İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
ONALTINCI BÖLÜM
***
Misafirler evlerine dönmek için hazırlanmaya başlamışlardı. Nazike ablanın alarmıyla telaşlanıp tekrar o ağacın altına gittiğimiz ve sığınak kazacağız diye uğraştığımız sıralarda zaten harp sona ermiş, adanın Almanlarca işgal edildiği ilan edilmişti. Komşular duymuşlar, bize de haber vermeye gelmişler ancak bizi bulamamışlardı. O nedenle biz geç haber almıştık. Muhittin amca bizi görüp engellemese belki de boş yere sığınak kazmış da içinde oturuyor olacaktık. Ya da hala kazmaya çalışıyor olabilirdik. Kazabilir miydik onu da bilmiyordum.
Misafirler çoluk çocuk hayvanlarını da alıp toparlanıp evlerine gittiler. Yalnız ninemle dayım bizde kaldı. Dedem kaç gündür hastanede ne halde olduğunu bildiğimiz yoktu. Onu yaralı olarak hastaneye götürmüştük ve bir daha da ilgilenememiştik. Canımızı kurtarma derdinden, fırsatımız olmamıştı. Harbin bittiğini duyar duymaz Ağabeyimle Dayım eşeklere binip inşallah buluruz da eve getiririz diye hastaneye gittiler. Dedemi bulmuşlar, hastane anacık babacık günüymüş, asker, sivil yaralı doluymuş. Doktor, “hemen hastanızı götürün, onun yarası hafif” demiş ve taburcu etmişler. Dedemi eşeğe bindirip bizim eve getirdiler. Dedeciğim kanlı elbiseleri ile geldi hastaneden. Dedemi yatırdık ama zaten rahatsızdı, temelli çökmüştü. Annem önce Allah ne verdi ise dedemin karnını doyurdu, sonra üstünü değiştirmek için önce üstündekileri makasla keserek çıkardı. Hastanede pek bir bakım görmemiş kanları üstündeki gömlekte kurumuş garibimin. Her tarafı ilaç kokuyordu. Vücudunu sildi temiz giysiler giydirdi ve yatırdı. Dedemin başından hiç ayrılmıyordum. Ne isterse veriyordum. Her gün yarasını ninem temizliyor, sargısını değiştiriyordu. Dedemi sürekli öpüyordum. O beni torunu gibi değil, kızı gibi büyüttü. Babamdan çok dedemi gördüm ve ben baba sevgisini onda bulmuştum. Her gün sabah sütü şehre götürdüğünde cebi boş gelmez, bir çocuğu nasıl sevindireceğini bilirdi.
Dedem “Bizlere böyle ne oldu, inekler nerede kara kızım” diye sordu. “Sıkılma dede hepsi buradalar, sen iyileş biz gene Akdam’a gideriz” dedim. “Çok gürültü duyduk ama acaba harp nerelerde oldu, bildiklerimizden ölen var mı” diye sordu. “Yok dede, yalnız babamın düvesi ve Ali ağaların düvesi bomba ile öldüler” dedim.
Sonraki günlerde yakınımızdaki gölgesi kocaman ağaçların altına çadır kuran İngiliz askerlerine ne oldu diye gidip baktık, çadırları olduğu gibi duruyordu ve kimseler yoktu. Adayı Almanlar teslim aldığına göre elbette neleri varsa olduğu gibi bırakıp kaçmışlardı. Herkes İngiliz askerlerin konuşlandığı yerleri kontrole gidiyor, terk edilmiş çadırlarda buldukları asker battaniyeleri ve daha birçok şeyleri alıyorlardı. Ben de kardeşimle karşımızdaki İngiliz askerlerinin bırakıp kaçtıkları çadırına korka korka da olsa gitmiştik. Çadırın içinde dışında, battaniyeler, kaşık, çatal, bisküviler, çikolatalar ve daha neler neler, bırakıp gitmişlerdi. İki tabanca ile bir de motosiklet vardı. Hemen ağabeyimi çağırdım geldi. Biz de birkaç tane battaniye kaşık, çatal ve yiyeceklerden aldık ama tabancalara dokunmadık. Biz harp mi yapıyoruz tabancaları ne yapacaktık. Ağabeyim de motoru şöyle bir yokladı ama gene yerine bıraktı. Bizim almadığımız tabancaları ve motoru sonradan Rum komşular almışlardı. Ancak sonraki günlerde Almanlar, bahçe evlerine baskınlar yapıp, halkın topladığı askeri eşyalarından ne kadarını bulabildilerse geri almışlardı. Biz aldığımız battaniyeleri Salih ağabeyin üzüm bağına saklamıştık, bizim evde bir şey bulamadılar.
