İSTANKÖYLÜ KIZ ZÜHRE
Yazan:
Zühre HELEBİ AVCI
İlk Düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek AVCI METİN
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
ALTINCI BÖLÜM
***
Ve olanlar olmuştu. O an evimizin içinde sanki bir bomba patlamışçasına feryatlar yükselmişti. Evden yükselen feryatlara komşular koşuştular. Komşular bayılıp ayılan ninemi teselli etmeye çalışırken annem bir anda kayboldu. Epeyce bir süre annemi göremeyince telaşlanıp aramaya başladım. Odalara koştum orada yoktu, bahçeye koştum orda da yoktu. Anne!… Anne!… diye bağrışıp ne yaptığımızı bilmez bir durumda oraya buraya koşuştururken, iki Rum adam yanlarında annemle kapıda belirdi. Annemi, iki Rum adamın arasında tepeden tırnağa sırılsıklam üzerinden sular akıyor görünce, kendini kuyuya atmış çıkarıp eve getirmişler diye, ben boynuna, kardeşim de eteklerine sarıldık, bu seferde Anne!.. Anne!… Diye ağlıyorduk.
Kızının ölüm haberini alan annem, bir anda şuurunu kaybedip, koşup kendini denize atmıştı. Yüzme de bilmiyordu, o sırada oradan geçen iki adam, annemin denize atladığını görüp, annemi denizden çıkarıp eve getirmişlerdi. O adamlar oradan geçiyor olmasa annesiz de kalacaktık. Annemin elbisesinin üstünden suların akışına aldırmıyorduk, boynuna beline dolanıyorduk, bırakmıyorduk. Komşular, akrabalar, annemi bizden zor ayırdılar. Annemin elbiselerini değiştirdiler. Evimizin içinde feryat figan durmuyordu, annem ikide bir bayılıyor, ayıldığı zaman feryada devam ediyordu. Ninem bir köşeye büzülmüş, ne diyeceğini bilemeden ağlıyordu. Biz iki kardeş, anneme mi? Ablama mı? Niye ağladığımızı bilmeden sürekli ağlıyorduk. Ağabeyim dayımlarla arka odaya çekilmiş onlar da orada ağlıyordu. Annem sanki aklını yitirmiş gibiydi, hiç gözünü açmadan yattığı yerde feryat ederken, arada “neden felaketler hep bizi buluyor bilmiyorum” diye dövünüyordu.
Deniz evimize çok yakındı. Biz kardeşimle annemi uzun süre hiç yalnız bırakmadık, yine gider kendini denize atar diye korkumuzdan, gece gündüz sürekli yanından ayrılmıyorduk. Annem de haklıydı, bunca çilenin yanında bir de bu acıya nasıl dayanılırdı. Annem kendine geldikten epeyce sonra ikimizi de kucağına alıp, “iyi ki ölmedim yavrularım, sonra haliniz nice olurdu” diyerek sarılıp sarılıp öpüp ağlamıştı.
Bizim evdeki bu yangın uzun süre sönmedi. Dayımlar, yengemler, komşular, gece gündüz bizi yalnız bırakmadılar, biri giderse diğeri geliyordu. Ancak bu sonsuza kadar sürecek değildi elbet. Sevgili kızını kaybetse de daha geride üç evlat ve çekip çevrilecek bir ev annemi bekliyordu. Acısını içine gömen annem sapsarı bir benizle yine ekmek parasının peşine düştü.
Annemin içine düşen o ateş topu hiç sönmedi, ölene kadar, her düğünde her bayramda o köz yeniden alevlenir. “Ah benim yavrum da sağ olsaydı ne vardı” diye iç geçirirdi.
Çok zaman sonra, ninem ablamın nasıl öldüğünü gözyaşları içinde anlatmıştı. Annemin kulakları yaşlandıkça daha az duymaya başladığından artık ne konuşulduğunu duyamadığından anlamıyordu.
