da bizler sesli konuşmaya bile korkuyorken, ay ışığında bizi görürler mi acaba diye tedirginken bir de keçi melemesi bizi epeyce tedirgin etmişti. Sahilleri bekleyen askerlere yakalanırsak sonra halimiz nice olur diye korkmuştuk.
Bizi uğurlamaya Mahmut dayım, eşi ve ağabeyim gelmişlerdi onlarla vedalaştık. Ağabeyimle yine salya sümük ağlaşıp vedalaştık. İlk ayrıldığımızdaki gibi gözümüz arkada değildi artık evli olduğu için annem daha rahattı. Adaya döndüğümüzde ağabeyimin bir oğlu vardı, babasının adını vermişti Ahmet. Biz adada Türkleri beklerken yine bir oğlu daha olmuştu, onun da adını Mehmet koydu. İki oğlu vardı artık. Motor hareket edip sahilden ayrılırken sahilde kim varsa herkesle el sallaştık.
Biz yine birçok kardeş, akraba, dost, arkadaşı geride bırakıp ağlaşarak Bodrum yollarındaydık. İşte fakirliğin çilesi böyleydi. Eğer biraz malımız mülkümüz olsaydı, bir yere gitmez, doğduğumuz yerde çalışır yaşar giderdik. Kendimi bildim bileli başımıza gelmedik kalmadı. Kime isyan edelim ki. Biz bu yaşam şartlarında doğan büyüyen çocuklardık. Şansımız buymuş. İşte yine gece yarısı, belimize kadar girdiğimiz denizden, bir motora binip, doğru dürüst bir yaşam sağlamaya gidiyorduk.
Kıyıdan uzaklaştık, kimimiz ağlayarak, kimimiz sevinerek Bodrum’a doğru motorumuz yola koyuldu. Ay tepemizde. İlk gittiğimiz kayık yelkenle gidiyordu, rüzgâr kesilince ortada kalakalmıştık. Bu seferki motorluydu. Motor bozulursa halimiz nice olur bilmiyordum, bu sefer bizi çekecek kayık da yoktu. Motor bozulmazsa gideceğimiz kesin de Yunan sularından Türk sularına geçinceye kadar kaptanımız da bizler de tedirgindik. Şükür ki hiçbir tehlike atlatmadık. Motorla daha çabuk geliniyordu, gecenin bir yarısı Bodrum’a varmıştık. Gelmesine geldik de bu gece vakti ne yapacağız derken kaptan bizi bir karaya çıkardı. Kaptan geceyi burada geçireceğiz dedi. Burasının neresi olduğunu hiç birimizin bilmemesi bir yana bu karanlıkta bir yerlere gidecek durumumuz da yoktu zaten. Mecbur kaptanın dediğini yapacaktık. Kaptanın bizi çıkardığı kıyıda olduğumuz yere yayıldık. Bizim bir gemici fenerimiz vardı. Babam onu yaktı. İyi kötü herkes eşyasından kilim, yastık çıkardı, yerlere serdi ve yattık.
Bu sefer yanımızda tesadüf başka bir arkadaşım Sinapli Medaha ve ağabeyi vardı. Bu iki kardeş de yalnız başlarına ilk defa kaçıyorlardı. Kamp kurduğumuz yerde Medaha ile sahilde yan yana yattık. Babam da feneri benim başucuma koymuş, tam uyumak üzereydim ki elime sanki fare değdi gibi geldi. Elime değen ne diye korkuyla elimi sallayınca, fenere çarptım, devrildi camı kırıldı. Temelli zifiri karanlıkta kaldık. Ay da batmıştı. “Artık fare değil, ayı gelse göremeyiz” dedi babam. Hepimiz dizi dizi yatmıştık. Herkes fenerin kırıldığını duyduğundan. Ağlanacak halimize gülüyorduk.
Neyse öylece sabahı yaptık. Herkes uyandı, yüzümüzü denizde yıkadık. Neredeyiz hiç bilmiyoruz. Ali kaptan henüz gitmemiş. Geceyi o da bizimle geçirmişti. Ali Kaptan bizi Bitez yalısına giriş yapılan koyun ağzına indirmiş. Neyse artık çok önemli değildi vatanımızdaydık. Kaptan, babalarımızı ve ağabeylerimizi topladı. Nasıl hareket edeceğimizi anlattı. Motoruna kaldığımız yerlerdeki taşlardan biraz doldurdu, yakalanırsa taş taşıyorum diyecekmiş. Gitmeden önce bize “Sizi almaya gelenler sorarlarsa, Rum motoru ile geldiğimizi söyleyeceksiniz. Sakın benim getirdiğimi söylemeyin başım belaya girer” diye sıkı sıkı tembihledi ve motoru çalıştırıp Bitez’e doğru gitti.
Kaptan gittikten sonra babamla birlikte birkaç erkek, göçmenlerin geldiğini haber vermeye, Bitez’den Bodrum’a karadan yaya olarak gittiler. Epey bir zaman sonra kolcu motorları, babamları da almışlar yanımıza geldiler. Hepimizi toparlayıp Bodrum limanına yine aynı rıhtıma çıkardılar. Şimdi nereye başvuracağız diye sorduğumuzda. Biz bilmeyiz, karşıda karakol var, oraya gidin sorun dediler. Karakola gittik durumumuzu, hükümetin bize verdiği vaatlerle birlikte anlattık. Bu sefer de polisler bizi yönlendirdiler. Bodrum limanına bakan bir hana götürdüler. Üst kata taşının dediler. Gittik baktık. O da İzmir’deki Salepçioğlu Hanı gibi. Altta pazarcıların, çalışanların atları, eşekleri, yukarıda da insanlar kalıyordu. Ne yapalım, Bodrum’da otel var mı yok mu bilmiyorduk. Söylendiği gibi hanın yukarısına yerleştik. Elbette parasını ödeyerek. Adadan çıktığımızdan itibaren kolcu motorları hariç para ödemeye başlamıştık. Hani ada bize verilmez de geri gelmek istersek, devlet bizi gelip alacaktı. Hani geri gelirsek devlet elinden gelen yardımı yapacaktı. Bizimle ilgilenen bile yoktu.
Geldiğimizin ertesi günüydü. Babalarımız gidip öğrenmişler, İzmir’e hangi vasıtalarla gidebiliriz diye. Bir hafta sonra vapur gelecek, vapurla gidebilirsiniz demişler. Böylece vapuru beklemeye başladık. Babam keçi yavrusunu sattı elimizde para bulunsun diye. Çünkü her şey için para ödüyorduk. Gayemiz geldiğimiz yoldan yine Nazilli’ye dönmekti. Devlet bize istediğimiz bir şehre yerleştirme sözü vermişti ancak bizimle ilgilenen olmadığından tek bildiğimiz Nazilli’ye dönmeye çalışıyorduk.
Yüzümüze bakan bile olmuyordu. Hani verilen sözler. Acaba hükümet mi değişti diye soruyoruz. Hayır, yine İnönü hükümeti vardı. Peki, bu durumda bizim suçumuz neydi. Biz hükümete dilekçe vererek adaya dönmek için istekli olmadık. Devletin bin bir rica ve vaatleriyle ve devlet eliyle götürüldük. Nerede bize o sözleri veren devlet. Demek ki devlet bizi istemiyordu ki bir bahane ile bizi geri gönderdi. Tuzağa düşürüldüğümüz apaçık meydanda diye düşünm
eye başladık ki haklıydık.
YİRMİYEDİNCİ BÖLÜM SONU.