Almanlar adayı aldılar ama diğer adalarda neler oluyordu bilmiyorduk. Bir yerlerden haber almak çok zordu. 15 gün daha uçaklar üstümüzde mekik dokudular. Galiba öbür adaları da almışlardı. Son ada da alınmış olsa gene de bilmiyorduk. Dünyadan bir haber, neredeyse gözü kapalı yaşıyorduk.
Acaba bu korku, bu açlık ne zamana kadar sürer, diye düşünürken, Almanlar adada ne kadar Yahudi varsa toplamışlar, vapura doldurup Almanya’ya götürmüşlerdi. Eyvah dedik acaba Türkleri de toplarlar mı? Şimdi de bomba korkusu bitti, sürgün korkusu başladı.
Zavallı Yahudileri nerede yakaladılarsa, sofrada yemek yerken bile yarım bıraktırıp alıp götürmüşler. Gidiş o gidiş, bir daha geri gelmediler. İki yıl sonra bir kadın ve bir erkek Yahudi geri gelmişlerdi. Onları zaten tanıyorduk. Onlar Türk nüfusuna kayıtlı imişler ve Türk Nüfus Cüzdanları varmış bu sayede kurtulup gelmişlerdi.
Huzurumuz yerine gelmiş değildi. Açlığımız devam ediyordu ve kıtlıktan henüz kurtulmuş değildik. Ancak sadece harp bitti diye seviniyorduk. Böyle günleri birbirine ekleyip giderken daha az bir zaman geçmişti ki bir akşam henüz yatmamıştık. Bir bomba gürültüsü ile sarsıldık. Ne olduğumuzu anlayamadık. Hepimizi yine bir korku sardı. Bir araya toplanıp bekleşiyoruz ne olduğu konusunda hiç birimizin bir fikri yoktu. Yapacak bir şey de bilmediğimizden sadece bekliyorduk.
Arkadan bir daha ve bir daha, sayamadığımız kadar bombalar patlıyordu. Adamızı bu kez denizden gemiler bombalıyordu. Daha kaç gün önce bombaları tepemizden atılıyorlardı, şimdi de denizden başladılar. Peki, kimler, nereleri, niçin bombalıyorlar bir anlam veremiyorduk. Almanlar olamazdı çünkü onlar adayı zaten alıp muratlarına ermişlerdi. Bir süre sonra bombardıman bitti. O gece o bombalar nereleri yaktı yıktı bilmiyorduk. Acaba yarın yine gelirler mi diye herkes endişelenmeye başlamıştı. Ertesi gün gene ayni saatte yine aynı yerden bombalar yağmaya başladı. Daha öleni duymadık, sadece vurduğu yerleri yakıp geçiyormuş haberleri geliyordu.
Ne yapacağız, bu bombalar ola ki evlerimize de denk gelirse halimiz nice olur korkusu başladı. Kaçacak halimiz de yok. Daha önce denedik bir faydasını görememiştik. Komşular toplanıp, en iyisi biz yine sığınak işini düşünelim diye konuştular. Ve bombaların zarar vermesi zor olan bir yere sığınak kazmaya karar verdiler. Bağın kenarına uzunlamasına bir çukur kazıldı üzeri örtülüp bir sığınak yapıldı. İçine bir de bebek salıncağı kuruldu, herkes oturacağı kilimlerini getirdi, sığınağın içine serdik ve sığınağı hazırladık.
Bombaların her gün hep aynı saatte başlıyor ve bitiyordu bombardıman saati belliydi akşam saat 8 ile 9 arası idi. Karar verdik saat 8 den önce hepimiz koşup sığınağa girip bekledik. Tahmin ettiğimiz gibi yine aynı saatte bombalamaya başlamışlardı. Adayı dövdüler dövdüler gittiler. Küçücük bir adadan ne istiyorlardı. Muhtemelen Alman askerlerini öldürmek istiyorlardı ama bir tanesi bile öldüremiyorlardı, başka her şeye ziyan verip gidiyorlardı.