Çeşme’ye gittiklerinden bir süre sonra, dayım ablamı İzmir’e iyi bir doktora götürmüş, O doktor da İtalyan doktorun dediğini yinelemiş, “et katiyen yok, ekmek de çok az yenecek” diye gereken perhizleri yazmış. Ablam perhizine çok dikkat etmiş, durumu günden güne iyiye gidiyormuş, Ağustos’ta dönmeyi düşünüyorlarmış. Bu arada ablamı, dayımların komşunun polis olan oğlu beğenip istemiş. Ablam evlilik konusunda buruk da olsa peki demiş. Bunun şerefine mi, yoksa dayımın bir adağı mı vardı bilemiyorum bir gün dayım kuzu kesmiş. Perhizden gına gelmiş ablam da uzun zamandır kendini iyi hissettiğinden, nasıl olsa artık iyiyim bir parçadan bir şey olmaz diye kaçamak bir parça et yemiş. Ertesi sabah her tarafı şiş olarak uyanmış. Dayım hemen İzmir devlet hastanesine götürmüş. Tedavi için hastaneye yatırılmış. Dayım iki gün ablama refakat etmiş iyiye gittiğini görüp iyice iyileşsin diye ablamı hastanede bırakıp Çeşme’ye dönmüş. Üç gün sonra hastaneye ablama bakmaya gitmiş. Ablam iyi görünmüyormuş. Doktoruna çıkmış, doktor “Bizim yapacak bir şeyimiz kalmadı işimiz Allah’a kaldı hastanı al git” demiş. Dayım çaresiz ablamı alıp Çeşme’ye dönmüşler. Birkaç gün sonra da hayata veda etmiş.
Ablam 1938 Eylül’ünün ilk günlerinde bizi terk etmişti. Nerdeyse annemin kuzeni Ayşe teyzeyle aynı günlerde, kaderleri aynıymış. Biz Ayşe teyze için gözyaşı dökerken bilmeden ablam için de dökmüşüz.
Ablam bizi terk edip giderken Ayşe teyzem de geride 5 yaşındaki kızı Seher’i, 2 yaşındaki oğlu Rafet’i ve onu çok seven kocası Ahmet enişteyi bırakıp gitmişti. Ayşe teyzem güler yüzlü, tatlı dilli çok güzel bir kadındı. Saçı çok uzun olduğu için arkasına tek örerdi. Eniştem de uzun boylu, esmer, kıvırcık saçlıydı, babama benzerdi. İyi bir insandı, evine, çocuklarına bağlıydı. Ahmet enişte Ayşe teyzemi daha küçükken sevmiş ancak annesi Ayşe teyzemi istememiş. Ahmet enişte de annesini razı edemediği için Ayşe teyzeyi kaçırıp evlenmişler. Ayşe teyzemin gidişi kayınvalideyi belki biraz sevindirmişti ama iki bebek başına kalınca sağa sola koşuşturup oğlunu evlendirmek için çabalamaya başlamıştı. Oğluna, “evlen de kim olursa olsun” diye her gün söyleniyordu. Sonunda eniştem Datça’dan bizim adaya evlatlık verilen bir kızla evlendi. Cici teyzemiz oldu, onu da çok sevmiştik, öksüz çocuklara çok iyi annelik yaptı, çok anlayışlı bir kadındı. Ahmet eniştem sevdalısı Ayşe teyzemin fotoğrafını hep yanında taşırmış ona bile ses çıkarmamıştı.
1938 Eylül ayı, gün geldi mektepler açıldı. Sabahları mektebe artık kardeşimle birlikte gidiyoruz. Çünkü O da bu yıl İtalyan mektebine başladı. Benim gibi iki yıl Türk mektebinde okuduktan sonra onu da mecburen sil baştan İtalyan mektebine başlattılar. Öğle paydosunda yemekten sonra kardeşimi bekliyorum, eve birlikte dönüyoruz. Türk çocuklarının, İtalyan mektebine geçmeleri tedirginlik ve karamsarlık yaratsa da herkes uymak zorunda kaldı. Ne de olsa İtalyan Devletinin hükmettiği adada ve onların idaresinde yaşıyorduk. Zaten kısa bir süre sonra da Türk mekteplerini tamamen kapattılar. Artık tüm çocuklar tahsil hayatlarına İtalyan mekteplerinde başlıyorlardı. Türk çocukları için hem iyi hem kötü olmuştu. İki yıllık eğitim kaybı önlenmiş oldu ancak Türkçe okuma yazma öğrenmeleri de engellenmiş oldu.
Adamız o zamanlar haber alma konusunda çok geriydi. Adaya gazete gelmezdi. Sadece mektup gelip gidiyordu. Bizim evlerimizde günleri takip edecek ne takvim vardı nede zamanı bileceğimiz saat. Dünyadaki haberi alabileceğimiz tek kaynağımız radyo vardı. Ancak o da sadece zenginlerin evlerini süslerdi. Onların evlerine gidip radyo dinlemek fakirin haddi olmadığı için herkesin radyo dinlemesi mümkün olmuyordu. Sadece yetişkin erkeklerin gittiği kahvehanelerde radyo vardı ve haberler oradan yayılırdı.
Kasım ayındayız, kahveye giden amcalar dedeler radyodan dinlemişler, Türk ulusunun Atası ölmüş. Bütün Dünyanın, aklına, kudretine şaşırıp, önünde diz çöktüğü, Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı kaybetmişiz. Şu 1938 in bize yapmadığı bitmemiş şimdi de acıların en büyüğünü yaşıyorduk. Hastaymış ama ne hastasıydı bilmiyordum, annemler konuşurken duyuyordum ama öleceği aklımızın ucundan geçmiyordu. Arkamızda bir Allah bir de Atamız var diyorduk. Güvencemiz, umudumuz, sığınacağımız büyük kurtarıcımızdan da olmuştuk.
Türk mektebinde okurken hocalarımız, zaman zaman ders aralarında atamızın kahramanlıklarını anlatırlardı. Ben daha o zaman Ata’ma âşık olmuştum. Annem, “siz biraz daha büyüyün, Anadol’a gidelim, o zaman Atatürk’ümüzü görürsünüz” derdi. Hep hayal ederdim bir gün Türkiye’ye gidersem, Ata babamın güvencesinde olacaktım, okullarında okuyacaktım, onun devrimleriyle yaşayacaktım ve illaki öğretmen olacaktım.
Türkler bazı evlerde toplanıp yas tutuyorlardı. Biz çocuklar da aynı toplantılara gidip anneler babalarla birlikte ağlıyorduk. Bütün Türkler ağlıyordu, Türkiye ağlıyordu biz de Bodrum dağlarına bakıp bakıp ağlıyorduk.
Benim Atatürk aşkım ölene kadar hiç sönmedi. O nu kaybettiğimiz günlerde bir ara küsmüştüm. Türkiye’ne gelmeyeceğim çünkü sen yoksun. Bir kere görseydim de öyle ölseydin bu kadar ağlamazdım diye. Ve ileriki yıllarda elim erince ona hitaben bir şiir bile yazmıştım. Ona yazılan şiirlerin,B ona hitap edilen kelimeler arasında bir damla olmak bile beni için büyük bir onurdur.
Mustafa Kemal Atama yazıyorum.
Büyük Atam 10 Kasım günü kapadın gözlerini,
Daha bitirmemiştin henüz son sözlerini.
Yapacak işin çoktu koşardın sağa sola,
Geceleri uyumaz gündüz vermezdin mola.
Elinden geldiğince toparladın vatanı,
Ben nasıl unuturum mavi gözlü atamı.
Seni çok özlüyoruz baktıkça eserine,
Hep layık olacağız Atamın sevgisine.
Yüzünü görüyoruz, sesini duyuyoruz,
İşte o sesinle biz izinde yürüyoruz.
Daha yüzlerce yıl yürüyeceğiz bu kesin Atam,
Birkaç yüz cahile de bırakılmaz bu vatan.
Sen rahat uyu hepimiz okuyoruz,
Bıraktığın Cumhuriyeti milletçe koruyoruz.
Göklerdeki bayrağımız hiçbir zaman inemez,
Her yanımız düşman olsa bizi ezip geçemez.
Seni Dünya tanıdı, geldiler Türkiye’ye eserini gördüler.
Eğildiler türbene, önce büyük Allah’ım sonra sen yanımdasın.
Gücü senden alıyoruz, izinde yürüyoruz.
Bu yürüyüş bitmeyecek, devrimlerine güveniyoruz.
Atam karada, havada, denizde hep sen varsın.
Sen Anıttepe’de değil her zaman bayraktasın.