Her akşam karanlık basınca saat 8 den önce sığınağa girip oturuyorduk. Bombalama bitince evlerimize dönüyorduk. Yalnız dedeciğim gelemiyordu. O hem yaralı hem yürüyemiyordu, evde yalnız başına kalıyordu. Ninem kalmıyor o da bizimle beraber sığınağa koşuyordu. Üçüncü gece gene bombalar ayni saatlerde devam etti. Ertesi sabah, öğrendik ki bize yakın bir semtte oturan Hatice öğretmenin eşi Mehmet ağabey bombayla vurularak ölmüş. Bombardıman başlayınca Mehmet ağabey dubleks evlerinin yukarı katında otururken, aşağı inip bombalar nasıl geliyor, nereyi vuruyor diye bahçeye çıkıp bakmak istemiş. Bahçe kapısını açar açmaz sanki onu öldürmek için nişan almışlar gibi bomba Mehmet ağabeye çarpmıştı. Evin taş duvarını delip gitmiş, Mehmet ağabeyi de çarptığı an öldürmüştü.
Artık her akşam bombalama saatinde sığınağa girip bekleşiyorduk. Konu, komşu, bebekler, hepimiz oradaydık. Fakat sığınağımızda çok fazla toprak piresi var. Sanki onlar da bombardımandan kaçar gibi sığınağa doluşmuşlar hepimizi yiyorlardı. Bu toprak pirelerinden kurtulmanın çaresi olarak beni pireleri öldürmem için görevlendirdiler. Tamam da ben bu pireleri nasıl öldürürüm bilemiyordum. Neyse imdadıma ağabeyim yetişti, “tarlalarda çok bulunan kızılcık otunun kurularını topla, sığınağın kapısından girer girmez arka arkaya ateşle, toprağın üzerine tut ancak dikkat et sakın kendini yakma” dedi. “İyi de içeri girer girmez ayaklarıma saldırıyorlar onları nasıl kovayım” dedim. “Evdeki gaz lambasından gaz al, ayaklarına yukardan aşağıya sür, onlar gazın kokusuna kaçarlar” dedi.
Ağabeyimin dediklerini aynen uyguladım. Ayaklarıma gaz sürüp girdim sığınağa. Vay anam, pireler kapıda sanki beni bekliyorlarmış, her günkü gibi hemen ayaklarıma hücum ettiler, ancak gaz kokusundan dolayı çok fazla tutunamıyorlardı. Ben de elimdeki kızılcık otunu sapından tutup ateşledim. Toprağın üzerinde gezdirip sığınağın her tarafını gezdim. Pireler yanarken çıtırtılarını duyuyordum. Her gün yakmaya geldiğimde pireler gene ayaklarıma çıkıyordu ama gaz sürmezden önceki kadar çok olmuyorlardı. Yakma işlemini bitirdikten sonra da koşup ayaklarımı su dolu bir kovaya sokarak ayaklarıma üşüşenleri boğuyordum. Eğer ayaklarıma gaz sürmesem demek bütün vücuduma üşüşeceklerdi. Bu işlemi biz sığınağa girmeden önce her gün yapıyordum. Eğer ben pireleri yakmasam bizi sığınağa sokmayacaklardı. Kalan pireleri de hepimiz sığınağa girdiğimiz zaman paylaşıyorduk. Öyle ya ne kadar yaksam da hepsi ölmüyordu. Bu gemi bombardımanları bitesiye kadar biraz olsun rahat etmiştik.
Bizler her şeyden mahrumduk. Sabunumuz da yoktu. Ben o zamanlar bilmiyordum sabun da zeytinyağından yapılırmış. Yağları hükümet topladığı için bize ancak yemek için yağ veriliyordu. O da zaten yetersizdi. Sabun için yağı nereden bulsun millet. Başlarımızdan bit eksik olmazdı, ilaç yoktu. Dağdan adına kil dedikleri yeşil bir toprak getiriyorlardı, saçlarımızı onunla yıkıyorduk. Çamaşırlarımızı her zaman küllü su ile kaynatarak yıkıyorduk. Hastalıklardan ve haşerelerden başka bir kurtulma yolunu bilmiyorduk. Neticede halimiz dumandı.