Böyle yaslı günle içinde gözü yaşlı 1939’a da girdik. On yaşıma girmiştim. Kardeşim de yakında sekiz olacak. Üçüncü sınıf hocamız çok güleç bir kadındı çok severdim o da beni severdi. Bir gün ders yapıyorduk ve hocamız üç Türk çocuğu seçti, Yadigâr’a bir matematik problemi verdi çözmesi için, İkbal’e şiir verdi, bana da kitaptan bir paragraf yazı verdi okumam için. Herhalde bizi sınav yapacak zannettik. Bu arada kapı vuruldu, içeriye temiz giyinmiş orta yaşlı bir adam girdi, hocamızla bir şeyler konuştular. Sonra Yadigâr’ı kara tahtaya kaldırdı, tebeşirle matematik çözdürdü, sonra İkbal’i kaldırdı verdiği şiiri okuttu. Beni de kaldırdı, kitaptaki bölüm okuttu. Sonra o beyefendi, hocamızın elini sıktı, yine bir şeyler söyledi gitti. Sonra hocamız bize neler olduğunu anlattı. Beyefendi müfettişmiş, bizi teftişe gelmiş, dersimizi de çok beğenmiş, hocam da mutlu olmuş, o güler yüzü ile başımızı okşayıp, üçümüze de birer madalya takmıştı. İtalyan mekteplerinde hep böyle olurmuş. İtalyan bayrağını temsil eden bir kurdelenin üzerine monte etmişler, birer çatal iğneyle yakamıza taktı. Üçümüz de heyecanlanmıştık.
Paydostan sonra yakamda madalyamla sevinç ve gururla eve gidiyorduk. Yanımda kardeşim ve arkadaşım Leman da var. Leman koluma girdi, “Zühre, madalyanı bana taksana, babama uğrayalım, ben kazandım zannetsin” dedi. Kimseyi kırmak istemezdim “tamam,” deyip madalyamı Leman’ın yakasına iğneledim. Leman’ın babası Kemal amca ayakkabıcıydı. Ayakkabıları kendi yapıyor ve satıyordu. Dükkâna uğradık, babası Leman’ı madalya ile görünce işi bıraktı, kızını kucağına oturttu, onu öptü tebrik etti, sonra hepimize harçlıklar verip bizi yolladı. Evimize doğru gidiyoruz Leman’a madalyamı verir misin gibisinden baktım. Leman “madalyayı anneme de göstereyim o da görsün” dedi. Tamam dedim gene razı oldum. Evlerimiz karşı karşıyaydı. Eve vardık herkes evlerine girdi. Madalyamı getirsin diye bekliyorum. Ben de annemi sevindirmek, kızıyla gururlandığını görüp sevinmek istiyordum. Ancak bir türlü gelmiyordu. O gece madalyam onlarda kaldı. O gün Cumartesi idi, ertesi gün sabahı geçti benim madalyam hala gelmiyordu. Artık dayanamadım, meseleyi anneme anlattım, annem de git Melek teyzene söyle o alıp sana verir dedi. Gidip Melek teyzeye durumu anlattım, annesi Leman’ı çağırdı, Zühre’nin dediği doğru mu diye sıkıştırdı, evet dedi Leman. “Sen derslerine pek çalışmazsın, bunu nasıl kazandın diye zaten şüpheleniyordum, bakalım akşam babana ne diyeceksin” diye kızını azarladı. Madalyamı verdiler, bir gün geç olmuştu ama olsun ben hak etmiştim, o gün hiç çıkarmadım, oyun oynarken bile takmıştım. Leman’ın babasının sevinişini kıskanmıştım, O hak etmediği halde madalyayı gururla babasına gösterip iltifat ve sevgi almıştı benim ise hak ettiğim halde babamdan bir şey görme şansım yoktu. Pencereden atmak istediği kızını madalya almış olarak görmesini istemez miydim? Ancak onun haberi bile olmadı.