Yaptığımız sığınak babamın kiraladığı bağın kenarında idi. Bütün komşular geliyor ama babam gelmiyordu. Annemle ağabeyimin orada olmaları nedeniyle zaten gelemezdi ancak ben yine de ne yaptılar harp esnasında ne durumdaydılar diye merak etmiştim. Neyse günler sonra evine gittim neredeydiniz diye sordum. Evlerinde imişler. Almanlar gelmeden önce evinin bahçesine sığınağını kazmış. Harp başlayınca babam, Gülsiye anne ve oğulları 4 yaşındaki kardeşim Ali ile birlikte üçü sığınağa girip orada korunmuşlar. Bize gelen Alman askerleri onlara da gelmiş. Sığınakta iken dışarıdan sesler duymuşlar. Babam bakmak istemiş ve sığınaktan başını çıkarmış, askerleri görünce geri içeri kaçmış. Ancak askerler de babamı görmüşler. Alman askeri sığınağın içine bir el bombasını atmış. Babam bombayı kaptığı gibi hemen dışarı atmış. Bomba taş duvarın üstünde patlamış. Asker bir bomba daha yollamış. Babam onu da dışarı atmış. Gene patlamış. Bu defa babam kendi dışarı fırlamış, arkadan kucağında bebeği ile Gülsiye anne çıkmış. Askerler şaşırmışlar, neden daha önce çıkmadınız sizi İngiliz askeri zannettik az kalsın öldürecektik, iyi ki el bombalarını dışarı attınız, artık oraya girmeyin, bu taraflarda bom bom yok, evinizde oturun” demişler. O günden beri de evde oturuyorlarmış. Biz dağ bayır koşup perişan haldeyken onlar evde keyifleri yerindeydi. Hay merak etmez olaydım. Babama olan kızgınlığım yeniden alevlenmişti. Benim iki çocuğum daha var, onlar ne âlemdeler diye merak edip arayıp sormamıştı. El insaf.
Askerlere de kızıyordum. Herkese, buralarda bom bom yok evinizde rahat oturun diyorlardı da bize niye demediler. Bizim ne günahımız vardı da iki gün tarlalarda, derelerde, yaşlısı genci, çoluk çocuk per perişan dolaştık. Belki de öyle dediler de biz mi yanlış anlamıştık bilemedim. Titremekten askerlerin ne demek istediklerini tam anlayamamış da olabilirdik. Korku ve panik başımızın belasıydı.
Bizim sığınak günlerimiz devam ediyordu. Bazı geceler bombalamasalar ardından iki üç gün bombalamaya devam ediyorlardı. Bombalama olmasa da her akşam hiç sektirmeden aynı saatte sığınağımıza koşuyorduk. Ben de yine pire öldürme işlemine devam ediyordum. İki gaz lambası sığınağı aydınlatıyordu. Bu savaş zamanı gazı nereden nasıl buluyorlardı bilmiyorum. Herhalde önceden alınan gazları kullanıyorduk. Gazımız bittiğinde de mum yakıyoruz. Sığınak bizi gereksizce ortalıkta dolaşmamızı önlüyor Hatice öğretmenin kocası Mehmet ağabey gibi ölmekten koruyordu. Maazallah bombanın biri sığınağa düşse hazır kazılmış mezarımız olurdu. Sığınakta oturuyorduk ancak ölmeden mezara girmiş gibiydik.
O gün dedem, Fatma sen bari gitme diye tutturdu, çünkü iki gündür bomba sesi yoktu. Annem de annesine hiçbirimiz gitmeyelim dedi. Baksana iki gündür ses seda yok. Annemin isteği üzerine ben, annem, ninem ve kardeşim sığınağa gitmeyip evde kaldık. Ağabeyim gitti.
Kulübemizin kapısını ağabeyim yapmıştı, yaz evi olduğundan da çok önemli değil diye de kapı tahtaları çok aralıklı idi. Ağabeyim gittikten sonra biz de yattık, yeni uyumuştuk ki bir bom sesiyle uyandık. Zaten tedirginiz tek bir bom sesi de ne diye gözümü açtığımda. Kapının tahtaları arasından öyle bir ışık geliyordu ki ortalık gündüz gibi olmuştu. Bu da neyin nesi diye ne şaşırmıştık. Sanki bahçemizin üstüne kocaman bir ışık asılmış gibiydi. Hepimiz kalktık oturup seyrettik. Biz bu her yeri aydınlatan ışığı bombardımanın başladığı günlerde de görmüştük ama bu sefer bizim bahçenin üstünde yanıyordu. Ben yine bir şeyler olacak diye titremeye başladım. Ve ardından öyle bir bombardıman başladı ki yer gök sarsılıyordu. Daha önce birer birer atıkları bombaları şimdi üçer dörder atıyorlardı. Bir süre sonra bomba sesi kesildi ama ben de ağlama krizine çoktan girmiştim. Ağabeyim koşup geldi. Korkma atıyorlar ama bak kimse ölmüyor dedi. Tamam bundan sonra dedemle ben kalırım siz sığınağa gidin dedi. Neyse sonrasında başka bomba patlamadı da sakinlemiştik. Bizi tutturamadılar mı yoksa bize bomba atmadılar da onun için mi biz yaşıyorduk, buna da yaşamak denir miydi bilemiyordum.
Adayı Almanlar işgal ettiğine göre, bu bombaları kimler atıyor. Almanları öldürüp de adayı tekrar geri mi almak istiyorlar ancak atılan bombalarla bir Alman askerini dahi öldüremediler. Yoksa bizleri mi bitirmek istiyorlardı. Zaten daha bu bombaları atmaya devam ederlerse ada halkından çok kişiyi öldüreceklerdi. Bodrum dağlarının önüne sıralanıp adamızı bombalamanın ne âlemi var. Almanları öldürelim derken sivil insanlara zarar veriyorlardı. Mehmet ağabeyi de rastgele vurmuşlardı. Ahırlara denk gelen bombalarla, birçok hayvan ziyan olmuştu. O hayvanlar da çiftçinin can yongasıydı.
Sabahleyin kalkıp bahçeye çıktığımızda üzerine sıralı ampullerin bağlandığı ipek bez parçası bizim bahçeye düşmüştü. Kumaş bizim evin önündeydi. Ağabeyim bez parçasını önümüzdeki çitlembik ağacının dalına astı, duyan geldi baktı. O büyük bombardımandan sonra uzun süre bombalama olmadı. Ancak biz gene sığınağa gitmeye devam ettik. Daha kaç gün gittik hatırlamıyorum. Ancak uzun bir süre daha sığınağı kullanmaya devam ettik. Ta ki bomba atılmayacağına inandıktan sonar sığınaktan vazgeçmiştik. O kadar pire öldürdüm ama hala gelmeye devam ediyorlardı. Sığınaktan vazgeçtikten sonra ben de o sığınağı pirelere bağışlamıştım.
Dedem günden güne kötüye gidiyordu. Kolu biraz iyileşti ama pek bir şey yemez oldu. Zaten zayıftı, temelli zayıfladı. Bir şey isterse vereyim diye dedemin başından ayrılmazdım. O gün annem bahçede çalışıyor ben de her zamanki gibi dedemin başında oturuyordum. Dedem boğazından hırlamaya başladı. Telaşlanıp hemen koşup annemi çağırdım. Dedeme bir şeyler oluyor dedim. Annem koşa koşa geldi, dedeme baktı sonra hemen Kuran-ı kerimi aldı, dedeme okumaya başladı. Biraz sonra da dedem hayata veda etti. O an nasıl anlatılır bilemedim. Kelimeler yetersiz kalıyor ki tarif edemiyorum. Onun için bir şey yazamadım.
Dedem Hasan SOMON da savaşta bomba mağduru oldu. Hastanede uyduruk bir bakımla kolunu alçıya almışlardı. Gerekli bakım yok, ilaç yok, yaşlıydı ve acı çekiyordu, dayanamadı öldü. Benim gözümde dedeciğim şehit olmuştu. Cami şehir merkezinde ve bize çok uzaktaydı. O gün dedemin selasını babam yaşlıca bir badem ağacının üzerine çıkarak okudu. Babam yarı Arap olduğu için sesi çok güzeldi. Dedemi, selası okunan ağacın altında yıkamışlardı. Yine o ağacın altında namazını kıldılar ve onu son yolculuğuna Germe Köyü’ndeki eski mezarlığa gömerek uğurladık.
Dedeciğimin ruhu şad olsun.
ONALTINCI BÖLÜM SONU.