Zamanın yoklukları ve fakirlik nedeniyle çocukluğumuz yokluklarla geçti, ben her yıl annemin diktiği bez çanta ile mektebe gittim. Bir yılda illaki bez çanta eskir, ertesi yıl başladığımda, yenisini dikerdi. Bu yıl ağabeyim, Rodos adasında, inşaatlarda çalışmaya gidiyordu. Rodos adasında epeyce çalıştı. Çalışmaya başladıktan birkaç ay sonra da annemi, ağır işitiyor diye Rodos adasındaki kulak doktoruna götürmek istedi. Okulların kapanması yakındı ben de gelmek istiyorum diye tutturmuştum. Razı oldular kardeşimi nineme bırakıp, annem abim ve ben vapurla Rodos Adasına gittik. Rodos’ta yaşayan bizi terk eden babam tarafından akrabamız varmış. Babamla ayrılsak da onlarla aramız iyi imiş, gittik onlara misafir olduk. Annemi doktora götürdüler, muayene etti, ama çaresi yok dedi. Kulakları açılır umudumuz kursağımızda kalmıştı. İstanköy’e dönmeden önce çarşıda gezerken ağabeyim bana, “söyle bakalım Kara Marsık sana ne hediye alayım?” diye sordu. Çarşıda çok fazla güzel şey vardı ama ben mektep çantasında karar kılmıştım. İşte ilk ve tek beğenip istediğim kahverengi mektep çantamı o zaman ağabeyim almıştı. Artık ne kadar sevindiğimi siz tahmin edin.
Rodos’ta yaşayan annemin tanıdığı Hasan amca ve karısı Münevver yengemle de rastlaşıp birkaç kez görüşmüştük. Münevver yengem “gitmeden size Rodos’u gezdireyim” demişti. Rodos çok büyük bir ada, insanlar belediyenin otobüsleriyle, Rodos’u dolaşıp evlerine gidiyorlar. Otobüsler sabah erken saatlerde ucuza taşırlarmış. Münevver yengem ile anlaştık, sabah bizi otobüse bindirip Rodos’u gezdirecek. Ertesi sabah annemle evden çıkıp otobüsün olduğu yere geldik, ancak Münevver yenge gelmedi. Anneme, “herhalde geç kaldı yengeme bakem gelem” dedim. Annem “tamam” dedi. Evi de bizim kaldığımız eve pek uzak değil, iki üç kez gidip gelmiştim, ben koşarcasına Münevver yengemlere giderken, karşıdan 15 yaşlarında bir oğlan geliyor, eline koca bir taş almış, insanları kovalıyor, deliydi galiba. Kimseyi bulamayınca bana yöneldi. Çok korktum, kaçmaya başladım. Hangi sokağı buldumsa, girip kaçıyordum. Epeyce kaçtıktan sonra dönüp arkama baktığımda, çocuk yoktu. Deli çocuktan kurtulmuştum. Tekrar Annemin yanına dönmeye yöneldim ancak hangi sokağa girdimse geçtiğim yer değildi. Nerede olduğumu bilemez olmuştum. Sokağın birine giriyorum, tanımıyorum, öbürüne giriyorum, tanımıyorum bir türlü bildiğin yerleri bulamıyordum. “Mandraki” diye bir alışveriş merkezi vardı, orayı bulsam, oradan kaldığımız yere gidebilirim ama bulamıyordum. Kaybolduğumu anlayınca da ağlamaya başladım. Hem koşuyor hem ağlıyordum. Bir aşağı bir yukarı koştuğum sokaklarda kadınlar sokak kapılarının önünde oturmuş sohbet edip sigara içiyorlardı. Biri de bu çocuk neden ağlayarak koşup duruyor diye merak edip beni durdurup sormuyordu. Sadece karşıdan bakıp beni seyrediyorlardı. Neyse ki başı eşarplı bir kadın halimi görüp “kızım sen neden ağlıyorsun?” diyerek beni durdurdu. “Rum musun Türk mü?” diye sordu. “Türküm” dedim. “Burada misafiriz, kaldığımız evi kaybettim” dedim. “Mahallenin adını biliyor musun?” diye sordu, şöyle bir düşündüm, “bilmiyorum ama bir dede, bir de gözleri görmeyen bir nine, yolun kenarında dileniyorlar” deyince, “tamam ağlama gel seni evinize götüreyim” diye elimden tuttu. Benim koştuğum sokağın sonundan şöyle bir döndük ki o nineyle dedeyi gördüm, tamam burası dedim ve beni evimize içine kadar götürüp anneme teslim etti. Annem beni görünce “çocuğum seni kim dövdü?” diye telaşlandı başımdan aşağıya su dökmeye başladı. Ben onları ararken onlarda beni aramaya başlamışlar. Bizim Rodos gezimiz de bu sayede iptal olmuştu. Rodos’u gezemeden adamıza geri döndük.
Kötü şans benim peşimi hiç bırakmıyordu.
ALTINCI BÖLÜM SONU………
